Tuhaf Kütüphane, Yeni Ayakkabıların Ses Çıkarması, Exten Next Olmaması ve Osmanlı’da Vergi
Haruki Murakami okumalarıma yine illüstratörün Kat Menschik olduğu 62 sayfalık kısa bir kitapla devam ediyorum. Daha önce Doğum Günü Kızı ya da Fırın Saldırısı kitaplarını duyduysanız ya da gördüyseniz hatırlarsınız belki.
Okuduysanız zaten benim gibi hayranı olmuşsunuzdur bu serinin. Doğan Kitap tarafından Şubat 2022 tarihli 8. baskısını baskısını buldum
bir kütüphanede ve çeviri de Ali Volkan Erdemir’e aitti.
Tam böyle kütüphanede de okunacak güzel bir masal niteliğinde bir kitap, ama büyükler için masal, büyükler için yazılmış bir masal. Daha çok, çocuklara uygun değil, o konuda da uyarayım. Gerçi karakterimiz küçük bir çocuk, ama hikâye biraz karanlık.
Murakami’nin o hayal gücü… Ama beni bu kitapta en çok sevindiren şeylerden biri Murakami’nin o dörtlemesinde hatırladığımız koyun adamın karşımıza çıkması. Burada da önemli bir rol oynuyor aslında. Gerçi kitap kısa, ama orada da böyle… Tabii resimler tam sayfa, kuşe kâğıt, ciltli kapaklı ve çok güzel bir kitap.
Şu cümlelerle başlıyor hikâye:
“Kütüphane her zamankinden daha sessizdi. O gün yeni deri ayakkabılarımı giymiştim. Gri yer döşemesi üzerinde yürürken, gacır gucur diye tok sesler çıkıyordu ayaklarımdan. Benim ayak sesim değildi sanki. Yeni ayakkabıların çıkardığı sese alışmam hep zaman alırdı.”(s.5)
Yani yine çok güzel bir tespitle başlıyor ve benim o sürekli aradığım sessiz kütüphane ortamı… Maalesef ben öyle bir sessizlik bulamıyorum. Gerçi bu kitaptaki gibi bir kütüphane bulmayın yani, olmasın aman!
Yeni ayakkabıların gerçekten garip bir durumu var. Özellikle de daha öncesinde o ayağınızdan çıkan ayakkabılar o kadar eski görünür ki insana. Yani bu gerçekten inanılmaz, “Bunu mu giyiyormuşum?” dersiniz kendi ayakkabınızı küçümsersiniz. Yani aslında yapacağım en son şeydir, ama bana bile öyle gelir o eski emektar ayakkabınız. Halbuki muhtemelen çok daha rahattır. Yani o eski ayakkabınız, uzun süre o eskimenin de verdiği şeyle ayağınızla artık bütünleşmiştir.
Gerçi ne kadar uzun artık giyebiliyorsanız… Muhtemelen en fazla bir iki sene artık, eğer çok iyi bir ayakkabı değilse. Ki onlar bile o kadar gitmiyor artık. Her şey biraz kullan-at kültürüyle yoğunlaştığı için.
Bu arada ben bu notlarıma biraz bakayım dedim de, çok fazla, yani bu kadar kısa bir kitap için neredeyse her yeri almışım. Biraz, tabii Murakami olunca kendime hakim olamadım. O yüzden bu kayıt sanırım uzun sürecek, şimdiden uyarayım. Ve spoilerlar olacak.
“Kendimi son derece rahatsız hissetmiştim. Doğrusunu söylemem gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki vergi tahsil sistemi ile ilgili bir şeyler okumak istiyor değildim. Okuldan dönerken gelmişti aklıma, Osmanlı İmparatorluğu’nda vergi nasıl tahsil ediliyor acaba, diye. Annem çocukluğumdan beri, bilmediğim bir şey olduğunda hemen kütüphaneye gidip araştırma yap diyerek eğitmişti beni.”(s.10)
Burada da karakterimizin annesiyle olan bağını görüyoruz. İyi yetiştirmiş, 13 yaşlarında bir çocuk yani bu ve böyle aklına gelen konuyla ilgili hemen kütüphaneye gitmiş ve Japonya’da olmasına rağmen “Osmanlı İmparatorluğu’nda vergi nasıl tahsil ediliyor” diye bir şey merak etmiş. Yani bu kitap bizim açımızdan da biraz değişik.
Gerçi o (kütüphaneci) daha sonrasında üç tane kitap verecek adam ona. Bir tanesi bir vergi tahsildarı günlüğü gibi bir şey. Yani o karakterin adı, işte üç tane karısı, onbaşı, çocukları falan… Çizilen İstanbul portresi çok hoş değil ama yine de böyle bir konu seçmesi, tıpkı benim o filmlerde işte Türk bayrağı gören “Aa, Türkiye’de, İstanbul’da!” diye heyecan yapan biri gibi, kitaba biraz daha bağlayıcı bir etken oluyor ister istemez.
Ama hikâye aslında buradan sonra başlıyor. Adam bu kitapları verip kitapların kütüphaneden çıkarılamayacağını söylüyor. “Ödünç alınamaz bunlar” diyor, “okuyacaksan burada okuyacaksın.” “Ben o zaman gideyim” diyor çocuk, ona da izin vermiyor. “Ben bu kadar kitabı boşuna mı getirdim sana” diye falan kızıyor bu kütüphane sorumlusu yaşlı adam. O zaman “Tamam, bir yarım saat vaktim var, okuyayım” diyor ve adam seviniyor. Ondan sonra “Hah” diyor, “Tamam öyle gel” diyor, “seni okuma odasına götüreyim.”
Bodrum kata iniyorlar ve labirent gibi bir sağa bir sola yürüye yürüye adam sonunda bir kapıya götürüyor onu. Ardından bu kapıyı da kilitliyor. Çocuk iyice korkuyor tabii, “Ne olacak şimdi?” diye, “Niye kapıyı kilitledin?” falan. “Sana bir ay süre” diyor, “Bu üç kitabı okuyacaksın, ezberleyeceksin. Ancak ondan sonra çıkabilirsin, kelimesi kelimesine.” Bir de yani kocaman ansiklopedi gibi kitaplar bunlar. Bunların okunmasını geçtim, bir de ezberlenecek. Mümkün değil gibi bir şey yani.
Çocuk tabii şok oluyor ama çok daha böyle naif, pasif bir çocuk. Böyle içine kapanık, hemen her şeyi kabul eden, biraz iyi niyetli bir çocuk. Yani o bile artık “Nasıl olacak?” gibisinden şikâyet edince, adam bu sefer ona şöyle diyor:
“Sen önemli önemsiz gibi ayrım gözetmeden her şeyden şikayet eden karakterde biri misin?”(s.15)
Ben de sinir olmuştum bu karaktere iyice. Daha ne yapsın yani çocuk? Ya öyle bir şey bizim başımıza gelse… Şikâyet neymiş, o zaman görür çocuk. Yani yine hiç bağırmıyor bile, ama tabii o odaya kapanınca başlıyor ağlamaya, “Ne olacak, ne yapacağım?” derken koyun adam çıkıyor karşısına.
Ve koyun adam da tabii o bütün saflığıyla, naifliğiyle anlatıyor bildiği kadarıyla: “Bu adam” diyor, “senin beynini çıkarıp yiyecek.” Hemen dan diye, pat diye söylüyor bunu. Biz de şaşırıyoruz, “Nasıl yani?” falan derken çocuk da artık dayanamıyor, soruyor: “O adam gelir mi şimdi?”
“‘Baksana Koyun Adam’ dedim. ‘Neden o yaşlı adam benim beynimi yemek istiyor ki?’
‘Bilgiyle dolu beyin çok lezzetli olur çünkü. Yumuşacıktır. Aynı zamanda böyle topak topaktır.”(s.27)
Evet, mesaj var. Mesaj bırakayım. Çocuklara mı yazdı bu? Bu bir masal mı? Nasıl bir masal? Çocuklara böyle bir şey yazmaz, büyüklere yazmıştır diye belki arka kapakta yazıyor. Ama mesajlar da biraz daha çocukça belki.
Ya da belki de Murakami artık kendini ispatladı, sonra yazdığı bir kitap olduğu için. Ya böyle bir şey bir yazarlık atölyesinde hiç tanınmamış bir yeni bir yazar adayı tarafından yazılsa basılır mıydı bu kitap? Bilmiyorum. Yanlış da anlaşılmak istemem ama öyle de bir gerçek var.
Ve evet, bundan sonraki anlatımda o esrarengiz kız hakkında… Bir kız da geliyor ona yemekleri getiren hücresine. Konuşamıyor mu? İşaret diliyle mi anlaşıyorlar? Onun söylediklerini böyle farklı bir işaret koyarak yazmış yazar, ama çok rahat anlaşıyor yani.
Çocukla koyun adam geldiğinde de ona soruyor “O kız kimdi?” diye. Koyun adam da “Burada bir kız falan yok, yemeklerini ben getirmiştim” diyor. Az önce çocuğun kafası iyice karışıyor ve artık tekrar kız geldiğinde soruyor ona bu sefer.
“‘Söyler misin sen kimsin?’ diye sordum.
<Ben benim, hepsi bu.>
‘Ama Koyun Adam bana senin var olmadığını söyledi. Dahası…’
Kız, parmağını ince dudaklarının üstüne koydu. Hemen sustum.
<Koyun Adam’ın kendi dünyası var. Benim, kendi dünyam. Senin sana ait bir dünyan var. Öyle değil mi?>
‘Öyle tabii.’
<Bu yüzden Koyun Adam’ın dünyasında benim var olmamam, benim var olmadığım anlamına gelmez.>”(s.35)
Artık biraz kitap ilginçleşiyor. Okurken de ilginç bir şekilde her okuduğunu ezberliyor, ezberlediğini fark ediyor. Her okuduğu canlanıyor, yani böyle gözünde de canlanıyor, kendisini o karakter yerine de koyuyor. İşte “İstanbul sokaklarına kahve ve sigara kokulu” falan diye anlatıyor. Hatta “O dönemlerde bile bunun hayal gücünde demek İstanbul böyleymiş.” Doğrudur da bir şey de diyemiyorsunuz maalesef, bugün bile aynı olduğu için.
Bu sefer de okumaya başladığını gören yaşlı adam seviniyor. Hemen oradan devam edeyim ben de.
“Akşamüzeri, yaşlı adam beni görmeye geldi. Masa başında kitap okumaya dalmış olduğumu görünce sevindi. Onun sevindiğini görünce ben de biraz mutlu oldum. Ne olursa olsun, birisinin sevindiğini görmek hoşuma gidiyordu.
‘Aferin sana’ dedi yaşlı adam, hışır hışır çenesini karışken. ‘Düşündüğümden daha fazla ilerledin. Akıllı çocuk.’
‘Evet, teşekkürler’ dedim. Övülmeyi çok severim.
‘Kitap okumayı ne kadar erken bitirirsen, buradan da o kadar erken çıkabilirsin’ dedi yaşlı adam. Sonra parmağını kaldırıp, ‘Anladın mı?’ diye sordu.
‘Evet’ dedim.
‘Seni rahatsız eden bir şey var mı?’
‘Evet’ diye yanıtladım. ‘Annem ve sığırcık kuşum iyiler mi acaba? Aklıma takılıyor da.’
‘Dünya bir şekilde dönmeye devam eder’ dedi yaşlı adam, kaşlarını çatarak. ‘Herkes kendini düşünür ve yaşamaya devam eder. Annen de öyledir, sığırcık kışın da. Dünya bir şekilde dönmeye devam eder.’”(s.44)
Burası aslında güzeldi. Bence bu yaşlı adam her ne kadar gıcık ve yani bir zorba da olsa, belki psikopat, hatta seri katil bile olabilir. Bu adam bir şeytan ama yine böyle doğru bir şey de söylüyor: Dünya gerçekten bir şekilde dönmeye devam eder. Toprağın altı vazgeçilmez insanlarla doludur. Biz kendimizi çok böyle büyük görüyoruz bazen. “Ne olacak bizden sonra? Kim bakacak bunlara?” gibi. Tabii insan evcil hayvanlarıyla ayrı da bir bağ kuruyor.
Yıldız Kenter’in oynadığı bir film vardı, şimdi o geldi aklıma. Yaşlı bir kadının eşi ve çocukları… Gerçi yaşıyor, gıcık da bir kızı vardı ama araları bozulmuş. Yani artık sadece bir kedisi var kadının ve kendisi de hasta mıydı, artık ölecek miydi, az bir vakti kalmış. Bu öleceğini biliyor ve kediyi ne yapacağını bilmiyor. Çok eski bir dönem İstanbul filmi olduğu için, o dönemler herhalde böyle bugünkü kadar bilinç de yok. Verecek kimseyi bulamıyor. “Yani ben ölürsem ne olacak bu Gümüş?” müydü kedinin adı, neyse şimdi hatırlamıyorum, seyredeli uzun zaman olmuş. Bir yazarlık atölyesinde bir hocamız önermişti “seyredin bu filmi” diye. Güzel bir filmdi gerçekten. Adını da söylemedim ama hatırlamıyorum çünkü. Bulabilirseniz seyredin yani, YouTube’da da hatta olması lazım.
Neyse, ve koyun adam. Evet, bir kere daha, bu sefer kaçarlar. Ken sahneye çıkıyor ve yine bizi o maceranın, o gerilim içinde bile güldürmeyi başarıyor. Çocuk kızla da konuştuktan sonra kaçmayı kafaya koyuyor, artık kaçabileceğine inanıyor. Bir gece yarısı ayakkabılarını da çıkarıyor, artık ses çıkarmasın diye. Burada işte bunlar hep bir sembol herhalde. Ben de az önce sanki böyle çok basit bir kitapmış gibi bahsettim, ama öyle de değil tabii, kolay da bir metin değil.
Her neyse, koyun adam da peşinde, o ona yol gösteriyor. Gerçi koyun adam da yani ne kadar yol gösterebilir, sürekli labirenti yanlış yerlere giriyor falan, ama sonunda bir şekilde tam çıkacaklar. “Ayakkabılarını unut” diyor ona daha şeyin başında, konuşmanın başında. “Kaldı o, artık onu geri alamayız, onu geri almak için dönersek yakalanırız” diye. Çocuk tabii her şeyi kabullendiği için onu da kabulleniyor, ama tam unutmuşken, çıkacaklarken ona yeniden soruyor:
“‘Ayakkabılarını unuttun artık değil mi?’
‘Evet. Unuttum’ diye yanıtladım. Ama bu soru, nihayet unutmuş olduğum ayakkabılarımı hatırlatmıştı yeniden.”
“Bir şey unuttun mu?” diye sorarsan hatırlayacak ve yaşlı adam yakalıyor. Bunlar en son tekrar çıkıyor karşılarına. Çocuğu da küçükken bir köpek ısırmış, o köpeği de görüyor. Hatta o köpek de bu yaşlı adamın köpeğiymiş meğer. Ya, bütün olaylar burada birbirine bağlanıyor, sırların düğümü çözülüyor yani burada ve çocuk kurtuluyor oradan. Bir şekilde evine giriyor, dönüyor.
Oraları çok anlatmayayım, oralar güzeldi. Biraz böyle işte “büyülü gerçekçilik” diyebilir miyiz, bilmiyorum. Masal tadında. Eve vardığında asıl şaşırdığı: Annesi hiç şaşırmıyor bile, yani “sen üç gündür neredeydin?” diye sorgulamıyor. Geliyor normal hayatına. O çıplak ayaklarla gelmesine rağmen ayakkabılarını da sormuyor. Çocuk buna hem seviniyor hem tedirgin oluyor. “Yani nasıl olabilir böyle bir şey” diye düşünürken, hiç beklemediğimiz bir şekilde kitap şöyle bitiyor:
“Geçen hafta salı günü annem öldü. Nedeni bilinmeyen bir hastalıktan çekiyordu, o sabah, silinip gider gibi sessizce ölüverdi. Küçük bir cenaze töreni yapıldı. Artık tamamen tek başıma kaldım. Annem yok. Sığırcık kuşum yok. Koyun Adam da yok. Kız da. Şimdi, saat gecenin ikisi ve ben tek başımayım, o kütüphanenin bodrumundaki hücreyi düşünüyorum. Tek başımayken, etrafımdaki karanlık çok koyu. Sanki hilal gecesinin zifiri karanlığı gibi.”(s.62)
Ve bitirmiş yazar o hilal gecesi karanlığı ayrıntısı da kaçtıkları gece. Evet, yine o hilal var gökyüzünde. Bunlar da acaba, yani o Osmanlı temasını kullanmasıyla alakalı mıydı? Bilmiyorum. Hilal daha çok böyle Doğu toplumlarını, bizi hatta temsil eden bir şeydir. Bir de yanına hatta yıldız koysa tam artık “as bayrakları” olacak, ama işte öyle bir son yapıyor ki yazar.
“Böyle bir şey olur mu, sen ne anlatıyorsun?” diye belki sorgulayacağız yazarı. Ama bu sonla aslında çocuk, annesini de kaybetmek üzere olan, hastalıklarla boğuşan bir annenin çocuğu olarak kim bilir neler yaşıyor. Yani hayat onun için ne kadar zor. Ya böyle zorluklarla boğuşurken gittiğiniz sıradan bir kütüphane bile belki size böyle şeyler hissettirebilir mi demek istiyor? Bilmiyorum. Herkesin farklı şeyler anlayabileceği bir kitap, farklı izler bırakacak, farklı zamanlarda okunabilecek değişik bir kitap: “Tuhaf Kütüphane”.
Hatta bir kütüphanede denk gelirseniz hiç düşünmeyin, alın okuyun direkt. 15–20 dakikada bitirebilirsiniz diyeyim ve bu yazı da tabii ki ondan daha da uzun olmasın, burada bırakalım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder