6 Ocak 2025 Pazartesi

Klingsor'un Son Yazı

Klingsor’un Son Yazı, Yapacak Başka Bir Şey Olmadığından İçilen Kahve ve Şekerli Gelen Çaydan Kanta

Hermann Hesse’nin Klingsor’un Son Yazı kitabını gerek renkli kapağı, gerek kısalığı ve bir an önce bitirebileceğim düşüncesiyle daha önce gördüğümde gözüme kestirmiştim. Hazır Harry Potter’a başlamışken bu sefer Dune gibi hepsini peşpeşe okumak istemediğim için araya böyle kısa kitaplar serpiştirmek istiyorum.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.

Bu yüzden Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları tarafından Şubat 2018 tarihli 6. baskısını aldım. İlknur Özdemir’in çevirdiği bu kitabı birkaç saat içerisinde bitirdim. Ama hiç öyle bir anda oturup bitirilecek bir kitap değilmiş. Bitirince onu anladım. İlk cümlelerin büyüsüne kapılıp almıştım bu kitabı kolay okunur sanmıştım, hemen sizle de paylaşayım o cümleleri:

“Heyecan dolu, kısa ömürlü bir yaz başlamıştı. Sıcak günler, ne kadar uzun olsalar da, yanan bayraklar gibi alev alev uçup gidiyorlardı; kısa, bunaltıcı, mehtaplı geceleri, kısa, bunaltıcı ve yağmurlu geceler izliyor, ışıltılı haftalar, göz açıp kapayana kadar ve resimlerle dolup taşarak hızla geçiyordu.”(s.7)

Diye başlıyor kitap. Ben çok kolay bitirebilirim zannettim. 67 sayfa çünkü, sadece Herman Hesse’nin de o şiirle karışık akıcı üslubu. Bunu bildiğim için… Ama halbuki diyor yani “Klingsor’un Son Yazı” diyor. Ben bir de Klingsor’u hiç bilmiyordum, ünlü bir ressammış. Ressamlar zaten biraz acayip oluyor, gerek hayatları gerek hayata bakış tarzları. Zaten herhalde o zaman ünlü bir ressam olabiliyorsunuz böyle biraz dert dolu, çılgın.
Neyse, böyle başlıyor işte kitap ve sonrasında gelen o 60 sayfada içiniz öyle bir kıyıyor ki… Biraz ben kendimi de sorguladım. Yani o uykusuz geçirdiğim günler geldi aklıma, o dönemde insanın inişli çıkışlı olduğu hayatındaki o inişlerde geçen dönemler.

Bölüm bölüm yazılmış halbuki kitap. Yani benim tam böyle sevdiğim, bölümlerin o kısa başlıkları da var. Çok kolay okunması lazım ama işte neredeyse her bölümde bir kapatıp uzun düşüncelere daldığım için… Hatta bugün ilk defa şöyle de bir şey oldu: Dün akşam yazdım bayağı da bir alıntımı, bu kitaptan alıntılarım. İşte “Sabah da okurum” diye, ama neredeyse yarım saat elimde telefon böyle bir alıntıların uzunluğuna bakıyorum, bir türlü o kayıt tuşuna basamadım. Korku… “Şimdi ne konuşacağım, şimdi ne anlatacağım insanlara, neden yapıyorum bunu, hoş işlerle mi uğraşıyorum” duygusu, korkusu.

Çünkü neredeyse bu her kayıt için kitabı okuduğum süre kadar zaman harcıyorum. Yani çok boşa giden bir uğraşmış gibi de geliyor bana bazen. Ya her zaman öyle yataktan sevinçle, mutlulukla kalkmıyorsun “Aa bugün kayıt yapacağım” diye. Bazen böyle de oluyor ve ilk defa oldu şu zamana kadar. O da güzel bir şey aslında bir yandan, çünkü aylar vardır demek ki hiç böyle bir şey yaşamamışım. Bak şu an bende de bu işte her şeye olumlu yandan bakma hastalığı var, bir Pollyanna gibi.

Neyse, ben sıradaki alıntımı paylaşayım hemen, zaten bir sayfa sonrası… Bir de işte okurken ya, baktım her sayfayı artık not mu alacağız diye korktum. Neyse ki sonra azalıyor.

Aksi gibi Harry Potter’da da mesela bayağı bir okudum, 7–8 bölüm hiç neredeyse alıntım yok. Böyle ilk kitap bitecek yani neredeyse. “Ne anlatacağım o kitaptan da?” Bir de o kitabın o kadar hayranı ki kişi var, ne anlatabilirsiniz söylenmemiş? Biraz onun da korkusu.

Burada bir de bir yabancı bir deyim var bir alıntıda, şimdi gözüme çarptı da: “Faute de mieux”, yapacak başka bir şey olmadığından anlamına geliyormuş. Dipnota onu da yazmışlar. Çok özenli bir çalışma aslında, o yüzden okunabilir ama işte ben doğru zamanı herhalde tutturamadım bu sefer. Neyse alıntılar üzerinden ilerlemeye çalışalım.

“Belki de, arka arkaya birkaç gece gerçekten uyursa, altı ya da sekiz saat deliksiz uyursa, dinlenebilirdi, o zaman gözleri yeniden söz dinler, sabırlı olurdu, kalbi sakinleşir, şakakları zonklamazdı. Ama o zaman da yaz biterdi, titrek alevlerle yanan o muhteşem yaz düşü, ve onun bitişiyle birlikte içilmemiş binlerce kadeh dökülür, görülmemiş binlerce sevda bakışı söner, geri getirilemeyecek binlerce görüntü hiç kimse tarafından görülmeden silinip giderdi!
Alnını ve acıyan gözlerini serin demir parmaklığa dayadı, bu, bir an için ferahlattı onu. Bir yıl içinde belki, belki daha da önce, bu gözler görmez, yüreğindeki ateş sönmüş olacaktı. Hayır, bu ateşli hayata hiç kimse uzun süre katlanamazdı, o da, Klingsor da katlanamazdı, ki onun on canı vardı. Hiç kimse uzunca bir süre, gece gündüz, bütün ışıkları, bütün volkanları yanarak yaşayamazdı, hiç kimse kısa bir süre dışında gece gündüz alevler içinde kalamazdı, her gün saatlerce hummalı bir çalışma yürütüp, her gece ateşli düşüncelere dalamazdı, hep zevk alarak, hep yaratarak, pencerelerinin gerisinden her gün müzik sesi duyulan, her gece içinde binlerce mum yanan bir saray gibi bütün duyuları ve sinirleri hep uyanık, pür dikkat kalamazdı. Her şey bitecekti, zaten epeyce güç harcanmış, göz nuru dökülmüştü, pek çok hayat kanayarak tüketilmişti.
Birden güldü ve gerindi. Pek çok kez böyle hissetmiş, pek çok kez böyle düşünmüş, böyle korkmuş olduğu gelmişti aklına. Hayatının bütün iyi, verimli, şevkli zamanlarında, hatta gençliğinde bile, böyle yaşamıştı, mumunu hep iki ucundan yakmıştı, müthiş bir israfın, yakıp tüketmenin kâh alkışlayan kâh yazıklanan duygusuyla, kadehi dibine kadar boşaltmanın umarsız hırsıyla, ve sona karşı gizliden gizliye duyduğu derin bir korkuyla. Sık sık böyle yaşamış, sık sık kadehi boşaltmış, sık sık alevler içinde yanmıştı. Bazen son, çok tatlı olmuştu, derin, deliksiz bir kış uykusu gibi. Bazen de korkun olmuştu, delice bir tahrip, çekilmez acılar, doktorlar, üzücü bir vazgeçiş, zayıflığın zaferi. Zaman zaman da ateşli bir dönemin sonu daha kötü olmuştu, daha üzücü, daha yakıcı. Ama her seferinde bunu da arkasında bırakmıştı ve haftalar ya da aylar sonra, ıstırabın ya da uyuşmanın ardından, yeniden doğuş başlamıştı, yeni bir tutuşma, yeraltındaki ateşlerin yeniden patlaması, daha büyük şevkle yaratılmış başka eserler, yeni ve daha parlak bir yaşam coşkusu. Böyle olmuştu, eziyet ve başarısızlık günleri, o sefil ara dönemler, unutulup dibe itilmişti. Her şey iyiydi Eskiden nasıl başarmışsa şimdi de başaracaktı.”(s.8,9)

Aslında kitap biraz da böyle ümitvari gibi, ama çok çok da öyle ilerlemiyor. Louis diye mesela… Evet, tam da şimdiki alıntım. Bir arkadaşı var, zalim Louis. Öyle de başlamış alıntı. Tam da şimdi gelecek, bak, okurken. Ama şimdi iyi hissettim tekrar o kitabın başlarındaki, ama yeniden dibe vuracağım galiba. Neyse, ben şimdi Louis’in o acımasız sözlerini de içeren alıntıya başlayım.

“Zalim Louis durup dururken ortaya çıktı, birdenbire peyda oluverdi, Klingsor’un eski dostuydu, göçebeydi, sağı solu belli olmazdı, trende otururdu, atölyesi sırt çantasıydı. O günlerde her şey gönüllerinceydi, ılık rüzgârlar esiyordu. Ölberg’de ve Cartago’da birlikte resim yaptılar.
‘Yaptığımız bütün bu resimlerin bir değeri var mı acaba?’ dedi Louis, Ölberg’de, sırtı güneşte kızarmış, çimenlerin üzerinde çırılçıplak uzanmış yatarken. ‘Faute de mieux’ (Yapacak başka bir şey olmadığından) resim yapıyoruz canım. Hoşlandığın kızı kucağına alsaydın, canının çektiği çorba tabağında olsaydı, bu çılgınca çocuk oyunuyla kendine işkence etmezdin. Doğada on bin renk var, bizse bu renk paletini yirmiye indirmeyi kafamıza koyduk. Resim yapmak budur. Asla hoşnut olmaz insan, üstelik eleştirmenlerin karnının doymasına yardımcı olmak zorundadır. Halbuki Marsilya usulü güzel bir balık çorbası, caro mio, yanında da küçük, ılık Burgonya şarabı, arkasından Milano usulü şnitzel, tatlı olarak armut ve gorgonzola peyniri, bir de Türk kahvesi — gerçekler budur, beyefendi, değerli olan budur! Şu sizin Filistin’inizde amma da kötü yemek yiyorsunuz! Ah tanrım, keşke bir kiraz ağacının içinde olsaydım, kirazlar ağzımın içine doğru uzasalardı ve merdivende bu sabah karşılaştığımız o esmer, sağlam yapılı kız tam tepemde dursaydı. Klingsor, resim yapmayı kes! Seni Laguno’da güzel bir yemeğe davet ediyorum, neredeyse yemek saati.”(s.15)

Ya herkesin böyle sorgulayan bir arkadaşı var mıdır, olması mı gerekir bilmiyorum ama doğada 11.000 renk var. “Biz bunu yirmiye indirmeyi kafamıza koyduk” diyor, resim yapmak için, yazmak için de biraz. Ben de şimdi tekrar yeniden kısa hikâye yazmaya çalışıyorum, onun da verdiği bir huzursuzluk var anlatabileceğim. Binlerce belki yol var ama biz onu, ben onu kendi sınırlı kapasiteme indirgemeye çalışıyorum ve burada o Türk kahvesinin de geçmesi…

Ben aslında çay insanıyım daha çok. Kahve mi çay mı? Türk kahvesini zaten belli bir yaşa kadar hiç sevmezdim, yani niye içiliyor bu anlamazdım bile, biraz o sade maden suyu gibi. Onu da insan çocukken sevmez ya. Ama belli bir yaştan sonra güzel bir şey olduğunu anlıyorsunuz, yaş gerektiriyor yani onu anlamak, bir tecrübe gerektiriyor belki. Ya da diğer her şeyin ne kadar zararlı olduğunu görünce… Bu da bak mesela. Yani aslında sevdiğin için mi açıyorsun bunları, yoksa sağlıklı olduğu için mi, daha az zarar verdiği için mi sana? Vücudun kaldırmıyor belki de çocukluğundaki gibi şekerli şeyleri.

İçmek istemiyorsun dışarıda da. Ben bazen ama Türk kahvesi söylerim, sade tabii ki söylerim, ama geçen de öyle bir şekerli geldi. Bir de bayağı da bir bekledim, geç geldi ve içtikten sonra anlıyorsun ya onun şekerli olduğunu. Karıştı mı artık, yanlış mı yaptılar, özensiz mi yaptılar? Geri de veremedim. Bir de o da böyle bir canımı sıktı benim. Halbuki “Söyle ya bu sade değil, geri gönder” diyebilirdim ama çok o tarz bir insan da değilim. Ama öyle de olmak istiyorum. O da işte dediğim gibi canımı sıktı ve bayağı yıllar sonra şekerli bir Türk kahvesi içtim. Artık dışarıda Türk kahvesi içmemeye karar verdim ondan sonra, ona da veda. İnatla çay söyleyeceğim yani. “Hiç çaya en azından şeker katan olmuyor” diyeceğim ama bir kere şekerli çay da gelmişti.

Askerlik şubesine ilk getirdiklerinde bütün askerler böyle hep şekerli, çok şekerli içiyorlarmış. Bana da öyle getirdiler. O beyazı görüyorsun yani, o kadar çok şeker koymuşlar ki. “Bu ne?” dedim, “Yani niye şeker koydunuz?” İşte “Şey bitmiş.” O zaman da küp şeker bitmiş. “Tamam da” dedim, “Yani ben şekersiz içiyorum.” “A işte bilmiyorduk” falan ve dedim “Yani böyle çaya şeker konulup verilmez.” Yani hiçbir zaman. Orada o memurlardan, şeylerden de herhalde öğrenmişler. Bazıları öyle istiyormuş, biliyorlar yani kimin ne kadar şeker atacağını falan. Toz şekeri de taşıyan var mı artık? Mutfaktan koymuşlar. Yani saçma sapan. Bir daha dedim “Kimseye böyle çay getirmeyin. En azından bilmiyorsanız şekersiz getirin.”

Ve ben çayı da böyle hep çok demli içerdim. Hatta böyle bazen çılgınlar gibi sırf böyle dem içtiğim bile olurdu, ama sonradan açık çayı da sevmeye başladım, gittikçe açıklaştı. Ki ben yani “Kant” nedir bilmeyen bir insandım. Onu da işte garson olarak öğrenmiştim demiştim ya, işte o kısa bir aylık maceram da sayısız başımdan olay geçti. Bir keresinde müşterilerden biri “Kant” istemişti, o yemekten sonra ikramdı bizim orada çaylar. “Ben” dedi “Kant alayım.” Ben de hiç duymamışım işte o zamana kadar Kant nedir, nasıl yapılır? Döndüm böyle bizim o, o zaman da işte ilk yerdeki müdür… Bilmiyorum da, orada işte döndüm hemen sordum bizim müdüre: “Kant’ın dediği ne olduğunu biliyor musun?” “Bilmiyorum” dedim. “Biz de yok” diyecektim de, dedim “Önce bir sorayım, var mı acaba” diye. Geldi gösterdi böyle: Kaynar suya çok çok az, eser miktar çay döktüğün zaman böyle homeopatik olacak. Yani birazcık rengi değişecek sadece, Kant oluyormuş. Ve onu da içtim. Yani bir ara hatta ben bir ara sadece kaynar su içtiğim bir dönem de olmuştu, o da güzel, fena değil ya. İnsan ne kadar değişiyor… Neyse, görelim bir sonraki alıntımı.

“Doktor, insan canlısı sesiyle hüzünlü hüzünlü yakınıyordu: ‘Çok yazık Klingsor, harika suluboya resimleriniz on yıl içinde bembeyaz olacaklar; seçtiğiniz renklerin hiçbiri dayanıklı değil.’
Klingsor: ‘Evet, daha da kötüsü: Sizin şu güzel kahverengi saçlarınız doktor, on yıl içinde bembeyaz olacaklar, kısa bir süre sonra da bizim tatlı, neşeli kemiklerimiz topraktaki bir çukurda olacaklar, ne yazık ki sizin şu güzel ve sağlıklı kemikleriniz de Ersilia. Çocuklar, hayatımızın bu geç döneminde mantıklı olmaya başlamalıyım. Hermann, Li Tai Pe ne diyor?”(s.21)

Diye burada yazarımıza sesleniyor Li Tai Pe. Bir şair demiş, uzak doğudan kendisini. Onunla da çok eşleştiriyor mu? Ressam Klingsor, Herman da burada ondan hemen bize söylüyor ezberden. Klingsor da diyor. “Yok, yok o değil de” öbürüne diyor. Ona da söylüyor. Hermann böyle kendisini o Li Tai Pe ile eşleştirdiği, kendisine hatta o isimle bazen seslenmesini istediği, kendisini öyle tanıttığı da olurmuş. O kadar çok benimsemiş onu ve burada da işte nasıl laf sokuyor bir işi beğenilmediği zaman.

Ben bir ara böyle böyle çok online oyunlar da oynardım, web tabanlı. Ve gerçekten orada onu da yaşadım yani. 4–5 senenizi veriyorsunuz belki orada bir oyuna, sonra o oyun ya başka bir şirkete satılıyor ya kapanıyor, bir şey oluyor. Bütün yaptıklarınız siliniyor, gidiyor yani. Ya da işte bazılarında siz ölüyorsunuz, kaybediyorsunuz, bütün emekler yine boşa gidiyor.

Ve bunu da işte bana bir arkadaşım söylediğinde, ben de ona şey demiştim biraz böyle sinirlenip: “Aynı hayat gibi yani” dedim, “hayatta da bir gün öleceksin. Ama yaşamaya devam ediyorsun, hep o bir şeyler kazanma isteği hiç durmuyor, hep uğraşıyorsun, dönüyorsun.” O da o zaman susmuştu.

Ama yani bu biraz bağımlı insanların avuntusu gibi de geliyor bana şimdi. Bu kitap okumak için de mesela, “Unutuyorsun zaten, niye okuyorsun? Boşu boşuna ne kalıyor sende?” gibi düşünceler de var ya. Onlara da aslında çok sert cevaplar verebilirsin istersen. Ama vermeyedebilirsin yani, ne gerek var?

Neyse, ben şu an çok ifade edemiyorum düşüncelerimi, çok anlatamıyorum ne demek istediğimi. Onun yerine hemen sıradaki kısa alıntımı paylaşayım, bu sefer kısaymış.

“Sevgili zarif kadın, düşüncelerimi ifade etmeye çalışıyorum ama başaramıyorum. İfade edilmiş düşünceler ölüdür! Bırakalım yaşasınlar!”(s.40)

Burada mesela, burası da sorgulatıyor insana: “Kendini ifade etmeyelim mi o zaman?” Zaten bir de edemiyoruz da, hem çok sınırlıydı…

Bu sefer Okan Bayülgen’in “Evinden Sesler” diye, onun o Dracula oyunu konuşuluyor. Dört bölüm sadece, ama umarım devamı gelir. O orada mesela çok güzel bahsediyordu. Podcast’inin de ismi “Evinden Gelen Sesler” olduğu için, stüdyo ortamında kayıt almadığını, arkadan çeşitli sesler gelebileceğini, gürültüler gelebileceğini çok güzel açıklıyordu. Yani şimdi ben onun gibi ifade edemiyorum tabii ki, ama dinlerken hiç de yani öyle arkadan rahatsız edici sesler gelmiyordu.

Bende ise, ben özellikle kayıtları düzenlerken fark ediyorum ya arkada o kadar gürültü var ki, inanılmaz! Bazen benim sesim duyulmuyor, anlaşılmıyor. Sırf o yüzden işte bu kayıtları artık sabah almaya başladım. Ama sabah da çok bir şey değişmiyor, bu arabalar, kamyonlar, bir şeyler geçiyor yani. Burası otoyolda da oturmuyorum, ama bu sokak araları bile…
Neyse, neyse. Yapacak çok bir şey yok. Bunlar da benim “evimden gelen sesler” arkadaşlar. Bir “Yokoluş Müziği” diye bir bölüm var, onun başlangıcını paylaşayım:

“Temmuzun son günü gelmişti, Klingsor’un en sevdiği ay, Li Tai Pe’nin şenlik zamanı sona ermişti, bir daha geri gelmedi, bahçede altın rengi ayçiçekleri, gökyüzüne uzanıyordu.”(s.41)

Bu da tam kitabın ortalarında ve o “Temmuzun son günü” ibaresini görünce de hemen Harry Potter geldi aklıma. Harry Potter da 31 Temmuz günü doğuyordu galiba, yanlış hatırlamıyorsam. Yani güzel mi denk geldi artık, kitabı okurken.

Aslında arada okunabilecek bir kitap. Ben de çok haksızlık yapmayayım o yüzden, ama yani çocuk kitabı değil bu. Kesinlikle o, fazlasıyla yetişkinlere yönelik. Çok fazla içkiler, alkoller, kadınlar, işte öyle biraz hem “Vur patlasın çal oynasın” kafası da var yazarda, biraz da… Daha doğrusu hem de sürekli o melankolik ölüm, bütün bunların boşunalığı…

Bak, evet sıradaki alıntıda nasıl ifade edeceğimi bilemedim. İkinci Bahar, ikinci baharını yaşayan bir ressam.

“Geçenlerde bir resim alıcısı bana yeni çalışmalarımda ikinci baharımı yaşamamı hayranlıkla izlediği yazdı. Bunda doğru olan bir yan var. Resim yapmaya aslında bu yıl tam olarak başladım, bana öyle geliyor. Ama benim yaşadığım bir bahar değil de bir patlama. İçimde bu kadar patlayıcı gizlenmesi şaşırtıcı, ama dinamit küçük sobalarda pek iyi yanmaz.”(s.58)

…demiş. Burada da yani son ayında artık kendini bulan bir ressam. O zamana kadar yaptıkları ona çok kendi çalışması gibi de gelmiyor demek ki. Bundan sonra da biraz uzun bir alıntım var, sonra da zaten son sayfaya geliyor.

Evet, burada artık Vesta’nın son çalışması, bir otoportresi. Onun da uğraşıyor artık son günlerinde, son eseri buymuş. Yani ben de çok merak ettim, sonradan baktım bu resme. Çok bana öyle anlayamadım da, yani tabii telefondan bakıyorum burada biraz. Tabii Hermann’ın kaleminin gücü bence. Ve o insanlar kimileri büyüleniyor, “O çok büyük bir eser” falan derken, aynı esere işte bakın burada başkaları da neler söylüyor.

“Daha da başkaları, ki bunların arasında can düşmanları da var, bu resminin Klingsor’un sözde deliliğinin bir ürünü ve işareti olduğunu düşünüyorlar. Resimdeki başı, doğacı görülen orjinaliyle ve fotoğraflarla karşılaştırıyorlar, hatlarındaki bozukluklarda ve abartılarında zencilere benzeyen, yozlaşmış, çekinik, hayvansı izler buluyorlar. Bunlardan bazıları resmin putsu ve fantastik yanı üzerinde duruyor, onda bir tür saplantısal kendine tapınma okuyorlar, ressamın Tanrıya küfredip kendini yücelttiğini, bir tür dinsel megalomaniye kapılmış olduğunu düşünüyorlar. Resmi bütün bu tarzlarda incelemek mümkün, hatta başka tarzlarda da.
Bu resim üzerinde çalıştığı günlerde Klingsor hiç dışarı çıkmadı, yalnızca geceleri şarap içmek için çıktı, yalnız kâhya kadının getirdiği ekmek ve meyveyi yedi, tıraş olmadı, kavruk alnının altındaki çökmüş gözleriyle, bu bakımsız haliyle aslında ürkütücü görünüyordu. Oturarak ve ezberden yapıyordu resmi, yalnızca ara sıra, çoğunlukla da hep ara verdiği dakikalarda, kuzeye bakan duvardaki büyük, eski moda, gül dallarıyla süslü aynaya gidiyor, başını uzatıp gözlerini açıyor, suratını buruşturuyordu.
Büyük aynada, o aptal gül dallarının arasındaki Klingsor suratının arkasında çok, pek çok surat görüyordu, suratına pek çok suratın resmini çiziyordu: tatlı, şaşkın çocuk suratları, hayallerle, ateşle dolu genç şakaklar, alaycı sarhoş gözleri, susuz kalmış birinin dudakları, izlenenin, acı çekenin, arayanın, çölde kalmışın, kayıp bir çocuğun.”(s.63)

Diye böyle gidiyor ya son sayfalarda, artık bu tabloyu anlatıyor yani yazar. Ve gerçekten artık bir kendini kaybetme hali gibi Klingsor’un o resimle uğraşı, her şeyini bırakıp tamamen. Ve bir otoportre yani, o dönemde nasıl çizilir? Nasıl çizilmiş? Fotoğraf makinesi yok bir şey yok.

Birinin resmini çizmeyi, evet, anlayabiliyorum. Karşına koyarsın, çizersin veya işte manzarayı… Ama kendini çizmek gerçekten değişik gelmişti bana. Ayrıca bir zor gelmişti. “Acaba nasıl çiziyor?” diye düşünürken işte ayna… Aynaya bakıyor demek ki ara ara. Öyle bazı ressamların tablolarını hatırlıyorum, kendini çizerken halini çizen ressamlar. Ama otoportre değişik, gerçekten zor. Ve böyle çizmiş onu da, ara ara kalkıp o aynaya bakmış ve saçı sakala karışmış böyle. Üstü başı boy olmuş.

Evet, zaten son sayfada ziyaretçisi de geliyor bir tane, başka bir ressam. Onu da okuyayım, hatta sonra da bitirelim artık:

“Bir Fransız ressam onu ziyaret etmek istedi, kâhya kadın onu salona aldı, ağzına kadar dolu salonda adamı dağınıklık ve pislik karşıladı. Klingsor geldi, giysisinin kolları boya içindeydi, suratı boya içindeydi, külrengiydi, tıraşsızdı, iri adımlarla odada yürüdü. Yabancı, Paris ve Cenevre’den selam getirmişti, Klingsor’a duyduğu hayranlığı dile getirdi. Klingsor odada bir aşağı bir yukarı yürüdü, adamı duymuyor gibiydi. Konuğu çekinerek sustu, geri çekilmeye başladı, o zaman Klingsor onun yanına gitti, boyalı elini adamın omzuna koydu, gözlerinin içine baktı. ‘Teşekkür ederim,’ dedi yavaşça, zorlukla, ‘teşekkür ederim, dostum. Çalışıyorum, konuşamam. Çok konuşuluyor, her zaman. Bana kızmayın, arkadaşlarımı benim adıma selamlayın, onları sevdiğimi söyleyin.’ Ve yandaki odada gözdein kayboldu.
Bu işkenceli günlerin sonunda, bitirdiği resmi kullanılmayan boş bir mutfağa koydu ve kapıyı kilitledi. Hiç kimseye göstermedi. Sonra Veronal yutup bir gün ve bir gece boyunca uyudu. Sonra elini yüzünü yıkadı, tıraş oldu, temiz çamaşır ve temiz giysiler giydi, kente inip Gina’ya hediye etmek üzere meyve ve sigara aldı.”(s.67)

Diye bitiyor kitap. Aslında sonu o kadar da kötü değil. En azından böyle bir intihar falan… İnsan korkuyor yani “O veronal falan aldı, yattı” deyince öyle bir şey de bekledim çünkü. Ve bir vasiyet gibi sanki, aslında kendi otoportresi son eseri. Değişik ve yine o kullanılmayan mutfağa koyup kilitlemesi. Ya kendisi için yaptı yani aslında bu resmi, belki de bir miras ya dünyaya… Bilmiyorum.

Çok işte, bu sanatçıları da anlamak güç, çok zor. Ama Hermann anlatmış bize. Bize de okumak düştü. Değişik bir kitaptı anlayacağınız. Bilmiyorum siz ne düşünürsünüz. Bundan sonra böyle araya Harry Potter serisinin aralarına böyle her kitabın arasında muhtemelen… Gerçi diğer kitapların bilmiyorum ne kadar sürükleyici olduğunu. Belki de bitirir bitirmez hemen diğer kitaba başlayacağım. Ama şu an için, en azından böyle kısa hikâyeler okumak istiyorum. Umarım bu kitap kadar zorlayıcı olmaz diğerleri. Buraya kadar gelip okuyan, zaman ayıran herkese de çok teşekkür ediyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder