6 Haziran 2024 Perşembe

Billy Budd

Billy Budd, Zor Durumlar, Kabul Edilen Suçlar ve Büyük Bir Zaaf: Hayır Diyememek



Moby Dick’ten sonra hızımı alamayıp hemen yeni bir Herman Melville kitabı aradı gözlerim. Yapı Kredi Yayınlarından çıkan Ahmet Seven’in çevirdiği 160 sayfalık bu kitabı görür görmez acaba bir Martin Eden vakasıyla mı karşı karşıyayım diye heyecanlandım. Ancak yine çok farklı bir kitapla karşı karşıya olduğumu ilk sayfalardan sonra anlamaya başladım.

Herman Melville öyle bir kitap yazmış ki değeri ancak ölümünden sonra anlaşılmış. Edebiyat dünyasında bu gibi durumlara aşinayız ama yine de ben buna çok şaşırdım. Düşünsenize, öncesinde Moby Dick gibi bir kitap yazdıktan sonra üç yıl boyunca uğraşıp Billy Budd isminde genç bir gemicinin öyküsünü kaleme alıyorsunuz. Dinsel ve mitolojik öğelerle hikâyenizi destekleyip eleştirmenlerin deyimiyle bir yakın zaman destanı yazıyorsunuz. Ama eseri bastırmaya fırsat bulamadan kalp krizinden ölüyorsunuz. Buraya kadar yapacak bir şey yok diyebilirsiniz ama ben ondan bahsetmiyorum. Böyle büyük bir yazarın bu kitabı nasıl olur da ancak ölümünden otuz üç yıl sonra basılıyor! Otuz üç de öyle az buz bir zaman değil, ben otuz üç yaşındayım oradan biliyorum.

“Gençliğinin düşlerine sadık kal.”

Bu cümle Billy Budd’un yazıldığı masanın üzerinde iri harflerle kazılıymış. Melville’in yaşamı boyunca çok sevdiği denizci arkadaşı Jack Chase’e ithafen yazılmış. Kitabın girişinde de yer alıyor bu bilgi zaten. Bir de son yirmi sayfa tamamen metinle ilgili açıklamalardan oluşuyor. O kadar çok denizcilik terimi, dinsel ve mitolojik kavramlardan bahsetmiş ki yazar, neredeyse her sayfada dönüp kitabın sonuna açıklamaları okuyorsunuz. Bu beni kitabın akışından kopardı açıkçası. Keşke dipnot olarak sayfanın altında yazsalarmış diye düşündüm ama dile kolay, yirmi sayfa diyorum. Mümkün değil alta sığması. Çok da güzel açıklamışlar en ufak göndermeleri bile. Ben bir yerden sonra dayanamadım, bütün açıklamaların hepsini aynı anda okuyup bitirdim geri dönüp durmayayım diye. Yoksa bu kitabı okuyabilecek donanıma sahip değilim deyip bırakacaktım okumayı. Yakın bir gelecekte denize açılmayı planlamadığım için bu kadar ayrıntıyı bilmeme gerek yok diye düşündüm. Bir yerden sonra tıpkı yazarın dediği gibi sınırları aştığımı hiç farketmeden kitabın da akıp gittiğini hissettim.

“Kaptanın konuşmaları hiç bir zaman neşeli, senli benli bir ton almadığı gibi, üstelik o dönemin önemli olaylarına ve ileri gelen şahsiyetlerine ilişkin ayrıntılı noktaları açıklamak isterken, tarihe mal olmuş bazı eski kişi ve olayları çağdaş örnekler veriyormuş gibi rahat, emin bir havayle anardı. Bu örnekler ne kadar yerinde ve şaşmaz olurlarsa olsunlar, böyle bir konuşma tarzının, okuma alanları gazete ve dergilerden öteye geçmeyen bu ham adamlara yabancı olduğuna aldırmaz görünürdü. Böyle konularda anlayışlı olmak, Kaptan Vere yaradılışındaki insanlar için kolay sayılmaz. Dürüstlükleri bu yapıları dosdoğru olmaya iter; öyle ki, göçmen kuşların yaptığı gibi, uçuş sırasında sınırları aştıklarını hiç farketmeden akıp giderler.”

Eskiden bana sık sık yalan söyleyen bir arkadaşım vardı. Yalan dediysem de öyle büyük şeyler değil, eften püften önemsiz diye nitelendirilebilecek şeyler. Normal bir insanı rahatsız bile etmeyebilir belki ama işte ben normal bir insan değilim ve takılırdım bunlara. Nedenini anlamaya çalışırdım. “Sadece zorda kalınca yalan söylüyorum.” gibi bir açıklama yapmıştı bir keresinde. Ben tabii “Nasıl yani?” diye afallamıştım bir süre. Zaten mesele zor durumlarda doğruyu söyleyebilmek değil mi? Bana çok garip gelmişti bu cevap ama tabii herkes aynı şartlarda yetişmiyor. Ben görece çoğu arkadaşımdan daha rahat yaşadım. Küçük yaşta baskı altında yaşayıp en ufak bir izin için yalan söylemek zorunda kalan insanları dışarıdan yargılamak istemiyorum.




Sonra insanların bir de kıyaslama hastalığı vardır. Ben o konuda da çok şanslıydım. Hiçbir zaman komşunun çocuğu şu puanı almış ya da şurayı kazanmış gibi bir şey söylenmedi bana. Hatta o örneğin verildiği gıcık çocuk bazen ben oldum. Kulağıma gelirdi en azından ve bu da beni rahatsız ederdi. O yüzden kimseyi kıskanma gereği duymadım. Çünkü kimsenin kıskanılacak bir şeyi olmadığını küçük yaşta öğrenmiştim. Herkesin farklı yollardan geçtiğini ve her şeyin gecici olduğunu anladığınız anda, kıskançlığın ne kadar gereksiz bir duygu olduğunu anlıyorsunuz. Şimdi yazarın da dediği gibi kıskançlığa ben de sahip çıkmamış oldum. Ama gıpta etmek başka bir şey. Onda olumsuz bir şey yok bence. Mesela burada da yeri geldikçe bahsettiğim başka podcastler oluyor. Ne kadar güzel şeyler anlatıyor diyorum. Kendimce onlardan dersler çıkarmaya çalışıyorum. Yaptıkları işe gıpta ediyorum aslında. Ancak kendimi onlarla kıyaslayıp, ben onlardan daha iyiyim gibi bir yanlış düşünceye kapılmıyorum. Bu mantaliteye sahip olsam zaten bir adım yol katedemezdim. Neyse uzatmayayım daha fazla, bakın yazarımız ne diyor bu konuyla ilgili:

“Ne acayiptir ki, mahkeme önünde hesap vermek durumuna düşmüş nice insanoğlu, cezasının hafifletilmesi umudu içinde işlediği korkunç suçları açıkça kabul etmiştir; oysa kıskandığını, birine gıpta ettiğini ciddi olarak itiraf eden var mıdır? Kıskanma duygusunda bütün insanlığın tanıdığı, en aşağılık suçtan bile daha utanç verici bir şey vardır. Bu duyguya yalnızca hiç kimse sahip çıkmamakla kalmaz, üstelik aklı eren, zeki birinde de görüldüğü ciddiyetle ileri sürüldüğü zaman, hali vakti yerinde beyfendilerce reddedilir. Ama bu duygu beyinde değil de yürekte yerleşmiş olduğundan, bir kimsenin akıl ya da zekâ seviyesi hiçbir zaman kıskanmaya karşı güvence sayılamaz.”

Her şeye rağmen kıskanmanın kötü bir şey olduğu öğretiliyor bir şekilde. Ama öğretilmeyen bir şey var ki o da “hayır” diyebilmek. Ben bunu öğretmeyi geçtim bari “hayır” demenin kötü bir şey olmadığını anlatsak. İnsanlar anlamsız bir şekilde dürüstçe hayır demektense yalan söylemeyi yeğliyor. Çünkü hayır dendikten sonra bir açıklama bekleniyor. Halbuki buna hiç gerek yok. “Hayır çünkü canım istemiyor!” diyecek özgüvene sahip değiliz çoğu zaman. Eskiden telefonla arayıp bir şey satmaya çalışan insanları sonuna kadar dinlerdim. Nezaket zannedip onları reddetmediğim, gereksiz yere para harcardığım çok olmuştur. Artık direkt “hayır” deyip telefonu kapatabiliyorum. Bence bu nezaketsizlik değil. Hatta hayır diyememek yazarımızın dediği gibi büyük bir zaaf ve günümüzde bu zaafla hayatta kalmak çok daha zor.



“Açık yürekli, yumuşak huylu insanların çoğunda olduğu gibi, Billy’nin de gerçek açık yürekliliğinin yakasını bir türlü bırakmayan türden bilinen bazı zaafları vardı. Bunların bir tanesi, bir çeşit tutukluk, ağır kanlılık, hattâ neredeyse bir beceriksizlikti. İlk bakışta saçma, çirkin veya alçakça görünmedikçe, birden karşılaşıverdiği hiç bir öneriye ‘hayır’ diyemezdi.”

Siz de “hayır” diyemeyenlerdenseniz, ilk fırsatta ufak ufak “hayır” demeye başlayın. İnanın bu da tıpkı bir kas gibi zamanla geliştirilebiliyor. Bunun bir de şöyle bir etkisi olacak: İnsanların gerçek yüzleriyle karşılaşacaksınız. Çünkü birini tanımanın en kolay yolu ondan bir şey istemek ya da onun istediği bir şeye “hayır” demektir. Bu iki durum birbiriyle çelişkili gibi görünüyor farkındayım. Ama mesele zaten ondan sonra başlıyor, inanın.

“Sanki bir ay tutulmasından sonra ay, girdiği karanlıktan öncekine hiç benzemeyen bir yüzle ortaya çıkmış gibiydi.”

Billy Budd okunması zor bir kitap aslında. Özellikle okuduğunuz karakterlerle empati yapabiliyorsanız, Billy’nin karşılaştığı haksızlıklara dayanamayıp isyan ederken bulabilirsiniz kendinizi. Adalet dünyanın hiçbir yerinde yok diye umutsuzluğa kapılabilirsiniz. Belki de çok şey bekliyoruzdur dünyadan. Olay sadece basit bir “evet” ya da “hayır” demek, diyebilmek değildir çünkü. Her şey göründüğünden çok daha karmaşık, çok daha katmanlı ve anlaşılmazdır. Sadece siyah ya da beyaz yoktur hayatta. İşin içine girdikçe çıkamaz olursunuz. İnsan bir yerden sonra sadece büyük bir hata yapmamaya çalışır ve birini öldürmek büyük bir hatadır. Tabii bunlar benim görüşlerim. Benim bu kitaptan anladıklarım. Yazarın bu konu hakkında da diyecekleri var elbet. Ben en iyisi son sözü ona bırakayım:

“Kim gökkuşağında morun bitip kavuniçinin başladığı çizgiyi kesinlikle gösterebilir? Renkler arasındaki farkı açıkça görürüz, ama birinin tam nerede öbürüne karıştığını seçebilir miyiz? Delilik ve akıllılık konusunda da durum böyledir. Bâriz vakalarda şüpheye gerek olmayabilir. Ama durumun açık seçik ortada olmadığı, aradaki farkın derece derece değiştiği birçok vakada pek az kimse sınır çizgisini çekmek gibi bir işe kalkışır. Oysa bazı uzman kişiler bu işi meslekleri gereği ücret karşılığında yaparlar. Çünkü bazı insanların dünyada para için yapmağa kalkışmayacakları hiç bir şey yoktur. Yani kısaca şöyle de diyebiliriz: Bir adamın aklının başında olup olmadığını kestirmenin hemen hemen imkânsız olduğu durumlar vardır.”




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder