13 Ocak 2025 Pazartesi

Hoşgör Köftecisi

 

Hoşgör Köftecisi, Eve Ekmek Götürmek, Sabah Sporunda Geliştirilen Kas: İrade

Orhan Veli’nin yazdığı tek öykü kitabı Hoşgör Köftecisi sanıyordum ama 1949 yalında “Nasreddin Hoca Hikâyeleri” başlığını taşıyan bir kitabı daha varmış yazarımızın.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Orhan Veli Kanık için de herhalde benden başka kimse sadece yazarımız diye bahsetmez ama ben alışageldiğim şekilde hep yazarın adıyla başlıyorum ya hani anlatmaya, sonra da hep yazarımız diye devam ediyorum, o yüzden. Benim okuduğum kitap Yapı Kredi Yayınları’nın Şubat 2020 tarihli 12. baskısıydı. İçinde 6 öykü ve arka kapakta yazdığı şekilde belirtmem gerekirse “yazarın edebiyat hakkındaki küçük ama ilginç bir konuşması” bulunuyor. Öykülerin isimleri şu şekilde:

“Hoşgör Köftecisi, Kan, Baharın Ettikleri, Öğleden Sonra, İşsizlik, Denize Doğru ve Yaşasın Aşk.”

Yaşasın Aşkla ilgili belirtmem gereken bir şey daha var, ama onunla ilgili galiba bir anlatım vardı. Orada söylerim onu ben. Hemen kitaba adını da veren “Hoşgör Köftecisi” öyküsünden kısacık bir alıntıyla başlayayım:

“Dükkânın havasına enikonu ısındığımı hissettiğim bir anda bu sevimli kadının ismini öğrenmek istedim:
-İsmim bana bile lazım değil, sen ne yapacaksın? dedi.”(s.10)

Evet, daha 10 sayfada, daha ilk hikayede “Hoşgör Köftecisi”nde… Kitapta yemeklerle bir ilişkimiz var sanki. Bilmiyorum, güzel bir alıntı daha var, o biraz uzun ama. Aç karnına okumayın bu bölümü, şimdiden uyarayım.
Burada da bu köfteciyi öyle güzel anlatıyor ki yazar… Oradaki o kadın, başta onu böyle ters diyor. Bu bizim de bir fenomen olan bir çiğ köfteci vardı, hatta insanları bağırıp çağıran… İnsanlar da böyle azar işitmeye kuyruğa giriyorlar gibi bir durum vardı, bilmiyorum. Ben de gerçi çok “Kimdir, nedir o?” Ben böyle şeyleri bir de çok sonradan… İşte sosyal medyayı sınırlı kullandığım için, hatta kullanmadığım için aslında… Yani podcast sosyal medya sayılmıyor. Onlarda da ben sadece takip ettiğim insanlarda güncel kalmaya çalışıyorum ki, onu bile başarmak çok zor. Şu an herkes o kadar çok içerik üretiyor ki…

Keşke işte bu yazarımız da bu kitabı bitirince… Öyle geçti içimden, o kadar güzel öyküleri, kısa hikayeleri var ki. Zaten biliyordum, ben bu kitabı duymuştum da, daha önce okumak istiyordum. Böyle kütüphanede artık şöyle bir şey deniyorum: Önceden alacağım kitabı belirleyip, her gittiğimde de böyle kısa bir kitabı orada bir işte 15–20 dakika içinde, yarım saatte falan okumak, öyle çıkmak istiyorum. Çünkü o sınırlı ödünç alma hakkımın böyle bu kısa kitaplarla harcayasım gelmiyor genelde. Ödünç aldığım kitaplar hep daha böyle kalın kitaplar oluyor, ama bu kitapları da okumak istiyorum. Bir de böyle rafların arasında kaybolmaktan… O sürede bir kitap daha okumuş oluyorum kütüphanede. Böylece güzel oluyor yani bence. Gerçi oturacak yer bulmak birçok kütüphanede sıkıntı, ama onu da bir şekilde hallediyorum.

Ve bu kitabı da öyle okudum. 50 küsur sayfa zaten, çok hızlı okunuyor ama çok fazla anlatım vardı. Hatta bazı hikayelerin tamamını neredeyse not alacak kadar abartınca, işte o zaman da dedim: “Keşke daha uzun yaşasaydı…”

O malum hikayedir, herkes de bilir. Orhan Veli… İstanbul’un bu saçma sapan şu altyapı işlerini işte hala çözemedik bizde. Çünkü günü kurtarmak esas. Halbuki ilk yapılması gereken bir şehirde, kentleşmede altyapıdır. Her şeyde böyle aslında, sporlarda da… Futbol için demiyorum yani, hangi spor dalı olursa olsun mutlaka önce önemli olan altyapıdır. Bu şehirlerde de geçerli, ama biz sürekli seçimden seçime… Sadece tek amaç koltuğa yapışmak olduğu için herkes sadece seçimi düşünüyor, seçilmeyi düşünüyor.

Hâlâ değişmiyor hiçbir şey. Hala ben görüyorum çukurlar, şeyler, yolda… Yani trafik sorununu bir türlü çözemiyoruz. Bu kadar güzel bir şehir yani bu İstanbul… Maalesef sürekli tek yaptığımız kaldırımlar, kaldırımları yenilemek ve her tarafı betonla kaplamak. Başka bir şehircilikten, altyapıdan anladığımız yok.

Neyse, neyse, şimdi kötü şeylerden başlamayalım. Ben “Baharın Ettikleri”ne geçeyim, bahsettiğim öyküye şöyle başlamış yazarımız:

“Bir yazı yazmak istiyordum. Kâğıdı kalemi aldım, taraçaya çıktım. Taraça dediğim, oturduğum otelin en üst katında. Hava da domuzuna güzel. Ilık bir mart güneşi, iliklerine kadar ısınıyor insan. Böyle havalar, kış sonlarında, çok kişileri mesut eder. Saadet nedir? Herkes saadeti tanımış mıdır bu dünyada? Bu meseleler üzerinde uzun uzun konuşmak mümkün. Kim bilir, belki o zaman ben de bu söylediğim sözden vazgeçerim. Ama zaman zaman ben de kendimi mesut sansam ne çıkar? Büyük saadetlerin hiçbir vakit nasibim olmayacağına göre bunlarla avunayım bari. Oturdum. Ne yazayım diye düşünmeye başladım. Acaba hikâye mi yazsam? Hikâyede konunun pek o kadar mühim olmadığını söyleyenler de çıktı. Ama ne olursa olsun, bir vaka lazım. O vakanın bir başı bir sonu olması lazım. Üstelik vaka da, alışılmış bıkılmış vakalardan olmamalı. Küçük burjuvanın hayatını anlatan, onun zaaflarını, onun adiliklerine dünyanın en büyük kahramanlıkları, en asil heyecanları gibi gösteren hikâyelerden illallah dedik artık. Bütün ıstıraplar aşkan doğuyor. Oysaki öte yandan milyonların, milyarların ıstırabı var. Ama ne yazık ki biz o insanı tanımıyoruz. Girmişiz küçük burjuvanın içine, yuvarlanıp gidiyoruz. Başka cemiyetlerin, başka sınıfların adamı olduğumuzu bile bile. Bizim dertlerimiz, içinde yaşadığımız adamların dertlerine benzemiyor. Ne parada gözümüz var, ne pulda. Geçenlerde bir kadın, ‘Benim için şiir,’ diyordu, ‘beyaz bir otomobildir.’ Biz, tanımadığımız o büyük sınıfın, o fakir sınıfın adamıyız. Ama tanımadığımız için de onlardan, onların hayatından bahsedemeyiz. Üstelik tehlikeli bir iş o. İnsana sol diyorlar, komünist diyorlar. İyisi mi, bir yazar hep suya sabuna dokunmayan yazılar yazmalı. Ben de öyle yapacağım.
Gökyüzü mavi, masmaviydi. Güneş gittikçe ısıtıyordu. ‘Bir makale mi yazsam acaba?’ diye düşündüm.”(s.19,20)

Şimdi ben bu hikayenin neredeyse tamamını okumak istiyordum, ama bence siz bu “Baharın Ettikleri”ni bulun, edinin. Hatta bu kitabı alın, zaten hemen başladığınız gibi bitirirsiniz. Ama ben yine böyle aralardan kısa kısa alıntılarla genel çerçevesini çizmek istiyorum bu hikayenin. Çünkü çok beğendim bu hikayeyi.

Böyle bir başlangıç… Biraz böyle Sait Faik havası da var. “Ne yazsam, ne etsem” diye başlayıp hikayeye girmesi… Dediğim gibi aralarda boşluklar var, başka şeyler… Bir kadından da bahsediyor hatta. Ben ama sadece böyle kısa kısa beni etkileyen yerleri paylaşmak istiyorum.

“O sırada iki çocuk peyda oldu. Sırtlarında küfe vardı. Üzerlerinde esvaplar saçak saçaktı. Bahçeye nereden girmişler. Mal sahibi bahçe kapısına giden yola kömür döktürmüş. Girip çıkanların iskarpinleri çamur olmasın diye herhalde. Oradan kömür toplamaya gelmiş olacaklar. Bilmiyor bu çocuklar dünyanın nizamını. Bir yanda bir sürü insan soğuktan kırılır durur, öte yandan üç beş kişi kunduralarının kirlenmemesi için kömürü yerlere döker. Böyledir bu iş. Değişmez. Dünyanın her tarafında böyle.”(s.21)

Evet, kimilerinin çöpü kimilerinin hazinesidir. Gerçekten böyle, yani ‘Baharın Ettikleri’ isimli bir hikayede de böyle. Arada kömürün girmesi, kıştan, soğuktan da bahsetmesi güzel geldi bana ve bir sonraki sayfada da şöyle bir yer var:

“Dünyayı hep kara gözlükle görmek, pertavsızı sadece pisliklerin üzerinde dolaştırmak bence romantizme’in ta kendisidir. Yirminci yüzyıl adamınınsa romantique olmaya hakkı yok artık. Cemiyete faydalı olabilmek, insanları, söylediklerimize inandırmakla mümkün. Realiste yazarla romantique yazarı konu bakımından da ayıramayız. Çünkü yeryüzünde realiste olay yahut romantique olay diye bir şey yoktur. Bir yazarın edebi hüviyetini sadece işçiliği tayin eder.”(s.22)

Burada arada böyle edebiyatla ilgili görüşlerini de belirtiyor, işte onlar da bana çok güzel geldi. Kitabın sonunda da gerçi bir konuşması yer alıyor, o içindekilerde de yazmışlar, arka kapağı da yazmışlar hatta. Ama ben oradan çok, bu hikayede bu cümleleri beğendim. Orayı çünkü biraz yadırgadım, çok bana hitap etmedi ama bu çocuklar burada çok güzel bence. Bu hikaye de şöyle devam ediyor:

“Küfeci çocuklar için biraz evvel, ‘Bunlar dünyanın nizamını bilmiyorlar,’ dedim. Yanlış! Onlar dünyanın nizamını çok iyi biliyorlar. Nedir dünyanın nizamı? Ağahan söylemiş ya! ‘Zenginler olmasaydı,’ demiş, ‘fakirlerin hali daha kötü olurdu.’ Doğru! Bu çocuklar bunu ta doğuştan biliyorlar. Fakirlerin daima zenginlere borçlu olduğunu biliyorlar. Bunların aklından, ‘Fakirler olmasaydı zenginlerin hali ne olurdu?’ diye bir düşünce geçmiş midir acaba? Ne münasebet!”(s.22)

Bu da bana şeyi hatırlattı, ev işte… Biz de ‘Ekmek Davası’, eve ekmek götürme, ekmeğin biraz böyle kutsallığı… Yerde ekmek de görsen zaten alır onu yükseğe bir yere koyarsın ya, ekmek çünkü çarpılırsın. Ekmek önemlidir, çöpe de atılmaz hatta. Ama yerde işte bir meyve görsen, bir şey görsen vur… Ekmeği, portakal görsen, elma görsen olur mu yani? O da nimet, o da nimet, hiçbir farkı yok aslında. Ama işte insanlar, bizde bu ekmek biraz daha bir ayrı bir yere sahip bizim kültürümüzde.

Geçen işte bak, yine kütüphaneye giderken karşılaştığım manzara… O böyle kedilere zaten mama veren insanlara her yerde denk geliyorsunuz durur İstanbul’da, özellikle şehrimiz o açıdan güzel. Yani tamam, altyapı olarak belki çözemiyoruz bazı şeyleri ama neyse. Giderken böyle kocaman bir yuvarlak havuz gibi bir şey gördüm ve bayağı yeni dökmüşler belli, bir sürü ekmek parçaları, ekmek kırıntıları vardı ve güvercinler böyle… Sabah gitmiştim ben de, bayağı kahvaltı yapıyorlar gibi bir manzara. Yani on beş tane kuş gelmiş orada yiyorlar. Bir de hiç birbirlerine de saldırmıyor, çok fazlaydı çünkü o ekmekler, şeyler, kırıntılar. Güzel böyle onları görünce hoşuma gitti.

Bir yandan da o ağaçların arasında yürüyorum, sonra ileride böyle çardak gibi, o piknik yerlerinde olur ya, masalar üstü kapalı falan… Bir gördüm, bu sefer de böyle hayattan soğudum yani. Dört tane açık plastik, bir de o ayran kutuları, masanın üstü böyle yenilen yemek şeyler kalmış ya, olduğu gibi bırakmışlar. Ya bu nasıl bir insanlık yani, anlatacak kelime bulamıyorum. Bir tarafta işte böyle güzel insanlar var ekmeği bile ziyan etmeyen, diğer tarafta da o yediğini içtiğini toplamayan. Çöpçüler de orada yerden şeyleri topluyorlar, yaprakları, yerleri süpürüyor bir yandan. İki üç tane insan da koşuyor, ben de elimde kitap kütüphaneye gidiyorum. Böyle bir manzara işte. Yani herkes kendi halinde, kendi dünyasında, herkesin kulaklığında farklı bir şey. Ben de bir podcast dinliyordum.

Daha henüz böyle dışarıda yollarda kayıt yapacak cesarete ulaşamadım aslında. Onu yapabilsem haftada üç bölüme de çıkabilirim ama neyse, bakalım belki ileride olur. Nereden geldim buraya bilmiyorum, bu hikayeden bir alıntı mı var? Sonra da en sonu var, orası da çok güzel.

“Birdenbire evin içinden kara bir köpek çıktı. Çocuklara doğru havlamaya başladı. Kömürleri almasınlar diye değil. Çünkü köpek ayaklarının çamur olup olmayacağını düşünmez. O sadece çocukların kılığına kıyafetine bağırıyordu. Kibarların köpekleri böyledir. Kılıksız insanlardan hoşlanmazlar. Tıpkı sahipleri gibi.”(s.22,23)

Burası da beni düşündürdü gerçekten. Yani köpekler böyle midir acaba? Burada tabii farklı bir şey eleştiriyor yazar, derdi köpekler değil. Ama 1948 yılında kaleme almış bu öyküyü bu arada ve şöyle bitirmiş:

“Böyle bir vaka gerçekten olabilirdi, değil mi? Öyle ya, olur olur! Niçin olmasın? Olmadı halbuki. Hepsini kendim uydurdum.”(s.23)

O başlangıçla böyle bir son muhteşem gerçekten. Ya, kısa hikayeler okuduktan sonra insan bambaşka bir insan oluyorsunuz. Yani hiçbir zaman unutamayacağınız, hayatınıza bir tecrübe katmış oluyorsunuz sadece birkaç sayfa okuyarak. Ya, inanılmaz bir alışveriş; yani bence insanı bu kadar besleyen başka bir şey olabilir mi bilmiyorum. Bu kadar böyle konsantre bir şekilde hayat tecrübesi edinme şansımız gelmiyor aklıma. Kısa filmler bile bence bu kadar etkili değil.

Neyse, gelelim işsizliğe. Benim de şu aralar çok iyi anladığım bir başka hikâye. Ona da şöyle başlamış, neredeyse ilk iki sayfasının tamamını. Bunları da az önce geçirdim bilgisayardan, yazdım bu notları. Durduramadım yani kendimi, yazdıkça yazasım geldi. ‘Bunu da okumam lazım, bunu da okumak lazım’ diye. Ama anlayacaksınız şimdi. Bu arada, ‘karnınız açken okumayın’ diye bu bölüm için söylemiştim. Nedenini de anlayacaksınız şimdi.:

“İşsizlik kötü şey vesselam. İşsizliğin kötü olduğunu da yalnız aç kaldığım zamanlar düşünüyorum. Can sıkıntısından bunaldığım sıralarda da düşünsem ya. Olmuyor. Bu bahçeye de hep böyle zamanlarda gelirim. Neden acaba? Etraftakilerin de çoğu işsiz.
Bu bahçe sadece kaderleri bu yolda ortak olanları mı çekiyor dersiniz. Olabilir. Vakit öğleyi geçiyor. Açlıktan bahsettim ama pek de aç değilim. Bununla beraber, neden bilmem, etraftakilerden utanıyorum. Herkesin yemeğe gittiği bir satte benim, parasız pulsuz buralarda dolaşmam bir suçmuş gibi geliyor bana. Boş sıralardan birine oturdum; düşünmeye başladım. Bereket versin cıgaram var. O da olmasa felaket.
Bilmem ne dağındaki petrol arama kampında bir iş teklif etmişlerdi. Gitseydim kötü mü olurdu sanki. Enayilik işte, parayla pulla değil ki! Bir odam olurdu hiç olmazsa, ev kirası düşünmezdim. Yemek parası düşünmezdim. Sabahları acı kahvemi içebilir, öğle akşam yemeklerini kampın tabldotundan yiyebilirdim. Tabldotu düşünür düşünmez kardım guruldamaya başladı. Demek acıkmışım. Şu yemek denilen şey de tuhaf bir şey. İnsanlar neler icat etmişler! Düpedüz ot yemek, yahut çiğ çiğ et yemek dururken neler çıkarmışlar ortaya! Balığı denizden tutacaksın. Başka çeşidi olursa olmaz, levrek olacak. Ateşi yakacaksın, suyu kaynatacaksın, levreği içine atacaksın, haşlandıktan sonra çıkaracaksın, bir tabağa koyacaksın, soğutacaksın, başka bir kabın içine tavuktan çıkan yumurtayı kıracaksın, başlayacaksın çalkalamaya, yumurta hep aynı tarafa doğru çalkalanacak, bir yandan ince ince zeytinyağı dökeceksin, zeytinyağı iplik gibi dökülecek. Zeytinyağının da hikâyesi ayrı: Zeytini daldan koparacaksın, ezeceksin, yağını alacaksın. Mutlaka zeytin olacak. Fındık olsa olmaz, susam olsa olmaz, pamuk olsa olmaz, zeytin. Zeytinyağı iplik gibi dökülecek. Yumurtayla zeytinyağı koyulaştı mı biraz, limon damlatacaksın. Onun da kararı var. Fazla damlatırsan kesiliverir. Yumurtayla zeytinyağı kıvamını bulunca bir kaşıkla onu soğumuş levreğin üstene gezdireceksin. Oldu mu sana mayonezli levrek? Kim bilir belki de olmadı. Olmazsa olmasın, ahçı değilim ya!
Mayonezli levreğin de ne hoş bir kokusu vardır! Acı cevize benzer. Lezzetle kokunun birbirine benzediğini de ilk defa düşünüyorum. Hem, birader, nene lazım senin mayonezli levrek? Ona düşüneceğine ekmek düşünsene! Oh, canım ekmek! Sıcak ekmek! Taze ekmek! Yeni çıkarken ne güzel kokar fırınların önü! Fırından yeni çıkmış ekmek ne güzel yakar insanın elini!
Evet, petrol kampına gitmeliydim. Gerçi şehirden, tanıdıklardan uzak kalacaktım. Ama ne çıkar?”(s.33,34)

…diye böyle devam ediyor. Sonra o işte başına gelebilecek olayı hayal ediyor. Yazıyor, yazar anlatıyor uzun uzun. Çok, çok güzeldi bu işsizlik öyküsü.

Ben de bu yemeklerle, bazen sarmayla falan, dolmalarla çok düşünürüm onu yerken özellikle. Ya derim, bu kimin aklına geldi? Bu yaprakları topla, içini pirinçleri pişir, kavur, koy falan filan, iki saat sar onları tek tek. İnanılmaz bir iş yükü yani aslında, emek. Ve hemen 5 dakikada bir tane de bir yemek. Sonra bir yandan diğer çetrefilli yemeklere zaten hiç gelemiyorum.

Bana bir de bunlar böyle ne bileyim, bak işte bir mayonezin yapılması. Şimdi hazır hemen alıyorsun ama böyle elde yapmak gibi güzel olmaz muhtemelen. Ya da olur, daha da güzel olur. İşte bu katkı maddelerinin de öyle bir durumu da var. Daha lezzetli geliyor, halbuki daha zararlı.

İşte bak, burada yazarımız da diyor ya, ‘zeytinyağı olacak, fındık olsa olmaz, pamuk olsa olmaz’. Ama bir şey aldığınız zaman bir bakın içinde ne yağ var. Ohoo, olmayınca yazıyorlar bak kocaman kocaman ‘trans yağ yoktur’, ‘şu yoktur’, ‘bu yoktur’ falan diye. Bakıyorsun ne var? Palm yağı, bilmem ne yağı, bitkisel yağlar… ‘Sıvı yağ’ diye geçiyor işte. Ay çiçek yağları, bir şeyler… Sanki çok sağlıklıymış gibi. Bütün o kanserojenler.

Bir ara bu meşhur işte o fındık kremalı çikolatalar palm yağı olay olmuştu. Ama sonra bak hemen kafadan üstü gitti, hala herkes onu… da bir de şimdi bu pazarlama hileleriyle depresyonla ilişkilendirdiler. Yani tıpkı işte evlenmenin, evlilik teklifinin pırlanta tektaş yüzükle bağdaştırılması gibi. O reklam sektörünün bir hikaye yazması yani bunun üzerine.

Aynı şekilde aldatılan kadınlar ne yapar filmlerde her zaman gördüğümüz? Otururlar, dondurma yerler, kaşık kaşık çikolata yerler, bir şey yerler mutlu olmak için, unutmak için. Halbuki yani ne alakası? İnsan mutsuzken bir şey yiyesi de gelmemesi lazım, gelmez yani. Ama işte o sana sahte mutluluğu satacaklar. Ve dönüp dolaşıp yine ekmek aslında, ‘mut fakirin’ derler.

Ben de böyle bu yürüyüş zamanları, bu sabah yürüyüşlerinde en çok benim de zorlandığım, dönüşte böyle büyük bir fırının önünden geçiyorum. O kadar yürüyorsun, koşuyorsun, şey yapıyorsun falan, ama bütün onlardan sabah kalkması var bunun, duşu var, sabah erken uyanması var. Yani bunun sabah sporu zaten gerçekten çok zor bir şey aslında. Orada geliştirdiğiniz en büyük kas irade. Ama bütün o uyanmaların, dışarı çıkmanın, o soğuk hava -sabah çünkü yazın bile soğuk olur bazen- ama en zoru fırının önünden dönüş yolu, o güzel kokular. En azından o kadar da yani spor yaptım, yürüdüm, koştum, kalkıp da saçma sapan poğaça börek falan alacak halin yok. Ama gerçi onu yapmışlığım da oluyor bazen, insan nefsine yenik düşüyor.

Neyse, bir başka hikayede ölümden bahsediyor yazar. Hatta burada sanki kendi sonunu da, kendi ölümünü de… Gerçi nasıl öldüğü çok bilinmiyor ama çukura düştükten sonra orada ne kadar kaldığı, acı çekip çekmediği… Neyse, bak yine aklıma geldi, sinir oldum.

“Ölümü düşündüm. Ölümlerin en kötüsü, bir bataklıkta, çırpına çırpına, ümidin her an biraz daha azaldığını göre göre ölmekmiş gibi duymuştum. O geldi aklıma. Deniz uğruna, denize el sürebilmek uğruna ölüm! İstemiyorum ölmek. Oysaki bundan evvel kaç defa ölüme razı olmuştum. Razı olmak da değil, intihar etmeyi bile düşünmüştüm.
Kimilere derler ki intihar bir irade işidir. Ben buna inanmıyorum. İntihar bir iradesizliktir. Dünyadaki güçlükleri yenebilen, o iradeyi gösterebilen kimse kolay kolay ölüme razı olmaz. Ölüme razı olan, hiçbir şeyle cebelleşemeyen, bu savaşta bütün ümitlerini kaybeden kişidir. O ümitleri kaybetmek için de, insanın, kendisini dünyaya bağlayacak hiçbir şeyi olmamalı. Ne para, ne pul, ne aşk, ne muhabbet, ne şeref, ne namus. Ama şimi ben öyle miyim ya! Hiçbir şeyim olmasa bile beş lira kazanabileceğim. Beş lira! Az para mı?
Bu beş lirayla pekâla karmını doyurabilir, ısınabilir, giyinebilir, dünyanın parasız olan bütün nimetlerinden faydalabilirim. Gökyüzünün parlaklığı, denizin mavisi, ağaçların yeşili, toprağın sıcaklığı, suların sesi, havada uçan kuşlar, rüzgârın getirdiği çiçek kokuları… Nasıl vazgeçerim bunlardan? Hayır, ölmek istemiyorum…”(s.47)

Ölmek… Oysa ki bundan evvel kaç defa ölüme razı olmuştum. Razı olmak da değil, intihar etmeyi bile düşünmüştüm. Kimileri derler ki intihar bir irade işidir. Ben buna inanmıyorum. İntihar bir iradesizliktir. Dünyadaki güçlükleri yenebilen, o iradeyi gösterebilen kimse kolay kolay ölüme razı olmaz. Ölüme razı olan, hiçbir şeyle cebelleşmeyen, bu savaşta bütün ümitlerini kaybeden kişidir. O ümitleri kaybetmek için de insanın kendisini dünyaya bağlayacak hiçbir şeyi olmamalı. Ne para, ne pul, ne aşk, ne muhabbet, ne şeref, ne namus.

Ama şimdi ben öyle miyim ya? Hiçbir şeyim olmasa bile 5 lira kazanabileceğim. 5 lira az para mı? Bu 5 lirayla pekâlâ karnımı doyurabilir, ısınabilir, giyinebilirim. Dünyanın parası olan bütün nimetlerinden faydalanabilirim. Gökyüzünün parlaklığı, denizin mavisi, ağaçların yeşili, toprağın sıcaklığı, suların sesi, havada uçan kuşlar, rüzgârın getirdiği çiçek kokuları… Nasıl vazgeçerim bunlardan? Hayır, ölmek istemiyorum.”
Son cümlelerle zaten yazarımızın şair kimliği de açığa çıkıyor. 5 liraymış galiba o günlük kazandığı para mı, artık aylık kazandığı para mı, onu tartışıyor bu hikayede de uzun uzun. Yani az desen az değil, çok desen çok değil. Böyle yani. Şimdi de 5 lira madeni para olarak çıkmış galiba. Ben de bir kere gördüm, görene kadar inanasım da gelmemişti, duymuştum. Ama görünce artık böyle yani 5 lira. Ama o paraya da bir şey yok, ekmek alamıyorsun falan, öyle bir bozuk para. Bozuk para oldu yani, artık gerçekten madeni paralar kelimenin tam anlamıyla bozuk para oldu.
Bir de son alıntı da bu “Yaşasın Aşk”, Orhan Veli’nin ölümünden sonra kâğıtları arasında bulunan bir çeviri. William Saroyan’ın “Love, Here is my Hat” adlı öykünün serbest bir çevirisiyle yayınlanmış, dipnotta yazıyordu. Bunlar serbest çeviri olayı da değişik bir şey, bu zamanında telif haklarına çok önem verilmediği dönemler sanırım. Her şeyi yazabiliyor musun yani? Başka bir yerde görüp… Ben bunu… Kemal Tahir’in böyle, hatta kitapları vardı, bir serisi vardı, yabancı bir şey almış, çevirmiş, devam ettirmiş. Ondan sonra kendi… Gerçi bugün de olabiliyor hâlâ. Yeni yeni işte Sherlock kitapları çıkıyor, nasıl yazabiliyorlar onu da? Hukuki sürecini çok bilmiyorum ama kadın bir Sherlock mesela, öyle bir kitap hatırlıyorum. Onun zaten Enola Holmes diye filmini de yaptılar galiba. O muydu kitap? Bu farklı mıydı ondan? Neyse, neyse şimdi ona da girmeyelim. Bu hikâyenin ilk sayfasını yine olduğu gibi almak zorunda kaldım, onu paylaşayım:

“Uyandığım vakit ne saati kestirebildim, ne günü, ne de hangi şehirde olduğumu. Yalnız, bir otel odasında olduğumu biliyordum. Vakit bir hayli ilerlemişe benziyordu; yahut da küçük bir kasabadaydım. Kalksam mı, yoksa böyle, esvaplarımla, yatağın üzerinde uzanıp yatsam mı; bir türlü karar veremiyordum. Bir de, hislerimin değişmemiş olduğunun farkındaydım.
Aşk saçma bir şey. Hep öyle olmuştur zaten; daima da öyle olacaktır. Gerçi, tek var olan şey; ama saçma. Kuşlardan gayri hiçbir mahlûka göre değil; kuşlara göre. Çünkü kuşlar, yaşamak için, insanlar için, insanlar gibi birtakım aşağılık işlerle uğraşmaya mahkûm edilmemişler. Elbise giyen, dünyada oturan, çalışması, para kazanması gereken, havayla, suyla yaşamayan mahlûklar için aşk, fazla güzel bir şey. Konuşan hayvanlar için bu biraz fazla.”(s.49)

Yine çok etkileyici bir giriş, bir başlangıç ve kuşları kullanmış burada da yazar. Çok da aslında alakası da yok hikâyeyle ama anlatacağı yere güzel. Değişik de bir hikâye, farklı bir ayrılma hikâyesi, güzeldi yani. Ama işte araya böyle kuşların sıkıştırılması bana da Yaşar’ın şarkısını hatırlattı. Onda da böyle durduk yere ‘Kuşlar’ diye girip ondan sonra ‘sen kuşları boş ver’ diyor. Ya arkadaş, sen dedin ‘Kuşlar’ diye! İşte diyemiyorsun, şarkı olunca dinlemek zorundasın.

Bu podcast’i de en güzel yani tek başına yapınca… Tamam, bir sürü belki 50 tane dezavantajı var ama en güzel yanı bence kimse sözümü kesemiyor. Dışarıdaki kuş sesleri hariç. Bilmiyorum size de geliyor mu? Özellikle böyle sabah alınca bu kayıtları, kargalar beni yalnız bırakmıyorlar, sağ olsunlar. ‘Kargalar’ diye de bizim orada köy ismi vardı. Kargaların zaten Zonguldak’ta ayrı bir yeri vardır, türkülerde falan da geçer sürekli. ‘Alın üstünden de karga geçiyor karga’ diye mesela. Allah’ım ya Rabbim!

Gerçi başka yörelerin, yerlerin türkülerinden utanılacak, inkâr edilmesi gerekecek şeyler değil, gülüp geçilecek şeyler… Bizim türküler daha çok… O da bir edebiyat sonuçta, o da bir tarz.

Orhan Veli’nin de bu kitabını böylece okumuş oldum. Nasrettin Hoca hikâyelerini görmedim, hiçbir yerde bulamadım ama bu kitap vesilesiyle onu da öğrenmiş oldum. Eğer bir kütüphanede denk gelirse onu da okumak isterim.

Hoşgör Köftecisi… Bu kadar kısa bir kitabı da nasıl bu kadar uzun anlattım? Hiçbir ayarım da yok böyle. Tek kişi olmanın da işte dezavantajları, dur diyen olmayınca konuştukça konuşuyorum ben de. O yüzden daha fazla uzatmayalım ve bitirelim burada, tadında bırakalım. Benim de karnım acıktı biraz, bir kahvaltı yapayım, bir şeyler yiyeyim. Genelde çok kalkar kalkmaz pek bir şey yiyemem. O yüzden böyle… Bunu da niye anlatıyorum şu an? Ay ay, kafayı yedik iyice!




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder