23 Ocak 2025 Perşembe

Harry Potter ve Azkaban Tutsağı

 

Harry Potter ve Azkaban Tutsağı, En Mutlu Olduğun An, Ruh Emici Öğrenci İşleri ve Ders Seçme Hikâyem

Joanne Kathleen ROWLING, serinin üçüncü kitabı Harry Potter ve Azkaban Tutsağı’nı başladığım gibi bitirdim demek isterdim ama kitapta öyle bir bölüm vardı ki, baktım Harry bile uyuyacak, ben de daha fazla direnmeyeyim dedim ve yattım gecenin bir yarısı.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Öbür gün de öğlene doğru bitirdim yani serinin en kısa sürede bitirdiğim kitabı oldu şu an için. Benim okuduğum Yapı Kredi Yayınlarının Mart 2018 tarihli 44. baskısıydı. Çevirenler Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu’ydu. İlk iki kitabın aksine bundan sonra iki çevirmen olacak sanırım. 5. Kitap henüz elimde yok ama 4. kitaba da başladım ve onu da yine aynı iki isim çevirmiş. Neyse şimdi diğer kitaplara kaymayalım, bu kitap tam 22 bölüm ve 395 sayfa ve şu cümlelerle başlamış yazar:

“Harry Potter birçok açıdan son derece sıra dışı bir çocuktu. Her şeyden önce, yaz tatilinden yılın başka herhangi bir zamanından nefret ettiğinden daha fazla nefret ediyordu. Sonra gerçekten ev ödevini yapmak istiyordu, ama gecenin bir vaktinde, gizlice yapmak zorundaydı. Ayrıca da bir büyücüydü.”(s.9)

Son cümlesi özellikle güldürdü beni. Demek ki aslında yazar ilk iki kitabı okumayanlar için de bir başlangıç yapıyor gibi hissettim ben bu cümlelerle. Yani bunları da hatırlatıyor. Olamaz öyle serinin orta yerinden başlayan birisi varsa diye. Halbuki kitabın kapağında da bir yerde yazıyor galiba, sırtında da yazıyor sanki 3 diye. 3–4–5–6 onları yazmasını, ben sevmiştim görünce, yani pat diye de bu kitaptan başlanmaz bence bir seriye. Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz, ama öncesini okumak lazım.

Yine de bazı yerlerde böyle hiç bilmeyenler için açıklama yapar gibi tanımlamalarda bulunuyor yazar. Ama Harry Potter gerçekten sıra dışı birisi zaten. Yoksa, ve bu kitap da az kalsın öncesinin en güzel kitaplarından biri. Şu ana kadar en azından ben bu kitabı beğendim. O Sirius Black zaten merak edilen bir isimdi.

Ayrıca bu kitapta sonunda iyi bir kara büyücü, Kara Büyülere Karşı Savunma profesörü oluyor sonunda kitapta. Yani ilk kitaptaki o küçük öğretmenlerin yerini bu sefer tam böyle “adam gibi” — adam gibi demem burada şimdi esprisini, tabii ki kitabı okuyanlar anlayacaktır.

Bu arada tabii ki ben her taraftan yine alıntılarım var, bakayım çok fazla alıntım, aslında bu kitapta 34 tane var. Ama yine sonundan da bahsedeceğim, bir spoiler kaygısı gütmeyeceğiz. Yani hemen baştan uyaralım ve ilk alıntıma geçelim.

“Harry merakla kadehe baktı. Lupin gülümsedi.
‘Profesör Snape lütfedip bana bir iksir hazırladı. Ben bu işlerde pek iyi değilim, bu iksir de çok karmaşık.’ Kadehi eline alıp kokladı. ‘Ne yazık ki, şeker atınca yararsız hale geliyor,’ diye ekledi. Bir yudum alıp ürperdi.
‘Neden -?’ diye başladı Harry. Lupin ona baktı ve yarım kalmış soruyu cevapladı.
‘Kendimi pek iyi hissetmiyorum. İyi gelen tek şey, bu iksir. Profesör Snape’le birlikte çalıştığım için çok şanslıyım. Bu iksiri yapabilecek büyücü azdır.’
Profesör Lupin bir yudum daha aldı, Harry birden kadehi vurup onun elinden düşürmek için çılgın bir dürtü hissetti.
‘Profesör Snape, Karanlık Sanatlar’la çok ilgileniyor,’ dedi kendine engel olamadan.
‘Sahi mi?’ diye sordu Lupin. İksirden bir yudum daha aldı, fazla ilgilenmiş görünmüyordu.
‘Bazıları diyor ki -’ Harry durakladı, sonra pervasızca ağzından baklayı çıkardı. ‘Bazıları onun Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmeni olmak için her şeyi yapacağını düşünüyor.’
Lupin kadehtekini bitirdi ve yüzünü buruşturdu.
‘İğrenç,’ dedi. ‘Eh, Harry, artık benim işime dönmem gerek. Daha sonra şölende görüşürüz.’
‘Tamam,’ dedi Harry, boş kupasını bıraktı.
Boş kadehten hâlâ dumanlar çıkıyordu.”(s.147,148)

Evet, burada az önce benim de dediğim karanlık sanatlar, karanlık sanatlarla ilgili öğretmen, yeni öğretmenimiz Lupin. Lupin burada Profesör Snape’in hazırladığı bir iksiri içiyor. Neden içiyor bu iksiri? Kitabın sonlarına doğru öğreniyoruz.

Ve zaten orada artık, kaç sayfaydı bu kitap? 400 sayfa neredeyse, 395. Son 100 sayfada tansiyon inanılmaz şekilde artıyor, bayağı bir aksiyon filmi tadında güzel doluyor. Ben sevdim. Ne olacağını çok kestiremiyorsunuz ve o ilk iki kitabın aksine böyle bir an evvel son gelmiyor, bayağı ilmek ilmek işlenmiş. Yazar artık burada ustalığını konuşturmuş bence.

Bu kitapta Profesör Snape — ben onun hep böyle daha iyi… Bilmiyorum, herhalde filmde bence biraz daha sempatik bir karakterdi. Ama bu kitapta, yani gittikçe artık böyle siz de gıcık oluyorsunuz hakikaten, Harry gibi hissettiğiniz oluyor. Snape o kadar da yani kötü değil belki, ama çok iyi bir insan da değil gibi.

Ama Lupin tam bir kahraman yani. Buradaki bir öğretmenin nasıl olması gerekenin, nasıl ders anlatması gerekenin cevabı. Hiç böyle teorilere falan takılmıyor, direkt uygulamalarla gösteriyor. Yani neredeyse sırf okurken biz bile büyücü olup çıkacağız, o derece güzel, eğlenceli bir ders anlatıyor, ders geçiriyor, çok şey öğretiyor tüm çocuklara, bize bile.

O işte “böcürt” denilen bir yaratık var, bir yine böyle sihirli bir yaratık gibi bir şey. Onunla ilgili anlatım var mıydı bakayım? Yok galiba. Evet, ondan ayrıca bahsederim diye almamıştım. Çünkü buraya… Bu canavar öyle bir şey ki herkese en korktuğu surette görünüyor. Hayatta en korktuğun şey neyse. Pandora’nın kutusu da mı böyleydi? Ondan bütün kötülükler mi çıkıyordu? Çok ben mitolojiden zaten anlamam ama bu tarz şeyler… daha önce belki okumuşsunuzdur.

Ancak burada onunla başa çıkma yöntemi, uygulanacak savunma büyüsü bana çok güzel geldi. “Expecto Patronum” muydu, “Patronus” muydu? Öyle bir şeydi. Neyse, önemli olan orada hayatta en mutlu olduğun anıyı düşünmek. Anı düşünmek… Bunu yaparken de çoğu öğrenci zorlanıyor. Düşündüm yani, ben de… İnsan tabii zorlanır. Hatta bazılarımız belki hiç yapamaz. Böyle bir anı biriktirmiş olanlar var mıdır hayatta? Bilmiyorum ama yani… O olmaması lazım tabii ki, ama maalesef çok fazla sayıda da değildir bu anılar.

Ve hayat aslında dönüp baktığınızda bu anıların, bu anların toplamından ibaret. Yani o arada kalan sıkıcı yerleri zaten hatırlamıyorsun. O yüzden işte güzel anı biriktirmek lazım diye düşündürdü bana okurken.

Ben herhalde bu kitapta hep Lupin’le ilgili yerleri aldım. Bir tane de Hagrid varmış. Hagrid de zaten en sevdiğim karakterlerden biri. Gelelim ikinci alıntıma.

“Sınıftan içeri kış güneşinden gelen bir ışık huzmesi sızıp Lupin’in gri saçlarını ve genç yüzündeki çizgileri aydınlattı.
‘Ruh Emici’ler bu dünyadaki en berbat yaratıklardandır. En karanlık, en pis yerlerde barınırlar, çürümeden ve umutsuzluktan zevk alırlar, etraflarındaki huzuru, umudu ve mutluluğu kuruturlar. Muggle’lar bile, her ne kadar onları göremeseler de, varlıklarını hisseder. Bir Ruh Emici’ye fazla yaklaştığında bütün iyi duyguların, bütün mutlu anıların emilip alınır senden. Bir Ruh Emici, eğer başarabilir de seninle uzun süre beslenirse, sonunda seni de kendi gibi bir şey haline getirir — ruhsuz ve kötücül. Elinde hayatındaki en kötü deneyimlerin haricinde hiçbir şey kalmaz. Ve senin başına gelen en kötü şey, Harry, herkesi süpürgesinden düşürmeye yeter. Utanacak hiçbir şeyin yok.’”(s.175)

Burada Harry’ye yine bir hayat dersi veriyor. Harry yine o saçma sapan Quidditch maçlarından birinde süpürgesinden düşüyor ve yeniliyorlar onun yüzünden. Ya ilk defa, sonunda bir kahramanlık yapamıyor yani. O başlarda çünkü o ruh emicileri görüyor. Ve bu ruh emicilerden çok etkileniyor Harry, en çok etkilenen öğrencilerden biri. Hatta o ilk gördüğünde de bayılıyordu. Ruh emiciler çünkü aynen burada anlattığı gibi…

Böyle insanlar da yok mu? Değil mi? Var. Bir de kendilerine realist, gerçekçi falan diyorlar. Karamsar, kötümser, pesimist değil de öyle bir kılıf da uyduruyorlar. Tamam yani, toz pembe de bakma hayata, biraz ciddi ol gerektiğinde ama sana sorulmayan tavsiyeyi de verme yani. Durduk yerde herkese yol göstermek zorunda değilsin. Hele bir de bunu kırıp dökerek, insanları yaralayarak yapıyorsan hiç yapma, daha iyi. “Ya bir güzel söz söyle ya da sus” demişler.

Ama işte yine burada satır arasında çok önemli bir yer var. “Eğer başarabilir de seninle uzun süre beslenirse” diyor ya, “sonunda seni de kendi gibi bir şey haline getirir.” İşte biz de o belki çok hoşlanmayacağımız o tarz insanlardan belki kaçınmaya çalışacağız, ama tabii hayatın içinde seçemiyorsun her zaman arkadaşlarını, dostlarını, aynı ortamda bulunduğun kişileri. Ve onlarla beraber uzun süre geçirirsen gerçekten sen de onlar gibi olacaksın. Yani bunun da bir kaçar yolu yok.

Hâlbuki Hagrid gibi mesela, bu kitaptaki saf, temiz, böyle insanlar da var… Dost canlısı, hayvansever… Onlarla da birlikte olursan onlar gibi birisi olursun ve onlar sana buradaki gibi bir ders verirler. Hemen o sevdiğim alıntıyı paylaşayım.

“Hagrid onlara çay koydu, bir tabak Bath çöreği ikram etti, ama kabul etmeyecek kadar akılları vardı. Daha önce Hagrid’in yemekleri konusunda hayli deneyim edinmişlerdi.
Hagrid ortalarına oturup ona yakışmayacak kadar ciddi bir görünüme bürünerek, ‘İkinizle bir şey konuşacağım,’ dedi.
‘Nedir?’ diye sordu Harry.
‘Hermione.’
‘Ona ne olmuş?’ dedi Ron.
‘Kafasını yiyecek, o olmuş. Noel’den beri sık sık bana geliyor. Kendini yalnız hissediyor. Önce Ateşoku yüzünden onunla konuşmadınız, şimdi de konuşmuyorsunuz çünkü kedisi -’
‘-Scabbers’ı yedi!’ diye haykırdı Ron öfkeyle.
‘Çünkü kedisi bütün kediler gibi davrandı,’ diye devam etti Hagrid inatla. ‘Bayağı bir ağladı burda, anlıyorsunuz ya. Kötü günler geçiriyor. Becereceğinden fazlasını yüklendi, bana sorarsanız, onca şeyi yapmaya çalışıyor. Yine de Şahgaga’nın duruşması için bana yardım edecek zaman buldu, ha… bana çok iyi bazı şeyler buldu… sanırım Şahgaga’nın şimdi hayli şansı var…’
‘Hagrid, biz de yardım etmeliydik — kusura bakma -’ diye kekeledi Harry.
‘Sizi suçlamıyorum!’ dedi Hagrid, eliyle Harry’nin özrünü bir kenara savurarak. ‘Tanrı biliyor ya, sizin de yapacak çok işiniz vardı. Gece gündüz Quidditch antrenmanı yaptığınız gördüm — ama size söyleyeyim, bak. Ben ikinizin arkadaşlarınıza süpürgeler ya da farelerden çok değer verdiğinizi sanırdım. Hepsi bu!’”(s.251,252)

Biraz konuyu hatırlamayanlar için ya da bilmeyenler için de bir açıklama yapmam gerekecek sanırım. Yine bu kitapta da Hermione ile Ron ve Harry’nin araları bozuluyor. Önce Ateşoku yüzünden. Ateşoku, Harry’nin yeni son model süpürgesi. Yine kimden geldiğini bilmeden bir hediye alıyor ve kitap boyunca korktuğumuz, kötü adam zannettiğimiz Sirius Black’ten geldiğini düşünüyor. Doğal olarak Hermione’nin zaten aklı da çıkıyor sonradan ve kötü büyü ya da işte diğer başka şeyler olabileceğinden şüphelenerek onu kullanmamalarını söylüyor. Ama tabii bizimkilerin aklı bir karış havada, hemen kullanmak istiyorlar. Hermione de doğal olarak söylüyor, yani hocalara bildiriyor.

Sonraki durum beni de biraz şey yapmıştı. Çünkü ben de o fareyi yedi zannettim. Hermione’nin de burada bir kedisi oluyor, çok değişik, zorda bir adı vardı, onu notu aldım mı bilmiyorum. Ve Ron’un o meşhur tek parmağı kopuk olan faresiyle didişiyor sürekli. O fareye gün yüzü göstermiyor. Yani onun peşinde, yemeye çalışıyor. Ron da tabii bu durumdan şikayetçi ister istemez. Biz de daha okurken “Bu kedinin derdi ne, sorunu ne?” diye düşünüyoruz. Bir yandan Hagrid’in dediği gibi de doğal bir şey. Ben o bilgeliğe sahip değilmişim yani, doğal olarak görmedim onu. Şüphelendim. Gerçi şüphede haklıymışım çünkü o fareyle ilgili bambaşka bir şey olarak çıkacak.

Şimdi burada artık son alıntıma da geçeceğim. Geçmeden önce bu kitabın olay örgüsünden biraz bahsetmem gerekecek. Şimdi bu bizim Profesör Lupin, aslında Harry Potter’ın babasıyla da, Sirius Black’le de ve bir çocuk daha var Peter diye (Pettigrew). Bütün okulun, bütün dünyanın hatta kahraman zannettiği, halbuki korkak ve Harry’nin babasına da ailesine de hainlik etmiş, Voldemort’un hizmetkarı olmuş, kötü tarafa geçmiş.

Bu dörtlü de zamanında çok iyi arkadaşmış. Lupin kurtadama dönüşüyor dolunay falan olduğunda. O her zamanki kurt adam muhabbeti yani. Muhtemelen vampir lafları da geçiyor ileride, bir vampir de çıkacak karşımıza. Bu yarı at işte, yarı geyik falan o tarz karakterler de vardı kitaplarda. Ama kurt adam ilk defa çıkıyor karşımıza ve Lupin olarak çıkıyor. Maalesef Lupin’in zaten o eski püskü giyinmesi, dış görünüşüne hiç dikkat etmemesi sanırım biraz da bununla alakalı.

Ama o arkadaşı Sirius, Sirius Black, James’in de arkadaşıymış. James, Harry’nin babası. Hatta onların düğününde de sağdıç olmuş. Aynı zamanda onların sırlarının koruyucusu zannediliyormuş. Ama Sirius burada anlatıyor: “En çok güvendikleri bendim ama sırrı koruyan kişiyi biz Peter olsun diye aramızda kararlaştırdık” diyor. Peter’dan kimsenin şüphelenmeyeceğini düşünüyorlar çünkü Peter korkak, pasif bir kişilik.

Burada aslında çok büyük bir hata yapmışlar. O da ortaya çıkıyor ve Peter da Voldemort’a satıyor onları. Ailesinin ölümünden aslında sorumlu olan oymuş, Peter. Peter da Scabbers aslında. Muhteşem bir kurgu yani. Bu ilk kitaplarda da geçiyordu sanırım. Yani yanlış hatırlamıyorsam Scabbers’ın bir parmağının olmaması, patisinde, onun resmini görünce anlamış Sirius ve Azkaban’dan kaçmış. Sirius Azkaban’da tutsak, 12 yıldır. Biraz böyle Monte Cristo Kontu havaları da var. O yüzden de çok sevdim Sirius’u.

Sirius kocaman bir köpek olmuş, Peter bir “Kılkuyruk” denilen o fare olmuş, James de bir “Çatalak” diye adlandırdıkları çatal boynuzlu bir geyik olmuş. Üç tane farklı hayvan olmuş bunlar. Neden? Çünkü Lupin’i, Lupin dedik ya kurt adamı, her ay öyle birkaç gün insanlardan uzakta tek başına kalıyor. Kalmak zor. Burada “Bağıran Baraka” mıydı? Evet, öyle bir kulübeye kapanıp başka insanları da ısırmamak için. Her zamanki işte klasik, her yerde okuduğumuz kurt adam hikayesi. Ama bunu çok iyi içeriye eklemiş yazar.

Bu arkadaşlarını da sırf onu yalnız bırakmamak için böyle hayvana dönüşebilmesi çok da zor bir yetenek gerektiren bir büyüymüş. Hemen ilk kitabında zaten Profesör McGonagall bir kedi oluyordu. Filmin de zaten açılış sahnelerinden biriydi. “Animagus” deniyormuş onlara, istedikleri zaman hayvan olabilen büyücüler. Bunların sayısı çok azmış, hepsinin listesi belliymiş. Bunlar saçma sapan bakanlıkları vesaire var ya, onlar tarafından denetleniyormuş. Ama bu üçlü hiç bilinmiyormuş, gizli kalmışlar okulda. Tam o “Çapulcu” dörtlüsü yani.

Ve “Çapulcu Haritası” diye bir şey çıkıyor burada karşımıza. Ron’un ikiz abileri veriyorlar Harry’ye bu haritayı. Bu harita öyle bir şey ki Hogwarts’ın bütün gizli kapılarını, gizli geçitlerini vesaire gösteriyor. Harry de hatta hafta sonları diğer arkadaşları böyle tatile gider gibi bir yere gidiyorlar. Çeşit çeşit oyunlar, eğlenceler, şekerlemeler falan. Ama Harry ailesinden izin alamadığı için, o eniştesi bir kağıt imzalayacak orada, nasıl satıyor onu için, gidemiyor. Harry’nin de başka bir vasisi yok, başında bir büyüğü yok. Ama buradan öğreniyoruz ki Sirius Black aslında Harry’nin vaftiz babasıymış. Yani aslında onların asıl yasal temsilcisi o olacak diye umutlanıyorum kitabın sonlarına doğru. Ama Sirius zaten canını zor kurtarıyor, Harry’yi kurtarmayı geçtim. Ama ileride o da ciddi bir rol oynayabilir, bunu belli ediyor.

Ve Lupin de kurtadam olduğunu hocalar biliyormuş. Dumbledore ikna ediyor bütün herkesi. Çünkü o ilk alıntıda da bahsettiğim gibi Profesör Snape ona bir özel iksir hazırlıyor ve o iksir sayesinde dönüşümünü kontrol edebiliyor. Sadece birkaç gün böyle rahatsız olarak derslere girmiyor falan, öyle bir durum. O şekilde geçiştiriyor. Yani bir önlem. Ama Lupin’in kurtadam olduğu ortaya çıkınca, bütün okulda yayılınca tabii ki velilerden bir sürü tepki gelecek. Halbuki belki de okulun en iyi öğretmeni. Yine istifa etmek zorunda kalıyor ve ayrılıyor. Bu da işte maalesef velilerin eğitimden anlamaması.

Bizim de mesela lisedeyken hazırlıkta özellikle çok iyi bir İngilizce hocamız vardı. Ama böyle hafif uzun saçlı, ensesini geçmiyordu ama işte, çok karizmatik, harika bir adamdı. Ve 40 dakikalık dersin ilk yarım saatini muhabbet ederdi bizle, konuşurdu. İngilizce konuşurdu tabii, bir yandan anlatırdı falan, bizi de konuşturur ve herkes o kadar mutlu, o kadar işte… Ders diye başa geçiyor. Ders işlemiyoruz o sıkıcı, bize bir şey yazdırmıyor, tahtaya yazı yazmıyor. Biz boş geçiyor zannediyoruz, halbuki aslında orada ders işliyor, bizi o dersin içine hazırlıyor.

Ve son 10 dakikada da “Hadi artık biraz ders yapalım” deyip, bütün herkesin dikkatini toplayıp asıl anlatması gereken o işte gramer olsun, diğer çeşitli İngilizcenin incelikleri, kalıpları olsun, 10 dakikada onları anlatırdı. Ve onları anlatırken de anlardık ki, aslında ilk yarım saat onun altlığını yapmış. Bizi o konuya hazırlamış, bizim onun üzerinde düşünmemizi sağlamış. Tabii ki doğal olarak hiç kimse derse hazırlıklı gelmiyor. Çok böyle Hermione gibi birkaç kız öğrenci var sadece, önceden o gün de işlenecek diye çalışıp gelen. Yani genelde bizim “çalışkan” dediğimiz insanlar bile dersten sonra ders çalışır. Halbuki öncesinde çalışman lazım.

Neyse, işte o 10 dakikada da herkesi yakalardı. Herkese bir şekilde diğer hocaların böyle belki bir haftada anlatamayacağı şeyi bir haftada bize öğretirdi. Çok iyi bir ders işleme tarzı vardı. Burada bu Lupin’i görünce benim de aklıma o geldi. Ve veliler gıcık olurlardı ona, çünkü onun özgür bir ruhu vardı, biraz küpe takardı mesela. Ama dersteyken takmazdı mesela, çıkışta takardı. Çünkü biz de işte hakikaten devlet okulunda okuduk. Saçıyla da mesela müdürler olsun… Müdürümüz gerçi çok rahattı. Ama mesela dedi müdür yardımcısı biraz gıcıktı. O sanırım zaman zaman takılıyordu bizim hocaya. Ama çok da iyi bir hoca olduğu için bir şey de diyemiyorlardı. Ama veliler yine onu böyle hiç ders anlatışını görmemiş, bilmeyenler böyle dışarıdan… Biliyorduk yani ona gıcık olduklarını.

Ve hoca da mesela şeye de hakimdi, yönetmeliğe, “işte enseyi geçmeyecek diyor yönetmelikte ve benim saçım da sadece oraya kadar geliyor” gibi böyle bize de açıklamalar yapardı. Halbuki anlatsın dersini, onun saçından, kılığından kıyafetinden… İşte saçma sapan nasıl öğrenciye bir baskı varsa öğretmenlere de belki daha fazlası var, saçma bir şekilde.

Bütün bu hengamede bir de Hermione o kadar çok ders almış ki, bazı dersler aynı saatte. Bu da bana benim üniversitede son sene yaşadığım durumu hatırlatmıştı. Ben de böyle mesela… İlk ben ikinci sınıfta şey yapacaktım aslında… Bu yatay geçiş denilen bir şey var, üniversite arası geçiş. Dikey geçiş var bir de, 2 yıllıktan 4 yıllığa. Bu benim yapmaya çalıştığım yatay geçişte başka bir okula… Halbuki ne bir anlamı var çok iyi bir okula geçmeyeceksen! Sadece geçtiğin okulun, yeni okulun diplomasını alıyorsun. O tabii güzel bir şey ama benim yaptığımın yani çok bir anlamı da yoktu. Çanakkale’den Bursa’ya geçecektim sadece. İstanbul’a hem daha yakın hem de orada bir benim liseden arkadaşım vardı.

İşte bu bizim kitaptaki dörtlü gibi benim de çok samimi olduğum, hatta direkt sıra arkadaşımdı. Orada ev falan da tutmuştu, ben direkt onun yerine geçecektim, kalacağım yer de hazırdı. Onun için ilk sene düşünmemiştim. Ama ben zaten 2. sınıfta, o 1. sınıfta o zaman. Böyle konuşmuştuk. “Tamam” dedim, “ben yapayım o zaman, geleyim yani uğraşayım yatay geçiş için”. Ne gerekiyor? İşte minimum 3.0 ortalama deniyordu o zaman, 4 üzerinden ve hiç şartlı dersin olmayacak.

Benim de ilk sınıftan şartlı dersim var, hem de muhasebe. Muhasebe, yani muhasebeye giriş… Ama ondan şartlı geçmişim. Bizim Çanakkale’deki muhasebe dersine giren hoca da yani buradaki Profesör Snape gibi bir şeydi. Geçmesi çok zor, ilk seneden alıyorsun millet son seneye kadar o dersle cebelleşiyor. Şartlı bile geçseler öpüp başlarına koyuyorlar. Ben de ilk seneden aslında şartlı geçecek, kadar DC almışım notumu. Ama işte bu yatay geçiş için ortalamayı yükseltmem lazım, en az 3.0. O üçü de gözüme kestirmiştim, “yaparım” diyorum. Tam 2.99 yapmıştım sene sonunda. Herkes “yapma etme, işte niye, hiç muhasebe alttan alınır mı, DC geçmişsin” ve gerçekten de onun finaline hazırlanırken normal 2. sınıf derslerinin yanında bir de onunla uğraşıyorum.

İyice böyle ben de karmakarışık olmuştum, dedim “kalacağım herhalde”. Geçtiğimiz dersi de yani yükseltelim derken iyice düşüreceğiz. Neyse ki yükseltmiştim. Sonra sonuçlar gelince şaşırmıştım. “3.0 ortalama yapacağım” demiştim, yani en az, tam 2.99 yapmıştım. O da işte… Halbuki niye 3.0 diyorsun değil mi? 3.0 da yetmeyecek muhtemelen, 3.10 yapmak gerekmişti o sene. Birinci yedek olmuştum ben, 4 kişilik bir kontenjan açılmıştı. Dört kişiden biri eğer geçmeseydi ben geçebilecektim. Ama tabii ki yedeğe kaldıysan zaten olmadı gibi bir şey. Ve olmamıştı hakikaten de.

Ne oldu sonradan? Ben buna bayağı üzüldüm başta ama hazır bu ortalamayı yükseltmişken öğrendim ki “üstten ders almak” diye bir şey varmış. Açıyorum bakıyorum o yönetmeliklere, kurallara, bunun bir sınırı var mı? 30 krediye kadar? Bütün dersleri alsam? Tam 30 kredi ediyor. Alabiliyorsun yani. Ama kağıt üstünde alabiliyorsun bunu. Gel de hadi öğrenci işlerine anlat. Gittim öğrenci işlerine, o ders seçimi zamanı erkenden. Bir de gitmek gerekiyor. Uğraşıyorum ediyorum onlarla saçma sapan…

Halbuki bütün ders seçimleri internetten yapılıyor, bir anda bitiyordu böyle. O ilk gün herkesin “iyi” dediği (yani aslında hocaların iyi olduğu, kolay geçtiği, “iyi” dediğim de bol not veren hocalar), bir de notu kıt olan hocalar var. Onlara geldim mi yandım, sonra kalanlar hep onların derslerine kalıyordu.

Ama ben normal ders seçimini geçtim, bir de üstten ders alacağım güya. Ona da sistem izin vermiyor, nasıl yapıldığını da yazmamışlar. Öğrenci işlerinden yapılacak herhalde. Gittim öğrenci işlerine. Beni orada adam bir ters karşıladı: “Üstten ders mi?” dedi, “Ya hiç ben öyle bir şey duymadım, öyle bir şey yok falan. Sen bunu nereden duydun?” gelmiş bana orada bir de kendi bilmediği işini bana bilmediğini anlatmaya çalışıyor. O da artık tamam, “Sen bilmiyorsun belki, ama niye?”. Yanlış, ben işte orada pasif kalsaydım, “He tamam, öyleymiş” deseydim, bir sene işte o 3 senede bitirme muhabbetim olmayacaktı, bir sene uzayacaktı. Yani tamamen saçma sapan bir adam yüzünden.

Sonra orada arkadan bir kadın Allah’tan yönlendirmiştir de demişti, “Bölüm sekreterinize gidin orada bir öğrenin falan, onlar yapıyor o işlemi” demişti. “Tamam” dedim ben de, gittim. Bunu da unutmuyorum, çünkü değişik bir macerası var. Orada bölüm sekreterine de, onun da önü kalabalık. Hep böyle işte dersten kalanlar, not itirazları falan, o tarz şeyler için millet sıra olmuş. En son bana geldiğinde sıra, dedim “Böyle böyle, ben üstten ders almak istiyorum” diyorum. “Allaaah allah!” Bana hemen “İşte şöyle olacak, böyle olacak, şartlı dersin olmayacak”. “Tamam” diyorum, “var”. “Evet, hepsi uyuyor, o uyuyor, bu uyuyor, en az 2.5 ortalama gerekiyordu”. “Tamam” dedim, “2.99 benimdi”.

İki saat beni savmaya çalıştı yani o zamana kadar… Baktı ben uyuyorum bütün kriterlere. Ondan sonra geçti bilgisayarın başına, böyle oflayıp sanki zorla orada iş yaptırıyoruz. Ya tamam, asistanların, yetkililerin işi çok yoğun, bütün sınavları hem onlar okuyor hem de bazılarını onlar hazırladığını söylüyorlardı bize, duyuyorduk. Orada asıl profesörlüğü onlar yapıyor yani. O yüzden ona da hak veriyorum, ama tabii işte şimdi böyle bu ruh emiciler gibi, biraz karalar bir şekilde yapıyorlar.

Geçti ondan sonra bilgisayar başına “Hangi dersleri alacaksın?” dedi. “Baktın mı onlara da?” dedi, böyle şey yaparcasına işte ben araştırmamışım ya her şeyi. Araştırmak da şey… Ne güzel işte senin işini yapmışım, gelmişim, kolaylaştırıyorum. Ona da içerlemiş, laf sokma peşinde. Dedim ki “Hepsini, 4. sınıfın bütün zorunlu derslerini almak istiyorum”.

Yine kafayı kaldırdı böyle, bana ters ters bakıyor. “Fazla gelmesin!” dedi. Allah’ım ya Rabbim! Bundan sonra baktım bunlar bana kafayı takacaklar. Alttan aldım: “Hepsini geçemem belki, ama” dedim, “bir iki tanesinden bile geçsem kârdır diye düşünüyorum” dedim. Durdu, ondan sonra “Doğru” dedi, “mantıklı” dedi. Tek tek işte seçti hepsini. “Bakalım seçebiliyor muyuz hepsini, ben de bilmiyorum” falan yaptı. Tam denk geldi dedi, “Tamam”.

İlk dönem işte bütün o 4. sınıf derslerini de almıştım ve hepsinde gene şartlı martlı olmaması lazım, en az CC alacaksın ki ikinci dönemde yine aynısını yapasın, okul üç senede bitsin. Bir yandan bizde devam zorunluluğu da var, bütün o derslere girmem gerekiyor. Ve bazı dersler hakikaten burada Hermione’nin olduğu gibi çakışıyor, aynı saatte. E nasıl yapacaksın bunu? Bazı hocalarla işte konuşuyorum. Konuşunca da ters tepiyor: “Benim hocam bir dersim daha var”. Onlar da alttan ders zannediyorlar. Kimisi hoşgörülü ama kimisi “Bu da ders” diyor yani, “Niye benim dersimi bırakıp ona giresin!”

Ben de işte ikinci öğretimdim, birinci öğretimlerle girerek çözüm bulmuştum. Zaten eve çıktığım bir arkadaşım da 4. sınıftı. Yani 4. sınıf derslerine birinci öğretimlerle girerdim, sonra kendi derslerime ikinci öğretimle. Sınavları da iyi ayarlamışlardı, herkes alttan falan da sınavlara girdiği için aynı anda sınav olmuyordu bizim okulda. Ama ben böyle bir günde üç tane, dört tane sınava girdiğim falan oluyordu bazen, aynı günde. Millet yani arkadaşlarım… Böyle aynı güne iki sınavı denk gelen olunca birini feda ederdi yani, hiç girmezdi bile, çalışmazdı. Derdi “İki tanesine uğraşırsam yapamam”. Ben aynı günde üç tane sınava girdiğim zaman, yani hiç bile birini feda edeyim gibi düşünmemiştim. “Hepsini geçerim” diye kendimi bir de böyle gaza getiriyordum.

Ve gerçekten aslında güzeldi o sınavlar. Çünkü genelinde de böyle sözel, klasik olduğu için hep birbiriyle bağlantılı dersler. Ondan öğrendiğimi öbürünü de yazıyorum, öbüründen öğrendiğimi diğerine yazıyorum falan. Yani ne okusam, hangi derse girsem hiç boşa gitmiyordu, bütün kağıtları dolduruyordum. Ve hepsinden bir şekilde en az CC ile geçip ikinci dönemde de yine bütün dersleri almıştım. Bir yandan da kütüphanede de, okumadığım işte klasik kalmadı falan, bir yandan da kitap okuyorum yani. Böyle bir son sene olmuştu, güzeldi, maceralıydı. Harry Potter evreni kadar olmasa da, şimdi anlatırken bile mutlu oldum. O zamanlar bunu da hiç bilmediğim insanlara anlatacağım aklıma gelmezdi.

Ama bu kitapta Hermione’nin o aynı anda farklı derslere girme olayını görünce cuk oturdu yani. Peki Hermione nasıl yapıyor bunu derseniz, bir “Zaman Çarkı” gibi bir şey vermişler ona kitabın daha başlarında. Onu da ısrarla söylemiyor hiç Harry’ye, nasıl o kadar derse girebildiğini… Cübbesinin içinde sakladığı bir zaman çarkı var, bir kere çeviriyor, bir saat geriye, zaman da geriye gidiyor. Ve bunu sadece ders için kullanacağına söz vermiş, yemin etmiş Hermione. Tabii o kadar kurallara bağlı ki bunu kitabın sonuna kadar hiç başka bir şey için kullanmıyor. Halbuki ne kadar tehlikeli de bir şey.

Ama kitabın sonunda artık her şey bir sarpa sarmış. Şahgaga diye yine evcil olmayan ama bakmasını bilirsen çok da uysal olan güzel bir hayvanı var Hagrid’in. Hagrid de öğretmen oluyor bu arada, o da bir ders vermeye başlıyor. Harry onun da masumluğunu kanıtladığı için geçen kitapta, o Azkaban’dan tutsak olmaktan kurtulup bir de burada öğretmen olacak kadar yükseliyor. Ama dersleri tabii ki hep öğrenciler tarafından engellendiği için kötü geçiyor.

Ve o Şahgaga, derste Malfoy’a, hatta onun kolunu mu kırıyordu ne yapıyordu… O da tabii ki numara yapıyor hemen, çok büyük zarar görmüş gibi. Ve o hayvanın cezalandırılması için işte mahkemeler, bir şeyler… Bayağı idam edilecek yani hayvan. Ve ediliyor da, kurtaramıyor onu. Kurtarabilmek için işte sadece Hermione yardım ediyor Harry’ye. Diğerleri hep o Quidditch maçları peşinde. Harry onunla uğraşıyor. Hagrid’in de kıymetini bilmiyorlar aslında.

Ama işte kitabın sonunda Lupin, Black, Peter hepsi birleştiğinde, yine işler sarpa sarıyor. Sirius Black yakalandığında, Snape de hatta dahil oluyor o ortama ve iyice yani tam bir karmaşa, çözümsüzlük. “Ne biçim bitecek, nasıl bitecek bu kitap?” derken Dumbledore geliyor. Ron’un artık kolu bacağı kırılmış, o da hasta yatıyor, ölümden zor kurtulmuşlar. Şahgaga ölmüş, Sirius yakalanmış, Lupin işte kurt adam olduğu ortaya çıkmış. Berbat bir son.

Burada yazar yine ustalığını konuşturmuş ve Hermione’nin o derslere nasıl girdiğini, o zaman çarkı sayesinde zamanı geri alarak neler yaptığını ve bunu Dumbledore’un da bildiğini görüyoruz. Dumbledore işte onları odaya kilitliyor ve diyor ki sadece üç, hemen 10 saniye içinde öyle bir açıklıyor ki ne yapmaları gerektiğini sadece Hermione anlıyor. Zaten Harry’nin de hiçbir şey anladığı yok. Harry o zamana kadar haberi yok çünkü bunun. Hermione gerçekten sözünü de tutmuş, hiçbirine söylememiş.

Ama üç çark fazla, yani neden üç çark? Üç çarka kadar. Sadece bir çark yapsalar, bir saat geriye gidip yine Sirius’u kurtarabilir gibi geliyor. Ama üç çark yapınca anlıyorlar ki Şahgaga’yı da kurtarabilirler. Şahgaga’yı kurtardıkları zaman, bu da yine Hermione zekâsını kullanıyor, o çözüyor zaten her şeyi. Önce Şahgaga’yı kurtaracak, alacaklar. Bu hayvan zaten uçan da bir hayvan, onunla uçarak işte diğerlerini gözleyecek ve Sirius’un saklandığı yeri de söylüyor. Ambar, en son onun yanına gidecekler, onu da alacaklar. O da işte Şahgaga’yla kaçacak, gidecek, kendini kurtaracak. İsmi temize çıkmayacak belki ama en azından Azkaban’a tutsak olmayacak.

Çünkü zaten tekrar Azkaban’da tutsak olmak gibi bir durum da yok Sirius için. En azından bu Ruh Emiciler artık onun ruhunu da, ad üstünde, emecek gibi bir durum var. Kukuletalı böyle yüzü görünmeyen varlıklar bunlar ve o şapkalarını çıkardıklarında ruhunu emiyorlarmış. Yani o şekilde bir öldürme tarzları var, idam gibi bir şey. Sirius’a da bunu yapacaklarını söylüyorlar çünkü onu herkes suçlu zannediyor. Halbuki asıl suçlu olan Peter.

Peter’ı da bir büyü yapıp o fare halinden çıkartıyorlar. Meğer ondan şüphelenen Hermione’nin kedisi de o yüzden, yani onun peşindeymiş, anlıyormuş bazı varlıkların böyle Animagus olduğunu falan. Ya bu şekilde bir son. Yani çok, ben de hepsini anlattım burada iken ama çok güzel bağlanmıştı bence.

O zaman çarkı kullanırken kesinlikle kendilerine de görünmemeleri lazım. Görünürlüğü için okuduğu için daha önce denk gelmiş buna. Tarihte olan olayları anlatıyor. İnsanlar kendilerini gördüklerinde ya kendilerini öldürmüşler diyor ya kafayı yemişler. Zamanda yolculuk tam bir paradoksa getirdiği için kendinle ilgili yapacağın her şey çok tehlikeli. O yüzden hiç görünmeden. Ama Harry kendini görüyor, görüyor gibi bir şey ama babası zannediyor kendini, orası da güzeldi yine.

Ben neyse, son alıntımdan sonra biraz da oradan konuşalım.

“‘Çabuk ol, Remus,’ diye hırladı Black. Yüzünde korkunç bir açlık ifadesiyle hâlâ Scabbers’ı gözlüyordu.
‘Bitti bitiyor, Sirius, tamam…. eh, hepimiz dönüşebildiğimiz için önümüzde son derece heyecan verici olanaklar vardı. Çok geçmeden Bağıran Baraka’dan çıkıp geceleri okul arazisinde ve köyde dolaşmaya başladık. Sirius ve James öyle büyük hayvanlara dönüşmüşlerdi ki, bir kurtadamı kontrol altında tutabiliyorlardı. Hiçbir Hogwarts öğrencisinin okul arazisi ve Hogmeade hakkında bizim kadar çok şey öğrendiğini sanmam… İşte Çapulcu Haritası’nı yazmaya böyle başladık, lakaplarımızla da imzaladık. Sirius Patiayak’tı, Peter Kılkuyruk. James ise Çatalak.’
‘Ne tür hayvan -?’ diye başladı Harry, ama Hermione onun sözünü kesti.
‘Yine de çok tehlikeliymiş! Karanlıkta bir kurtadamla birlikte dolaşmak, ha! Ya ötekileri atlatıp da birilerini ısırsaydınız?’
‘Bugün bile aklımdan çıkmayan bir düşünce,’ dedi Lupin ciddiyetle. ‘Ve birçok kez de, böyle bir şeyin olmasına ramak kaldı. Sonradan bunları hatırlayıp gülerdik. Gençtik, düşüncesizdik — kendi zekâmızdan başımız dönmüştü.”(s.324)

Yine ders verir nitelikte, Lupin zaten bu genç ve düşüncesiz halini hatırladığı için istifa ediyor. Yine olur da kurtadama dönersem diye, çünkü işte bu son, en son onları kurtarmaya giderken Snape’in hazırladığı iksiri içmeden çıkmış. Tam da tabii ki klasik, o gün dolunay var. Bu büyük olayların yaşandığı gün olmazsa olmaz ve Lupin de kurtadam oluyor. Sirius Black hemen o büyük köpek haline geliyor. Sirius ile birlikte de o fareyi tekrar Peter haline getiriyorlar ve onu öldürecekler artık.

Ama Harry bunu engelliyor. Tabii ki iyi bir çocuk olarak, hala onun kendi anne babasının ölümüne belki yol açtığını bilmesine rağmen affetmiyor. Ama diyor ki: “Ruh Emiciler onun cezasını verir. Onu Azkaban’a gönderir. Onu siz öldürmeyin.” Burada da aslında Harry büyük bir ders veriyor onlara. “Babam” diyor, “en iyi arkadaşlarının onlar yüzünden katil olmalarını istemezdi” diyor.

Harry da zaten yine kitabın sonlarında “Babam da olsa aynı böyle yapardı” diyerek hak veriyor Harry’ye. Harry, kitabın başında ilk cümlede söylediği gibi yazarımızın gerçekten sıra dışı bir çocuk büyücü olması, belki de onun en sıradan özelliği kitaptaki.

Ve sonlara doğru Sirius’la da araları düzeliyor. Tam o Harry’nin hayallerindeki yaz tatilini geçirecek. Yani güya Sirius, “Çünkü ben senin vaftiz babanım” diyor. “İstersen benim yanımda kalabilirsin.” Yani tam artık kurtulacak o gıcık teyzesinden, eniştesinden diye düşünürken, Sirius kaçmak zorunda kalınca o hayalleri de suya düşüyor Harry’nin ve kitap şu cümleyle bitiyor.

“Bu yaz geçen yılkinden çok daha iyi olacağa benziyordu.”(s.395)

Yani yine bunlara rağmen yine teyzesinin yanına gidecek. Bu klişe sona alıştık artık. Yani Rowling umarım diğer üç kitapta buna benzer bir son yapmaz. Ama 7 kitap ve okul da sanırım 7 sene sürüyormuş. Bu 7 sınıfta. Çünkü Ron’un o abilerinden biri zaten mezun olmuştu.

Bu mezun olanlar da ne yapıyorlar? Ya bir büyücü öğretmeni oluyorlar, bir büyücü okulunda çalışıyorlar, ya onların işte çeşitli bakanlıklarında. Ya da böyle Ron’un abisi mesela ejderhalarla uğraşıyordu. Ama Ron’un buradaki o çalışkan abisi de babası gibi bakanlıkta çalışmak istiyor, onun için sınavlara ve şeylere giriyor, hazırlanıyor.

Ve dediğim gibi 7 sene sürüyor sanırım. Şu an bilmiyorum tabii, ama sanırım her sene böyle bir kitap. En son Harry’yi mezun edip bırakacağız galiba. Her kitabın bu girişleri de uzuyor. Bakayım, bu hemen ilk sayfada “Harry Potter Serisi Ek Kitapları” diye bir açıklama var. Orada sadece üç kitap falan vardı diğer kitaplarda. Şu an onlar artıyor. 4. kitaba da başladım ben, onda da daha da artmıştı o ek kitapları.

Da okur muyum şu an bilmiyorum, ama en azından bu 7 kitabı, seriyi bitirmeyi kafama koydum diyeyim. Yani şu an dörtteyim, bakalım kalanları ne zaman bitireceğiz. Okumak işte sorun değil de, böyle müsait bey ulu bu kayıtları almak, sonra bir de bunların düzenlemesi var. Onu falan zaten hiç düşünmek istemiyorum. Biraz yorucu olacak.

Bir zaman çarkım olsaydı kullanmazdım herhalde ya. Tekrar tekrar geri git, tekrar aynı şeyleri yap. Hermione zaten vazgeçiyor sonradan. Çarkı geri mi veriyordu? McGonagall’a öyle bir şey yapıyor. Daha normal bir hayat için. O hoşlanmadığı dersleri bırakıyor yani.

Neyse, şu ana kadar serinin en güzel kitabıydı bence ve hala sadece ilk filmi seyrettim. Muhtemelen ben bütün filmleri seriyi tamamen bitirince seyredeceğim. Buraya kadar dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum, zaman ayırdınız, beni yalnız bırakmadınız. Sağ olun.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder