Günler Aylar Yıllar, Haftalar, İnsanın En İyi Dostu ve Mısır Gevrekleri
Yan Lianke, Çin’in yaşayan en güçlü yazarlarından biriymiş ve ben kendisinin kalemiyle bu kitapla tanıştım. Bu kitapla ise yeni katıldığım okuma grubu sayesinde yollarımız kesişti. Böyle ciddi bir okuma grubunun içinde yer almayalı yıllar olmuştu. Birkaç tane okuma atölyesine katılmıştım daha önce ama onlar ne yazık ki hayatın akışına yenik düştü ve süreklilik sağlayamadık. Bu podcast maceramın benim için başarısızlığa uğrama gibi bir seçeneği yoktu zaten ve daha şimdiden böyle bir topluluğun parçası olmama vesile olduğu için Sezgin Bey’e buradan tekrar teşekkür ediyorum.
Benim okuduğum Jaguar Kitap tarafından Eyül 2022'de basılmış 14. baskıydı. Çince aslından çeviren Erdem Kurtuldu, bu kitapla 2020 Talât Sait Halman çeviri ödülü almış. 1958 doğumlu Yan Lianke ise 2014 yılında Franz Kafka Ödülü’nü kazanmış.
“Büyük kuraklığın olduğu o yıl, zaman kavrula kavrula küle döndü; gün, yakalamaya çalıştığınızda kor gibi elinize yapışıyordu.”
Bu cümleyle başlıyor hikâyemiz. Kitabın anlatıldığı dönem “Üç acı yıl” olarak tanımlanan 1959–1961 yıllarında yaşanan kuraklık dönemiymiş. 102 sayfalık bu kitapta biraz fazla alıntım var çünkü birkaç tanesini okuma grubundaki arkadaşlardan not aldım. Paylaştığım bazı bilgileri de yine onlardan edindim.
Yine okuma grubum aklıma gelince, ilk bölümünden beri takip ettiğim “Genel Sesler” podcastini hatırladım. Biraz geç keşfettim onu ama sevdiğim diğer podcastlerde olduğu gibi ilk bölümünden itibaren dinlemeye başladım. Neredeyse üç yıldır düzenli içerik üretttiği için hâlâ güncele gelemedim, üç bölüm gerideyim ama özellikle kişisel gelişim ve psikolojiyle ilgiliyseniz takip etmenizi öneririm. Kendisinin de yönettiği bir okuma grubu vardı hâlâ devam ediyor mu bilmiyorum ama ben tabii geriden geldiğim için çok özenmiştim onun yaptığı işe. Hiç de tanımıyorum kendisini ama adı Bilge ve adı gibi çok bilgili birisi. Bir de programının kapak fotoğrafında omuzunda bir papağan var, benim hemen dikkatimi çekmişti görünce. Çocukken bizim de evde muhabbet kuşumuz vardı ve annem onu yazları balkonda yıkardı. Bir gün balkondan uçup gitmişti, çok üzülmüştüm. Bilge’nin de eski bölümlerinde bazen o papağanın sesi gelirdi ama sonradan bir bölümde öğrendim ki o da papağanını kaybetmişti. Dinlerken çok kötü olmuştum. Şimdi burada sizi de üzmek istemem ama insanın evcil hayvanıyla kurduğu bir bağ var kesinlikle. Kedi, köpek ya da kuş, balık fark etmez. Hepsinin yeri ayrı ve biraz neşelenmek adına yine eskilerden bir örnek vereyim. Şahan’ın eski komedi programında “İnsanın en iyi dostu köpek değil, fildir!” tezine bile katılabilirim yani. Eğer filiniz varsa sizin için bu hayvan fil bile olabilir.
Son zamanlarda beni en çok mutlu eden şey nedir diye sorarsanız, sabah yürüyüşüne çıktığım günlerde eve dönerken ağaçlara bağlanan su şişelerini dolduran insanlar diyebilirim. Bir de parkların belli noktalarına kedi maması koyan, kuşlara ekmek parçaları bırakan yüce gönüllü insanlarımız var çok şükür. Hani hep anlatılır, Osmanlı döneminde de göç edemeyen yaralı leylekler için bile vakıflar kurulmuş ve o dönemde de insanımız bu hayvanları dert edinmiş kendilerine. Yetenek yarışmasında da köpek birinci olunca dalga geçmişler hep ama ben bunu duyunca sevinmiştim o zaman da. Hachiko da zaten en sevdiğim filmlerden biridir. Seyretmediyseniz mutlaka seyredin deyip kitaba dönmek istiyorum çünkü konu nasıl buraya geldi inanın bilmiyorum.
Okumak yalnız başına yapılan bir eylem çoğu zaman ama benim eskiden beri bir kitabı bitirince hemen o kitabı okumuş olanlarla oturup konuşasım gelirdi. Ama çok fazla kitap okuyan arkadaşım yoktu. Ya da benim okuduklarım onların ilgisini çekmezdi. Zamanla bu huyumdan kurtulmaya çalıştım. Ortamların tadını kaçıran, sürekli şunu okudun mu diye sorup duran biri olmak istemiyordum. Üstelik çok sevdiğim bir kitabı yakın bir arkadaşım beğenmese ya da ağır eleştirse sanki o kitabı ben yazmışım gibi kötü hissederdim. Belki abarttığımı düşünebilirsiniz ama bunun biraz daha evrensel versiyonunu eminim siz de yaşamışsınızdır. Hani çok güldüğünüz bir videoyu bir arkadaşınıza göstermek için telefonu uzatırsınız ve o da hiç gülmez ya işte onun gibi bir şey. En kötüsü de videonun bitsmesine kaç saniye var diye çaktırmadan ekrana tıklamasıdır. Ben kimseyi darlamam böyle ama bana birkaç defa yapılmıştı. Kalabalıkların içindeki yalnızlık daha zordur denir. Sanki bu bana biraz şehir insanının kendini şımartması gibi geliyor bazen. Çünkü gerçek yalnızlık, koskoca bir boşluğun içinde başka hiçbir insanın olmaması gerçekten insanın fıtratına aykırı bir durumdur. İşte kitabımızın kahramanı 72 yaşındaki ihtiyar kuraklık dolayısıyla göçen köylülerin peşinden gitmeyi reddediyor ve ölümcül bir yalnızlığın içinde tek başına kalıyor:
“İhtiyar, tarlasının ucunda durmuş, onların gözden kaybolmasını izlerken yalnızlık lök gibi içine oturdu. O anda tüm vücudu titremeye başladı, koskoca köyde, hatta belki de o dağ silsilesinde, yetmiş iki yaşında ihtiyar bir adam olarak geriye kalan tek kişi olduğunun farkına varmıştı birden. Kalbinde yerden göğe kadar uzanan bir boşluk oluştu, ölümcül bir sessizlik ile perişanlık birdenbire tüm vücuduna kök saldı. (s.11)”
Yazarın o kadar güzel betimlemeleri var ki, benim gibi yazı ve güneşi seven insanlar bile bir okurken o sıcaktan bunalabilirler. Galiba biz doğru bir zamanda okumuşuz bu kitabı. Gerçi Temmuz, Ağustos gibi okusak daha çok etkileyebilirdi. Unutmadan bu kitabın türü için bazı kaynaklarda “mitorealizm” diyenler olmuş ve en basit ifadeyle “Tanıdık bir tuhaflık” olarak tanımlanıyormış bu kavram. Mitolojik öğe olarak ne var diye merak edenler için Çin mitolojisine göre köpek güneşi yiyen bir canavar mıymış neymiş. Ben de pek anlamam mitolojiden, hele Çin mitolojisini hiç bilmiyorum ama köpek ve güneş arasında bir kavga ya da güç dengesi varmış Çinlilerin kültüründe. Bunu aklınızın bir kenarında tutmakta fayda var.
“Güneşin parlak ışınları köyün içinde altın bir nehir gibi akıyordu, o ölüm sessizliğinin içinde saçaklardan damlayan güneş ışınlarının sesini duyabilirdiniz. (s.20)”
Bu nasıl bir benzetmedir böyle? Yan Lianke toprağı en iyi anlatan yazarlardan biri olarak nitelendiriliyormuş. Okurken bunun ne kadar doğru olduğunu anlıyorsunuz. Kitabı okumamış olanlar için de az önce ipucunu vermiştim, kahramanımız aslında tamamen yalnız değil. Yanında köpeği de var ama maalesef güneşten en çok zarar gören de o olmuş ve güneşe bakmaktan kör olmuş. Artık nasıl bir sıcak var siz düşünün.
“İhtiyarın elinde bir tuzluk vardı. Tuzluğun içinde yarım avuç dolusu tuz vardı. Önce kendi ağzına, sonra da köpeğin ağzına bir tutam tuz koydu.
Köpek kör gözleriyle ona, tahıl bulamadın değil mi dercesine baktı.
İhtiyar ona cevap veremedi, yerdeki kırbacı birden eline aldı, sokağın ortasında durup güneşi kırbaçlamaya başladı. İnce ve sert meşin kırbaç havada yılan gibi kıvrılırken kırbacın ucu şak şak şaklıyordu; ihtiyar, güneşi, ışınları paramparça olup armut çiçeği yaprakları gibi dökülene kadar bir güzel kırbaçladı, toprağın üzeri kırık parıltılarla kaplandı, bütün köy Çin yeni yılında patlatılan havai fişek sesleriyle doldu. İhtiyar yorulmuştu, üzerinden patır patır ter damlıyordu, sonunda kırbacı sallamayı bıraktı.
Kör köpek, hayal kırıklığına uğramış bir halde ihtiyarın önünde duruyordu, köpeğin gözleri yaşarmıştı.
Kör, diye seslendi ihtiyar, korkmana gerek yok, bundan sonra ne zaman bir kâse tahılım olsa, yarısı da senin olacak, senin açlıktan ölmene izin vereceğime kendim açlıktan ölürüm daha iyi. (s.30)”
Sizin de aklınıza hemen güneşe ateş eden Adanalılar geldi mi? Kesinlikle yalnız değilsiniz, merak etmeyin. Benim de aklıma gelince orijinal bir şey yakalamışım zannettim ve bahsederim dedim ama hemen hemen her videoda, bundan bahsedilmiş. Aklınıza gelen ilk şey muhtemelen başkalarının da aklıma gelen ilk şeydir, denir ama başıma gelmemişti daha önce. Bir de hesap kitap yapmak bütün insanların ortak noktası olabilir mi yoksa benim başıma güneş mi geçti?
“Fidenin boyu, ihtiyarın saçlarını bile geçiyordu şimdi. İki haftaya kalmaz, diye düşündü ihtiyar, koçan bile verir, bir aya kalmaz, püskül bile çıkarır. Mısır, üç ay sonra olgunlaşacaktı. İhtiyar, bu ıssız ve çorak dağ silsilesinde püskül bile verecek bir mısır fidesi yetiştirmeyi nasıl başardığını ve her bir tanesi inci gibi değerli olacak o mısır tanelerini bir kâseye nasıl toplayacağını düşündü, sonunda yine yağmur yağacak, köylülerin hepsi de artık dünyanın neresine gitmişlerse oradan geri dönecek, ihtiyarın o kâseye topladığı mısır tanelerini tohum olarak kullanacak, mevsimler birbirini kovalayacak, bu dağ silsilesi bir kez daha uçsuz bucaksız uzanan, yemyeşil mısır tarlalarıyla kaplanacaktı; ben öldüğümde, diye düşündü ihtiyar, mezarımın önüne, üzerinde Sınır Tanımayan Hayırsever yazan ibir anıt bile dikerler artık.
Gerçekten de sınır tanımayan bir hayırseverim ben, dedi ihtiyar kendi kendine.(s.34)”
Bu son cümle beni biraz rahatsız etti aslında. Elbette bu da son derece doğal bir tepki. Belki de yazar burada da bir mesaj vermeye çalışıyordur bize. Ayrıca hesap kitap yapmak o kadar kolay değildir. Sadece rakamlar yeterli değildir. Değişkenler kadar sabitler de önemlidir ama hepsinden daha mühim olan zamandır. Neyse ki kahramanımız bunu erkenden fark ediyor:
“İhtiyarın bir takvime ihtiyacı vardı, kör köpeği şöyle bir süzdükten sonra takvim olmadan tarihin de olmayacağını, tarih olmadan da mısırın ne zaman olgunlaşacağını bilemeyeceğini düşündü. (s.42)”
Her ne kadar kitabımızın adı Günler, Aylar, Yıllar olsa da ben hayatın haftalardan oluştuğunu düşünürüm hep. Günümüz şartlarında ortalama 4.000 haftamız vardır ve vakit nakittir diyenler çok büyük yanılırlar çünkü dünyadaki hiçbir parayla geçen haftayı yeniden yaşayamaz veya geri getiremezsiniz. Nedense bize bunlardan hiç söz etmezler. Bu hafta yapmadın bir işi diyelim, sorun yok, gelecek hafta yaparsın denir mesela. Her haftamızın eşsiz ve geri dönülmez olduğunu unuturuz çoğu zaman. Hafta yılın en önemli birimidir aslında. Her haftamızın belirli bir planı, belli bir amacı olmalıdır. Ben bunu otuz yaşından sonra öğrendim maalesef. Ertelemeyle ilgili bir Ted konuşmasında geçiyordu.
Bize bu hayati bilginin yerine “günün en önemli öğünü kahvaltıdır” sloganını ezberlettiler. Filmlerde, dizilerde o kadar çok gördük ki sanki çok sağlıklıymış gibi çocukluğumuzdan itibaren aslında işlenmiş gıdalardan hiçbir farkı olmayan mısır gevrekleriyle bir kâse karbonhidratı ve içeriği nedeniyle yaklaşık yarısı kadar şekeri uyanır uyanmaz yedik. Vücudumuz bunları yağa çevirdi. Onları yakabilmek için saatlerce spor yaptık. Kimilerimiz salonlara yazıldı bunun için. Evine koşu bandı alanlar bile oldu. Hatta bunlardan biri bizim eski üst komşumuzdu maalesef. Aldığı ürünün besin değerleri tablosuna bakan azınlık da ne yazık ki neye dikkat etmesi gerektiğini bilmiyor. İçindekilerin oradaki sayılardan daha önemli olduğunu, düşük yağ oranına odaklanmaktansa zararlı yağları içerip içermediğine bakmak gerektiğini öğrenebilmemiz için de ayrı bir okuryazarlık gerekiyor bence. Finansal okuryazarlık sonunda okullara seçmeli ders olarak eklenecekmiş galiba. Beslenmeyle ilgili de bence böyle bir adım atılmalı. En azından hiçbir aburcuburun üstünde çizgi film karakterleri olmamalı. Ben bunları tüketmektense aç kalmanın daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Bu arada ben mısırı da çok severim aslında. Bizim köyde de yetişir hatta ve çok lezzetlidir. Bardakta satılan GDO’lu mısırlar gibi değildir. Onları yiyecekseniz afiyet olsun. Hele bu kitabı okuduktan sonra o koçanlardaki tek bir mısır tanesini bile ziyan etmeyeceğinize eminim. Bir de su meselesi var ki ona da girersem hiç çıkamam. Sadece plastik şişelerde bekleyen suyu içmenin ne kadar zararlı olduğunu bilseniz bir daha içmezdiniz demek istiyorum. Tabii kahramanımız gibi susuz kalırsanız o zaman içebilirsiniz.
“İhtiyar bu hüzünlü sesle ayağının altından çıkan toprak rengindeki yalnızlığının sesini dinlerken kalbindeki boşluğun bu kurak dünyadan çok daha uçsuz bucaksız olduğunu hissetti. Arka arkaya üç köyü dolaştı ama o kuru kuyuların içinde ot ve samandan başka bir şey bulamadı, ne bir küf ne de bir çürük kokusu vardı. Su bulmak için başka köylere gitmemeye kadar verdi, eğer diğer köylerde su olsaydı köylüler neden köylerini bırakıp kaçsınlardı ki? Bunun üzerine bir parça rutubet ya da çamur izi bulma umuduyla henden hendek gezmeye koyuldu. Birkaç dağ sırtını ardında bıraktıktan sonra, dar bir hendekte bir taşın gölgesinde büyümüş olan birkaç tutam ayrık otuna denk gelince, hay sokayım dedi, bir çıkar yolu yok mu bunun! Sonra, taşın üzerine oturup biraz soluklandı, biraz ayrık otu koparıp ağzına attı, otu iyice çiğneyip suyunu içtikten sonra geri kalanını midesine indirdi, eğer bu vadide de su yoksa, dedi kendi kendine, kafamı duvarlara vuracağım artık. (s.53)”
Ben de sonradan kafamı duvarlara vurmamak için bir daha vermek istiyorum. Ben doktor, diyetisyen ya da sağlıkla ilgili bir eğitim almış birisi değilim. Sadece bu konularda denk geldikçe okumayı seviyorum. Yani az önce gıdalarla ilgili söylediklerimin hiçbiri bir diyet ya da yemek tavsiyesi değildir. Belki yatırım gibi bununla ilgili de bir düzenleme vardır. Sonradan başımız ağrımasın. Siz her koşulda önce doktorunuza danışın. Bu kitaptaki kahramanlardan biri de bir mısır koçanı aslında. Başrolü o kadar çok çalıyor ki ben de bu inanılmaz besini günümüzde nasıl kötüye kullandık ve sağlığımızı en çok tehdit eden şey haline getirdik ona inanamadığım için biraz bahsetmek istedim.
Daha önce söyledim mi podcastlerde bilmiyorum ama ben aslen Zonguldak’lıyım ve bizim oralarda kurta canavar derler. Köye indiğinde çok büyük tehlikedir. Bununla ilgisi var mıdır bilmiyorum ama yine bizim Devrek el yapımı bastonuyla ünlüdür. Mesut Özil de oralıydı galiba ve Mourinho’ya baston hediye etmişti Real Madrid’de oynadığı dönemde. Yine mi Mourinho diyenler olacaktır belki ama benim takip ettiğim çok fazla ünlü olmadığı için örneklerim de daha çok futboldan oluyor. Mourinho mesela o zaman hiç bozulmamıştı, yanlış anlamamıştı. Ama bizde nedense bastona karşı bir önyargı var. Kırklı yaşlarda birine hediye etseniz surat asabilir, tabii kafanızda kırmazsa. Sanki baston için illa çok yaşlı olmak ya da bir sakatlığın bulunması gerekiyormuş gibi bir algı var. Halbuki çok güzel ve işlevli de bir aksesuar bence. Doğa yürüyüşü yaparken özellikle insanlarda dikkat ettiyseniz bir baston ya da bir asa bulma çabası olur içgüdüsel olarak. Güzel bir dal parçası gören hemen alır eline, onunla yol açar kendisine. Bu öyle boş bir eylem değildir ve bunun ne kadar önemli olduğunu şu satırlarda da görüyoruz:
“Kurt, ihtiyarın taşıma sopasını görünce bir adım geriledi, kurdun gözlerindeki öfkenin yeşili taşıp toprağa karıştı.
İhtiyar, gözlerini dikmiş kurda bakıyordu.
Kurt da gözlerini dikmiş ihtiyara bakıyordu.
Bakışları çarpıştı, parlak bakışlarından çıkan çatırtı ıssız vadide acı acı yankılandı. Damlayan suyun sesi kulakları sağır eden bir mavilikteydi. Güneş, dağın ardına düştü düşecekti. Zaman, ikisinin birbirine kenetlenmiş bakışları arasından bir at sürüsü gibi geçti. Önlerindeki uçurumun kan kırmızısı solarken, dağın tepesindeki soğuk hava eteklere doğru inmeye başladı. Ne zaman başladı bilinmez, ihtiyarın alnından boncuk boncuk ter akıyordu, ayaklarından başlayan bir yorgunluk baldırlarına, oradan da kalçalarına kadar yayıldı. Uzun süre böyle yakata dikilemeyeceğini biliyordu. Tüm gün yol yürümüştü, kurtsa tüm gün öylece uzanmıştı. Tüm gün boğazına bir damla su bile girmemişti, oysa kurt istediği zaman su içebilirdi o havuzdan. Kaçamak bir şekilde çatlamış dudaklarını yalayınca dilinin sanki dikenlere sürtündüğünü hissetti. (s.55)”
Ben de hayatımda üç kere üçer günlük açlık yapmıştım. Aidin Salih’in “Gerçek Tıp” diye bir kitabı vardır iki ciltlik. Onu okuduktan sonra çok etkilenmiştim. Normal oruç gibi düşünün ama iftarda sadece su içiyorsunuz ve sahur da yapmadan diğer güne niyet ediyorsunuz. İnanılmaz şekilde ikinci gün de çok rahat geçiyor ama üçüncü gün beni biraz zorlamıştı. En zoru da susuzluktu. Hafta sonuna denk getirip evde yatmıştım o gün uzun süre. Ve daha “mindfullness” bu kadar yaygın değilken o deneyimi yaşamıştım üçüncü günün sonunda. Hani bir kuş üzümünü on dakikada yeyin, tadını, kokusunu, dokusunu her şeyini hissedin diye bir çalışma yapıyorlar ya onun eğitimlerinde. Hiç bilmeden onun gibi bir şey yapmıştım ve açlıkla ilgili neredeyse hiçbir korkum kalmamıştı. Önceden öğün atlatmaya, her gün kahvaltı yapmaya falan çok dikkat ederdim ama öğrendim ki açlık da vücut için gerekli bir şeymiş. Bir de zaten kendimi bildim bileli canım sıkkınken, moralim bozukken falan yemek yiyemem. Tat alamam hiçbir şeyden. Alışkınım yani bir iki öğün atlatmaya. O yüzden benim için nispeten kolay olmuş olabilir bu süreç. Asıl önemli olan ayakta kalabileceğinizi bilmektir her zaman. Okurken belki yadırgayabilirsiniz o kadar kurt yaşlı bir adama karşı neden harekete geçmiyor diye. Zaten bunu kahramanımız da sorguluyor:
“Kurtlar nasıl olur da sadece ayakta dikilip onlara bakan bir insandan korkabilir, diye düşündü. (s.64)”
Nedense yaşadığımız en büyük sorun hep şu an yaşadığımız neyse oymuş gibi hissediyoruz. Ah şunu da bir atlatsam, şundan bir kurtulsam diye diye ömür geçiyor. Dertlerin biri bitiyor, öbürü başlıyor. Okurken bile oluyor bana bu. Şu kurtlardan bir kurtulalım da gerisi kolay diye düşünmüştüm ben sonra aklıma geldi koçanın durumu. Eee koçan kovalanır, diye kötü bir espri de yapasım geldi şimdi.
“Koçanın kalın mı kalın üst yapraklarını hafiften çimlikleyince olgunlaşmış turp gibi yumuşak olan koçanın üzerinde düzensiz ve yarı elastik bir şeylerin olduğunu duyumsadı. İhtiyarın kalbi bir kapının aniden kapatılması gibi atmayı bıraktı birden. Eli, öylece koçanın üzerinde gökyüzüne bakarken ağızını sımsıkı kapattı. Bir dakika sonra, mısır tanelerinin sağlamlığından emin olunca, kalbi bir kapının aniden açılması gibi yerinden fırlayıp tokmak gibi göğüs kafesine çarptı. Yüzüne renk gelmişti şimdi, o kırışmış kara derisinin altında gürül gürül akan bir nehir vardı sanki. Koçanı tutan elleri sanki birden sedef hastalığına yakalanmış gibi kaşınmaya başladı. (s.88)”
Ceza’nın bir şarkısında geçer, “problemler sanki egzama gibi” der. Ondan beri dermatolojik bir hastalığın bu kadar güzel kullanıldığını görmemiştim. Bu arada bilmiyorum katılır mısınız bana ama bu kitabı Avrupalı ya da Amerikan bir yazar yazmış olsaydı şimdiye kadar çoktan birkaç kere filmi çekilirdi bence. Gerçi kötü bir uyarlamasının yapılmasındansa hiç beyaz perdeye taşınmaması daha iyi bir şey.
Gelelim benim kahramanımızla en çok özdeşleştiğim yere. Ben biraz inatçıyım galiba, o yüzden verdiğim sözü tutmak çok önemli benim için. Bir gün beni hiç tanımayan birisi daha ilk görüşte bana sen inatçısın ondan böyle deyip canımı sıkmıştı benim. Ben de diyemedim ki daha yarım saatte ne inadımı gördün diye. Sırf işte bu burç muhabbetleri var ya oradan yapıyor bu tespiti de. Çok sinir olmuştum o zaman, saçma sapan bir şekilde ona inatçı olmadığımı ispatlamaya çalışırken buldum kendimi sonra. Dedim ki ben ne yapıyorum? O gün bir aydınlanma yaşamıştım ve bu inatla savaşmaktansa onu iyi yönde kullanmaya karar verdim. Artık büyük konuşmamaya ve kimseye söz vermemeye çalışıyorum. Yoksa ben de ihtiyar verdiğim sözden ötürü günlerce aç kalabilirim.
“Kazmayı bitirdikten sonra yere uzanıp dinlendi biraz ihtiyar, sonra ocağın yanına gidip tencerenin dibindeki o yarım kâselik et suyunun yerinde durup durmadığına baktı, o altı yağ damlası bile tencerenin kenarına demir atmış bir halde hâlâ yerinde duruyordu. İhtiyar sudan biraz içmek istedi ama kaşığı eline alır almaz tekrar yerine bıraktı. Bu yarım kâse et suyunun kör köpeğin olduğunu söylemişti ya, o yüzden dokunmadı, sonra kör köpeğe seslenip, üç gün oldu, dedi, neden içmedin bunu Kör? (s.91,92)”
Az önce neden filmi çekilirdi dediğim alıntıma da geldik sonunda. Çünkü bu sahne benim zihnimde defalarca canlandı. Zaten yazı tura atılması bana nedense çok sinematografik gelir. Buna böyle mi deniyor ondan emin değilim aslında o kadar anlamam sinemadan. Ama bir dönem çok meşhur bir dizi vardı, Peaky Blinders diye. Onda da Cillian Murphy bir bölümde o kadar kritik bir konuda yazı tura atıyordu ki o an bir ilham gelmişti ve kalkıp yazı tura temalı bir hikâye yazmıştım. Eskiden futbolda da eleme maçlarında berabere biterse yazı tura atarlarmış ve kim bilirse o kazandı sayılırmış. Yıl 2024 belki ama Fenerbahçe’nin son penaltılarda beşte iki yaptığını hatırladıkça keşke sadece yazı tura atsaymışız diye geçiyor içimden.
“Güneş ışınları ormandaki ağaçlar kadar sıktı. Bakır para güneş ışınlarına birbiri ardına çarparken parlak kırmızı metalik bir tınlama sesi çıkarıyordu, yere düşmeden önce havada döndü de döndü, havada dönerken o parlak ışın demetini binbir parçaya bölüyordu. İhtiyar, bakır paranın düşmesini aniden önünde beliren büyük bir yağmur damlasının yere düşmesini izler gibi izliyordu, onu izlemekten gözleri acıdı. Kör köpek de ayağa kalktı. Bakır paranın yere düşerken, olgunlaşmamış bir kayısının çimlerin üzerine düşerken çıkardığı sesi andıran o sarı-kırmızı sesini duydu. (s.94)”
Son olarak kitabı okumamış olanlar için tat kaçırmayalım diyerek biraz yarım bir alıntı daha paylaşmak istiyorum çünkü burası kitapta beni en çok etkileyen yerdi. Tekrar tekrar okumuştum burayı. Acaba yanlış mı anladım diye. Sonra geri döndüm, yazı tura atılan sayfayı buldum orayı da tekrar okudum. Bir süre öyle boş gözlerle baktıktan sonra dönüp son sayfayı da okudum ve bir hikâye daha sona erdi. Sonra okuma grubunda da sordum: Sizce ihtiyar bunun farkında mıydı, diye. Herkes “tabii ki” dedi. Ben iki türlü de düşünmeye zorladım kendimi ama iki durumda da sonuç değişmediği için çok da önemli değildir belki de. Ama aranızda kitabı okumuş olanlar varsa size de sormuş olayım: Sizce ihtiyar bunu biliyor muydu? Kitabı okumayı düşünenler için daha fazla uzatmadan o cümlelere geçeyim:
“Başka biri otların arasında üzeri pas tutmuş bakır bir para buldu. …parayı elden ele dolaştırıp şöyle bir baktıktan sonra bir kenara fırlattılar. (s.101)”
Oyun bitince şah da piyonlarla birlikte aynı yere konur derler ya, hayatta ne kadar önemli roller oynarsan oyna, hangi mevkide olursan ol, oyun sona erdiğinde birileri seni kenara fırlatıyor işte böyle. Bu kadar az sayfada bu kadar az karakterle ve ilk sayfadan beri açık saçık gözümüzün önündeki tek bir amaçla nasıl bu kadar sürükleyici bir hikâye anlatılırın dersini vermiş yazar.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder