Zamanı Durdurmanın Yolları, Bir Silah Olarak Zaman ve Herkesin Özel Bir Yeteneği Olması
Matt Haig’in bu kitabının film haklarını Benedict Cumberbatch’in yapım şirketi satın almış ve “How to Stop Time” adıyla dizisi yapılacakmış. Gece Yarısı Kütüphanesi’ni sevince okumak için onu bekleyemedim.

Matt Haig’in ilk dikkatimi çeken kitabı bu olmuştu. Zamanı Durdurmanın Yolları, bana çok ilgi çekici bir kitap ismi gibi gelmişti. Bir yandan da içinde zamanı durdurmanın on etkili yolunun yazdığı birçok satan kitap çıkacak diye korkmuştum. Sonra nedenini şimdi hatırlamıyorum ama hiç alıp incelememiştim bile. Hangi kütüphanenin hangi rafında olduğunu kazımıştım zihnime. Sanırım o dönem için bana uygun bir kitap değildi. Bir de böyle daha önce hiçbir kitabını okumadığım yazarlara çekimser yaklaşırım ben. Mümkünse en iyi kitabını ya da ilk yazdığı kitabı okumak isterim. Veyahut bana o an için uygun olanı hangisiyse onu. Bunu da daha önce okumadığım bir yazarda yapabilmek hiç kolay değil. Ya böyle düz mantıkla isminden, kapak resminden falan gideceksin ya da örümcek hislerine güveneceksin. Varsa sizin başka yöntemleriniz onu da öğrenmek isterim, yazarsanız memnuniyetle onları da okumaya çalışırım.
Bu arada ben bu kitabın ismini bu kadar sevmeme rağmen önce Gece Yarısı Kütüphanesi’ni okudum. Önce onun hakkında çok güzel bir inceleme okumuştum Medium’da. O zaman listeme almıştım ama sonra bir arkadaşım kitabı beğenmediğini söylemişti. “Fazlasıyla tahmin edilebilir” gibi bir yorum yapmıştı. Kendisi okurken çok sıkılmış, dolayısıyla benim de hevesimi kırmıştı. Neyseki birkaç ay sonra başka bir arkadaşımın elinde gördüm ve hemen sordum beğenip beğenmediğini. O da çok övdü. Ben de ondan aldığım yetkiye dayanarak buldum ve okudum kitabı. Bana o kadar tahmin edilebilir gelmedi açıkçası. Sevdim ben ve yazarı Matt Haig hakkında öğrendiklerimle beni çok daha fazla etkiledi diyebilirim. Şimdi net bir şekilde diyebilirim ki bu kitap bence daha güzel. Ama bu kitapta da geçtiği gibi önemli olan size uygun olan kitabı bulmak:
“Mutluluğun anahtarı kendin olmak değil. Ne demek o zaten? Herkesin birçok kendisi var. Hayır. Mutluluğun anahtarı, size en uygun yalanı bulmak.”
Pardon, en uygun yalan diyormuş orada. Daha ilk alıntıdan belli oldu kitaptaki mizahı dil. Ben böyle kitapların içindeki ukala, kendini beğenmiş karakterleri okumayı seviyorum. Zaten futbolda da maçtan çok basın toplantılarını severim ben mesela. Yine bakın en sevdiğim teknik direktör Jose Mourinho’dan bir söz geldi aklıma bununla ilgili. Şöyle diyor kendisi:
“Bir futbol maçı benim o maç öncesi yaptığım ilk açıklamayla başlar ve maç sonundaki basın toplantısı bitene kadar devam eder.”
Bir keresinde de takımının performansını beğenmeyince “İlk on bir de on bir hata yapmışım.” demişti. Neyse ben şimdi futbola girersem hiç çıkamam. Hemen zamanı durdurup kitaba dönüyorum. Nereden gelmiştim buraya onu da unuttum. Heh, cool karakterler diyordum. Bu kitapta da var öyle bir karakterimiz diyecektim. Her şeyi en çok o bilir zanneden. Çok şey biliyor gerçekten. İyisi mi onun da tecrübelerinden faydalanalım. Bakın bu sefer bir anısından bahsediyor:
“‘Bir zamanlar bir ip cambazı tanımıştım. Mayıs sineğiydi. Adı Cedar’dı. Sedir ağacı yani. Tuhaf isim. Tuhaf adamdı. Coney Island’daki lunaparkta çalışırdı. Çok iyi bir ip cambazıydı. Bir ip cambazının iy olduğu nasıl anlaşılır, biliyor musun?’
‘Nasıl?’
‘Hâlâ hayatta olmasından.’
Kendi esprisine kendi güldükten sonra devam ediyor. ‘Her neyse, bana ipi kontrol altında tutmanın sırrını anlatmıştı. İşin sırrının gevşeyip aşağıdaki boşluğu unutmakta olduğunu söyleyenlerin fena halde yanıldıklarını söylemişti. İşin sırrı bunun tam aksi. İşin sırrı asla gevşememekte. İyi olduğuna hiçbir zaman inanmamakta.’”
Asla gevşememek ve iyi olduğuna hiçbir zaman inanmamak… Bu cümleler çok garip gelmişti bana. Çoğu kitapta bunların tam tersi yazar. Bu kitabı okurken buna benim hayatımdan verebileceğim bir örnek yoktu ama üzerinden biraz zaman geçince başıma şöyle bir şey geldi. Hepi topu beş dakikalık bir hikâye anlatmam gerekiyordu bir topluluğun karşısında. Yaklaşık bir buçuk sayfalık bir şey anlatacağım, hatta adını da söyleyeyim siz yabancı değilsiniz. “Onyomani” diye bir kısa hikâye yazmıştım üç sayfayı aşıyordu ilk başta. Dört dakikaya insin diye kırpa kırpa o kadar kaldı. Diğer bütün arkadaşlarım kendi hikâyelerini çok güzel ezberlemişti ama ben bir türlü ezberleyemiyordum. Her seferinde farklı farklı anlatıyorum. En sonunda ezberlediğimi sandım, yani başlamadan önce hiç takılmadan üç kere falan tekrar yaptım kendi kendime. Dedim ki tamam, ezberledim herhalde. Ama çıkıp anlatınca daha ilk paragrafta baktım ezberden gidemiyorum, olduğu gibi doğaçlama anlatmaya karar verdim. Ve gayet güzel sonuna kadar geldim. En sonunda da hikâyenin en iyi bildiğim yeri olan ülkeleri saydığım bir bölüm var. Oraya kadar sorunsuzca gelince içimden dedim ki “Vay be, hiç takılmadan buraya kadar geldim.” Tabii bir yandan da anlatıyorum ama o da ne!
Birden ülkeleri hangi sırayla söyleyeceğimi unuttum. Halbuki ilk ezberlediğim, elimle tek tek sanki haritada gösteriyormuş gibi yaptığım yani en hakim olduğum yer orasıydı. Ne zaman gevşedim, o zaman hata yaptım hemen. Hikâyelerin hikâyesi olunca böyle hoşuma gidiyor benim. Bu da dünyaya bıraktığım bir miras olarak kaldı işte. İnsanın arada bir arkasında bırakacağı mirası düşünmesi gerekiyor bence. Bunun için zengin olmayı beklemenize de gerek yok. Bakın çok bilmiş o karakterimiz yine ne diyor:
“Zenginler böyle yapar. Hem kendilerinin hem de çocuklarının ömür boyu rahat edeceğini anladıktan sonra dünyaya miras bırakmak için uğraşırlar.”
Çocukken herkesin özel bir yeteneği olduğuna inanırdım. Çünkü bütün arkadaşlarımın bir şeyde çok iyi olduğunu görmüştüm. Biri çok güzel resim yapardı mesela. Biri çok güzel şarkı söylerdi. Matematiğe hiç kafası basmayan bir arkadaşım, içinde yer almış gibi anlatırdı savaşları. İstanbul çapında ödüller alacak kadar güzel şiir okuyan bir sınıf arkadaşım da vardı. Mahalledekiler de farksızdı: Kimisi çok iyi dövüşürdü, kimi Messi gibi futbol oynardı. Onları gördükçe insanları buna ikna etmeye çalışırken buldum kendimi. Herkesin bir şeyde çok iyi olabileceğini savundum yıllarca. Hiç kendi özel yeteneğim ne acaba diye durup düşünmedim. Bunu da şu an ilk defa fark ediyorum. Belki de yanlış şeylere harcadım enerjimi kim bilir? Ya da benim özel yeteneğim de başkalarının özel yeteneklerini keşfetmektir. İlk defa hikâyeler yazmaya başladığımda da herkesin yazabileceğini düşünüyordum ben. Şimdi iki saat de onu anlatmayayım şimdi ama şunu diyecektim aslında. Zaten canlı canlı şahit de oldunuz, az önce yazarken bir aydınlanma yaşadım resmen. İnsan böyle düşüncelerini dökerken daha önce hiç aklına gelmeyen şeyler geliyor aklına. İlham diye buna mı diyorlar bilmiyorum ama bir keresinde “Dünyanın en uzun yaşamış olan kadını” temalı bir hikâye yazacaktım. O zaman sanki kendi başıma gelmiş gibi anlamıştım çok uzun yaşamanın ne kadar tehlikeli bir şey olabileceğini. Şimdi bununla ilgili filmler, diziler seyretmiş olanlar hemen diyebilir bunu ilk defa mı fark ettin diye ama o mecralar sizin tükettikleriniz üzerinde düşünmenize pek olanak tanımıyor. Yazmak ve okumak öyle değil. Onlarda aktif bir düşünme var. Her şeyi tüm ayrıntılarıyla, uzun uzun düşünebiliyorsunuz ve ilham da işte o en çok düşündüğünüz zaman geliyor. Yine çok uzattım ama uzun yaşamanın aslında bir lütuf olduğu kadar bir lanet de olabileceğini en güzel anlatan romanlardan biri de bu bence. En azından son yıllarda yazılmış olan diyeyim.
Kalan alıntılarım kitabımızın kahramanından ve daha çok kitabı okumuş olanların tat alabileceği cümlelerden oluşuyor. Yine hepsi benim için çok şey ifade ediyor ama en çok da şu bana dokundu diyebilirim:
“Bana söylediği ilk sözcük buydu.
Düzgün dur.
Ama duramadım.
Babam öldükten sonra annemin neden duvara dayanıp durduğunu artık daha iyi anlayabiliyordum. Acı insanın dengesini bozuyor.”
Bunu hepimiz içgüdüsel olarak biliyoruz belki de. Hepimiz birine kötü bir haber vermeden önce bir yere oturmasını isteriz mesela. Bir de bize söylenenleri yapamayız öyle hemen. Hatta eskiden kolayca yapabildiğimiz şeyleri yavaş yavaş yapamaz oluruz. Acı zamanla küçülür mü bilmiyorum ama zamanla hafifliyor diyebilirim. Ya da bir kilo demir mi bir kilo pamuk mu sorusundaki gibi belki hafiflemiyordur hatta kapladığı alan artıyordur ama ağırlaşmıyor da merak etmeyin.
“Bugünlerde zamanın bir silah olduğunu fark ediyorum. İnsanları beklemek zorunda kalmaktan daha çok güçsüzleştiren bir şey yok. Sokakta. Ellerinde bir bıçakla.
‘Küçükmüş,’ derken bıçaktan söz ediyorum.
‘Ne?’
‘Zamanla her şey küçülüyor. Bilgisayarlar, telefonlar, elmalar, bıçaklar, ruhlar.’”
Bu kitapta alıntıların sayısını biraz abartmış olabilirim ama bunun sebebini yine bu kitaptan bir alıntıyla paylaşmak istiyorum. Biliyorum kitaptan hiçbir şey anlamadınız ama şu diyaloğu okumak kadar iyi hissettirmişti ki bana anlatamam. Kitapların içinde özellikle daha önce okuyup sevdiğim başka kitaplara atıflar olunca, hele bir de böyle anlamlı bir şekilde kurguya bağlanınca ne kadar usta bir yazarla karşı karşıya olduğumu daha iyi anlıyorum. Hiç sevmem keşke demeyi ama o zaman diyorum işte keşke benim de böyle denemelerim olsa diye:
“‘Montaigne’den değil mi?’
Başını sallıyordu. ‘Başkalarından alıntı yapmanın sebebi, kendimi daha iyi ifade edebilmektir,’ dediğinde, bunun da bir alıntı olduğunu seziyordum.”
İşte ben böyle kitapları, böyle ilham veren yazarları seviyorum. Ezberimin pek iyi olmadığını biliyorsunuz artık ve şu an hatırlamıyorum karakterimizin sörfçü arkadaşının adını. Not da almamışım ama onun zaman hakkındaki sözlerini, o kararlılığını çok iyi hatırlıyorum. Çünkü kalbime dokundu onun o söyledikleri. Zamanın ruhu deniyor ya hani, o da bana zamanın duygusunu öğretti resmen. Zamana bakış açımı genişletti. Çok duygusal bir insan değilim aslında o yüzden yanlış anlaşılmamak adına daha fazla uzatmadan son alıntıma geliyorum:
“Çoğumuz ihtiyacımız olan bütün maddi şeylere sahibiz ve bu yüzden pazarlamacıların işi artık ekonomiyi duygularımızla ilişkilendirmek, şimdiye kadar ihtiyaç duymadığımız şeyleri istememizi sağlayarak daha fazlasına ihtiyacımız varmış gibi hissetmemizi sağlamak. Yılda otuz bin sterlin kazanan kendini yoksul hissediyor. Yalnızca on ülke görmüşsek, kendimizi yeteri kadar seyahat etmemiş gibi hissediyoruz. Tek bir kırışığımız olduğunda, yaşlı hissediyoruz kendimizi. Resmimiz fotoşoplanmamış ya da filtrelenmemişse çirkin hissediyoruz.”
Filtrelerle, fotoğraflara pek bir işim yok benim ama ben de yazdıklarımı hiç beğenmiyorum okurken. O yüzden okuyasım gelmiyor bazen. Daha önce yazmış olmam lazım ama yeri gelmişken yine söyleyeyim. Her hafta yeni bir şeyler yazmak için de en büyük motivasyonum: “Son yazım çok kötü oldu, yeni bir şeyler yazayım da o arada kaynasın.” düşüncesidir. Belki hastalıklı bir düşünce olabilir ama sonuç benim işime geliyor açıkçası. Haftaya görüşmek dileğiyle, zamanınıza sahip çıkın.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder