5 Haziran 2025 Perşembe

Zekâdan Dehaya

Zekâdan Dehaya, Temel Beceriler, 5 T’li Yorum ve Hayattaki Akıl Hocalarım

Ahmet Maraşlı’dan adeta bir eğitim programı niteliğindeki Zekâdan Dehaya kitabı, yazarla tanışmama da vesile olan olduğundan ayrıca önemli bir yerde benim için. Ve tabii ki manevi bir yeri de var aynı zamanda.

Press enter or click to view image in full size

Zaten bana hediye edilmesiyle de -yine Sezgin Bey’in- sağ olsun. Sezgin Bey de yani benim için “melek yatırımcı” derler ya — bu girişimcilerin start up programlarına destekte bulunan insanlar- onun gibi bir şey. Çok çok sağ olsun ilk günden beri beni destekliyor. Okuma grubundaki arkadaşlarla da zaten onun sayesinde tanışmıştım. Yetmiyor bir de beni böyle önemli yazarlarla da tanıştırıyor. Gerçekten melek gibi bir insan, buradan ona da hem selam gönderiyorum hem de bu kitap için tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.

Mihrabad Yayınlarının 2019 tarihli 4. baskısından okudum ben bu kitabı. Sadece yedi sayfalık İçindekiler kısmını bile okusanız ne kadar kapsamlı bir içeriği olduğunu göreceğiniz bu kitap 370 sayfa ama mesele okuyup bitirmek değil, içindeki teknikleri uygulayabilmek.

“Bazen öyle cevaplarla karşı karşıya kalırsınız ki, şaşırtıcı, çarpıcıdır ama sorunun cevabı değildir; bir süre ne diyeceğinizi bilemez, öylece kalakalırsınız. Oysa o demagojik cevabı veren, haddini bildirecek cevabı tam anlamıyla hak etmiştir ama o cevap çok nadir olarak anında gelir. Çoğunlukla haksız haksızlığıyla kalır, haklı da vicdan sahibi herkes de bunun sıkıntısını yaşar.
Onlara haddini bildirecek ve -mümkünse- vicdanını harekete geçirecek ustalara ihtiyaç var. O ustaları beklemek değil, yetiştirmek lazım.”(s.51)

Özellikle şu son cümle beni kalbimden vurdu yine: “Ümitsizliğe kapılmayacaksın.” Yani bir mum yak; karanlıkta kaldıysan da sövüp saymanın bir esprisi, bir faydası yok. Hep şikayet ediyoruz. Biraz çözüm odaklı bakabilmek lazım.

Ama bu da işte böyle demagojik cevaplarla üstten üstten konuşup, yeri geldiğinde kalp kırarak oluyor. Çünkü biraz sesini çok çıkaranın haklı zannedildiği bir toplumda yaşıyoruz maalesef. Böyle havalı konuşanların, teknik terimler ve terminolojik ifadeler kullananların çok şey bildiğini zannettiğimiz olabiliyor. Bizim bile olabiliyor bazen o hataya düştüğümüz.

Biz böyle mesela bazı şirketlere gittiğimizde şimdi karşıdan görüyorum, böyle çok güzel konuşuyorlar. Firmaların hep böyle muhasebecileriyle, muhasebe ekipleriyle toplantılarımız olduğu için, hele bir de orada bir yönetici varsa, üst düzey çalışanlar, bir değişiyor konuşmaları, havaları, yok işte “biz eski yerde…” hemen böyle bir şeye girerler zaten. “Şurada şu kadar çalıştım, orada böyle değildi” ya da işte “ben enkaz devraldım.” Hep aynı muhabbetler yani, hiç değişmiyor. “Geldiğimde ben şunlar yoktu, bunlar yoktu.”

Ee, o zaman sorumlu değil misin yani? Gerçi bunları ben de çok anlayamadım ilk zamanlar. Böyle hak verdiğim ya. “Evet doğru söylüyor” diye. Onun açısından hep baktığım için, ben karşı tarafı dinlerken inanıyorum tabii hemen bir acemi olarak. Ama sonrasında mesela, hep patron “Bak buna dikkat et, bak bu çok konuşuyor, tam bir boş teneke…” dediği insanlara denk gelirdim ve hep de haklı çıktı yani. Daha bu zamana kadar yıllar boyunca çalışmasam da onunla beraber şu birkaç ayda bile gördüklerim… Dedim yani ben hiç insanlardan anlamıyormuşum meğer.

Bir de böyle güzel konuşan insanlar falan hep etkiler beni. Halbuki çoğu işte boş teneke yani, boş konuşuyorlar. Hiç alakasız şeylere, bir şey soruyorsun misilleme yapıyor sana, başka bir şey soruyor, cevap da veremiyor yani. Aslında çözüm odaklı değil hiç kimse. Herkes sorunlarını, problemlerini, olmayanları bahsediyor. Kendi yapmadıklarını da değil, kendi alamadıklarını. Aldıkları da sanki hep çok basit şeylermiş gibi ya. İş bilmez insanlar gerçekten. Her yerde, her kurumda, her meslekte zaten vardır. Onları da işte böyle ya hadlerini bildireceğiz ya harekete geçireceğiz.

Ve bu kitap bu açıdan da önemli.“Tongfu” diye bir kitap vardı mesela. “Sözlü Dövüş Sanatları” mıydı neydi? Ben o kitabı da çok sevmiştim. Bu da onun yerli versiyonu gibi. Zaten onu okuduğumda da böyle üzülmüştüm, dedim: “Bunu niye yani bizden birisi yazmamış bizim kültürümüzden?” Çünkü her örnek uymuyor yani bize. Çünkü özellikle böyle kişisel gelişim kitapları mı diyeyim, verilen örnekler çok uymuyor bize. Çok hayatta onun karşılığını göremiyorsunuz.

O açıdan da sadece bunları görmek bile beni mutlu etti bu kitapta ve çok çok güzel alıntılar var önemli insanlardan. Onların da dedim yani ben bunların hepsini yazarsam saatler sürecek. O yüzden onları biraz aklıma yazmaya çalıştım ama burada dayanamamışım. Bir tanesini almışım. Bunu söylemeden önce şundan da bahsedeyim: Her konuyla ilgili madde madde verilen teknikler ve örnekler oluyor. Hatta bunları da böyle sıralamış ve o teknikleri zaten okuyup böyle uygulamaya çalıştığınızda, ona zaman ayırdığınızda siz de keşfediyorsunuz onu. Zihniniz açılıyor yani bir anlamda, yeni fikirler, yeni teknikler sizin de aklınıza geliyor. İşte o maddelerden bir tanesi de şu mesela:

“Jest, mimik ve hareketlerle ve yerinde susarak: Malumdur ki cevap sadece sözle verilmez. Doğrudan ve dolaylı çeşitli yolları vardır. Meselâ, anlayan için, ‘Susmak, dayanılması çok güç bir hazırcevaptır.’ (Chesteron)”(s.54)

Susmak gerçekten dayanılması çok güç bir durum. Hazır cevap vermek kolaydır, ama doğru yerde susabilmek zordur. Tabii bazen de “Aa, cevap veremedi” gibi algılanabilirsiniz ve bu çok zordur.

Özellikle böyle haklıyken, hele bir de sizin uzmanlık alanlarınızda böyle… Ya da işte çok bildiğiniz, üzerine kitaplar okuduğunuz konularda biri gelir, böyle ahkam keser, ortaya bol laflar atar.

Aslında susmak, gerçekten anlayan için çok şey ifade ediyor. Ve yine benim hayat görüşüme de uyduğundan bu bölümü ayrıca not aldım.

“Problemler penceresinden bakıldığında üç türlü insan vardır: 1. Problem olan insan, 2. Problemler içinde boğulan insan, 3. Problem çözen insan.”(s.113)

Ben buna yine biraz daha kısa bir bakış açısıyla yaklaşırdım: “Sorun üreten ve sorunu çözen insanlar” gibi sadece iki yönden bakardım. Ve o zaman da yine tabii sorunu çıkaran yerine, onu çözen tarafta olmak hep beni cezbederdi.

Ama bir de işte o sorunların içinde yüzen insanlar da var. Boğuşanlar da var. Maalesef boğulanlar da oluyor. Ondan hoşnut olanlar da var o derdiyle ya…

Bilmiyorum, o da tabii ayrı bir olgunluk seviyesi ama bence o sorunları çözen tarafa bir an evvel geçmek gerekiyor. Bakış açımızı o yönde geliştirmek. Bizim işimizde zaten çok önemli bu. Hatta sadece çözmek de yetmiyor. En efektif şekilde, en düzgün, en hızlı şekilde nasıl çözebilirsen…

Bu bence zaten bütün işlerde böyledir. Sadece tek bir şeyi değiştirseniz hayatınızda şunu yapın yani… Tamam, zaten hayatınız değişir, gerisi düzelir hiç anlamayacağınız şekilde. Çünkü bunlar temel temel insani beceriler. Yani o T demişken bir 5 tane T vardı. Hemen onu paylaşayım. Sonra sizden yorum da isteyeceğim bu konuda.

“Soru-cevap faslı bittikten sonra sınıftan, konuşmacının sunumu ile ilgili değerlendirme istenir. Söz hakkını konuşmacı verir. Yalnız, ‘Tenkit yok; önce takdir, tebrik ve teşvik; sonra da teklif ve tavsiye’ var; beş T: TTTTT. Yani öğrenci, konuşmacının sunumuyla ilgili olarak önce beğendiği yönleri söyleyecek, ilk bakışta bulamamışsa da arayıp bulacak -ki bazen çocuklara, ‘Eğer siz bulamazsanız ben bulurum!’ diyorum kararlı bir şekilde, bulunacak güzel bir şeyler olduğunu anlıyor, o gözle bakınca da çoğunlukla buluyorlar- sonra da teklif ve tavsiyelerini söyleyecek.”(s.122)

Demiş yazarımız. Evet, ben de bundan sonra yorumlarda önce takdir, tebrik ve teşviklerinizi, sonra da varsa teklif ve tavsiyelerinizi bekleyeceğim bundan sonra. Başka bir şey yok. Bunlar sadece gerisinin yaranı…

Çünkü kırıcı da oluyor bazen. Çok bir anlamı da olmuyor öyle olunca. Ve takdir edecek, işte beğenecek şeyleri bulamıyoruz bazen o gözle bakmayınca. Niyetimiz o değil çünkü — o karşı tarafı bazen yaralamak, ezmek, daha akıllı olduğunu göstermek, ona onun hatalarını yüzüne vurmak. E böyle olunca zaten göremiyorsunuz da yaptığı güzel şeyleri. Önce onu bulmak lazım. O bakış açısıyla baktığınız zaman yine hayatınızın değişir.

Bu da insanın bir an evvel kazanması gereken bir meziyet. Yüzünden-sayende kavramları gibi. Ben mesela bunu eski iş yerinde de çok söylerdim ya, işte kimseye mesela “keşke” dememek vardır ya — artık çok bu zaten popüler de oldu. Hayatınızdan keşkeleri çıkarın diyorlar. İyi…

Bir de onun gibi “yüzünden”i çıkardım ben, hiç kimseye “senin yüzünden” demiyorum mesela. Onun yerine “senin sayende” diyecek şeyler bulmaya çalışıyorum. Ama bunu ilk başta tabii kendim için de uyguladım. Birisi bana “senin yüzünden” gibi bir kalıpla gelince ya, o zaman “benim sayemde olmuştur, benim yüzümden değil” diyorum. Hem oradan bir ısınıyor hem şakayla karışık “Önce bir benim yaptıklarıma bak” diyorum aslında. Yani eksiklere değil bu. Çünkü zaten bu motive eder insanları. Eğer bulamazsanız bulunur yani. Onu bulacak insanlar var bizim de yazarımız gibi. Neye bakarsanız bakın, eğer karşı taraf iyi niyetliyse kesinlikle takdir edilecek şey çok çok fazladır.

Bunları da işte öğrencilerine tek tek aşılamaya çalışıyor. Ahmet Maraşlı zaten Milli Eğitim’e bağlı olarak da — yanlış hatırlamıyorsam — 8 sene kadar öğretmenlik yapmış. Çok fazla kitabı da var. Eğitime gönül vermiş. Yani artık zaten okurken anlıyorsunuz: çocuklarla, öğrencilerle hep geçen, onlardan da bir şeyler öğrenen… Kitapta böyle öğrencileri işte “2. sınıfta, 3. sınıfta” falan diye bir de parantez içinde yazıp onların görüşlerini vermesi ilham da veriyor.

İnsan okurken seviniyor. “Böyle gençlerimiz de var, böyle çocuklar da var” diye mutlu oluyorsunuz. Öğretmenlik işte kutsal meslek diyorlar ya. Gerçekten böyle hakkıyla yapıldığında zaten dünyayı değiştirecek bir şey o da — tek bir öğretmen bile o kadar önemli ki… Neyse, ben kitaba döneyim.

“Eğitimler başladıktan birkaç ders sonra bir gün sınıfta herkese tek tek soruyordum: ‘Sınıfta yetiştirme problemi olan var mı?’ Cevap: ‘Yok’, ‘Yok’ Furkan’a sordum, o da ‘Yok’ dedi. ‘Peki, sınıfta kaçıncısın?’ Mahcup bir şekilde: ‘İkinciyim Hocam.’ ‘Nasıl olur?’ Birinci olman gerekmez miydi?..’ Furkan, ‘Birinci olan arkadaş da benden öğrendi bu tekniği öğretmenim…’ deyince sınıf kahkahayı patlattı.”(s.162)

Burada ben de gülmüştüm. Sanki kendimi de o sınıftaymış gibi hissettim. Böyle Furkan gibi zaten zeki öğrenciler her yerde vardır. Bu yetiştirme problemi de… Ya öyle şeyler öğretiyor ki yazarımız öyle konuların üzerinde: hızlı konuşma, hızlı yazma teknikleri, mesela hızlı okuma, okuduğunu anlama, her konuda konuşabilme…

Dakikalarca böyle hiç olmayacak işte içine kapanık öğrenciler, sesi çıkmayan öğrenciler bile onun da verdiği tekniklerle onlarca soru sıralıyor. Mesela sadece işte somut kavramlar da değil. Onunla da başlıyor gerçi ama sonra soyut kavramlar hakkında bile o kadar çok zihninizi işte çalıştırdığınızda bunun bir sınırı yok.

Ve o dinleyerek yazma. Önce gördüğünü yazma, tahtadan bakarak. Onu hafızaya alma. İki kelimeyi okuyup bakıp yazmak zaten. Evet. Bunlar bana da… Ben bir de arka sıralarda da oturduğum için göremiyorum da tahtayı. Nasıl yazacaksın yani hocaların yazdıklarını? Benim yazım biraz belki de ondan da çok kötü.

Biraz o hızlı hızlı yazma, yetiştirme telaşıyla… Mesela İngilizce sınavlarında biz o dinleme bölümlerini, listening’leri kasetten falan yapardık. Şimdiki teknoloji yok ve iki kere dinletirlerdi. Sınavın başında yaparlardı bir de onu. Ben ama ikincide dinlemezdim mesela hep. İlkinde dinler doldururdum kağıdı. Millet daha ikincide bile çok anlayamazken ben hemen diğer sorulara geçerdim.

O açıdan ben de yani benzer teknikleri aslında kendimce bulmuşum. Böyle kısaltmalar kullanırdım mesela. Kimse anlamaz işte. Ben bu da iyi değil aslında. Öyle bir yazacaksın ki herkes hiç konuyu bilmeyen bile anlayabilmesi lazım. Ben üzerinden böyle zaman geçince kendi notlarımı bile anlayamıyorum, okuyamıyorum. Bu değil yani.

Mesela işte bunları öğrenciyken, küçükken öğrenecektik ama olsun hiçbir şey için yine geç değil diye düşünüyorum. Kitabın içinde de evet çok fazla dipnotlar, alıntılar. Kaynakça da var zaten en son. Onları da aslında ciddi incelemek gerekiyor.

Burada da çok uzunca artık ne yazdıysam ben de bu notları da çıkarıcı oldu dediğim gibi zaman yayarak okudum bu kitabı. O yüzden bir an evvel… Aa evet evet Balzac. Oo çok çok güzeldi ya burası. Bunu öğrendiğimde zaten yine kapılar açıldı zihnimde ve bu arada da yağmur başladı. Evet.

İstanbul çok sıcak günlerin ardından böyle bazen aniden sağanak da yağıyor. Mayıs ayının sonları tabii normal ama muhtemelen siz en erken yani haziranda falan denk geleceksiniz bu bölüme. Bilmiyorum da şu an acaba ara mı versem bu sesler geliyor mu size? Ya da yağmur sesi yani rahatsız etmez. Gelse bile diye düşünüyorum. Güzel hatta fon olur. Ben arkaya fon da kullanmadığım için.

Neyse yine uzatmayayım başlayayım hemen. Alıntımız yeterince uzun.

“Yazmaya teşvik, aynı zamanda okumaya ve düşünmeye teşvik demektir.
Sürekli günlük tutmanın insanı nerelere götürebileceğine bir örnek de Şerif Benekçi’nin anlattıkları:
İlk çalışmalarım hikâye idi. Bunları Kütahya’da bir mahalli gazetede tefrika ettiriyordum. Lisede okurken, hikâye sınırlarını zorlamaya başladım. Ve ilk romanım olan Dikenli Topraklar Kütahya’da çıkan Dumlupınar gazetesinde tefrika edildi. Ardından üniversite yılları başladı. Çalışmalarım devam ediyordu. Günlük tutma alışkanlığım sürekli olduğu için notlarımı romanlaştırmaya başladım. Bu benim ilk ciddi çalışmamdı.(Mehmet Nuri Yardım, Romancılar Konuşuyor, Çağrı Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2013)
Yazıyla gelen bütün güzellikler, gördüklerini, hissettiklerini ve düşüncelerini yazmanın önemini, haykırıyor… Dikkatle yazılacak e-mailler, özgün mesajlar ve nostaljik mektuplar da yazıda değişik değişik değerlendirme olabilir.
Bu da dünyadan bir örnek:
Ünlü Fransız yazar Balzac’a yazı hayatının nasıl başladığını ve bunda en çok kimin payı olduğunu sordular. Şu cevabı verdi:
Daha ilkokul çağlarında okumaya merakım olmakla beraber, yazmaya karşı pek hevesim yoktu. Hatta yazmayı beceremeyeceğim diye bir korkum da vardı. Babam bu durumu fark etmiş olmalı ki, bana güven kazandıracak bir tecrübeye girişti.
Evimizin arka penceresinin hemen önüne küçük bir masa ve sandalye koyarak her gün, ama her gün bu camdan dışarıda ne gördüğümü, neler hissettiğimi bir sayfada yazmamı istedi.
İlk günler neredeyse yazacak hiçbir şey yoktu. Çünkü camın önünde, uzayıp giden bir tarla, biraz ötede ağaçlar, daha arkasında ise köy ve çiftlik evleri göze çarpıyordu.
Babamın ısrarlı tutumu karşısında baktığım pencere aynı olmakla beraber gördüklerim hiç de aynı şeyler değildi. Yaz mevsiminde tarlalarda buğday ve başaklar boy atıyor, ağaçlar baharla beraber yeşilleniyor, leylekler geliyor, göç ediyor, hele gökyüzünde bulutların manzarası ve gün batımının seyrine ise doyum olmuyordu. Ben de bu değişiklikleri gördükçe, her gün o bir sayfaya değişik şeyler yazmaya başladım. Ve sonunda, bir gün öncekiyle, diğer günler arasında yazılanlar hiç birbirinin aynı olmamaya başlamıştı.
Babam bana gözlem metodunu öğretmişti. Diyebilirim ki bu değişiklikleri yaşarken ruhumda kopan fırtınalara kalemimden dökülen ifadeler ancak tercüman olabiliyordu.
Geriye doğru baktığımda hayatımda hatırlanmaya değer yegâne şey olarak şimdi bunu görüyorum. Ve yine diyebilirim ki, babamın bu akıllı ve ısrarlı tutumu olmasaydı, herhâlde boş gözlerle bir ömür boyu etrafı seyredip günümü tamamlayacaktım.
Babam yazı dünyasına adım atmama sebep olduğu kadar, aynı zamanda da benim ilk öğretmenim olmuştur. (Selim Gündüzalp, Okul Öyküleri, İstanbul: Zafer Yayınları, 2007,s.35)

Çocuğu, geçmişi ve hâli anlatıp, geleceğe dönük hedefler göstererek, özellikle problemlere çözüm getiren insanî, ahlâki şeyler yazmaya, yatkın olduğu alanlarda kalem oynatmaya teşvik edin. Bu onları kitapların dünyasına daha çok çekmekle birlikte yeteneklerini de dikkat çekici şekilde geliştirecektir.”(s.236,237)

Bu iki kitaptan da çok güzel örnekler vererek Balzac’la yani tanışamayacaktık belki de. Eğer babası böyle bir şey yapmamış olsaydı. Ne kadar ne kadar önemli ya.

Aynı şekilde günlük tutmak da yazma alışkanlığı. Zaten yazmak ya birçok şey işte yazmayla başlıyor. Çünkü yazmak için okumak da zorundasınız ve okudukça ufkunuz da genişliyor.

Benim de çoğu okuduğum kitap aslında böyle biraz yazmakla ilgili ya da bazen işte “bu nasıl yazılır, nasıl yazılmış?” diye merak edip aldığım kitaplar var. Okuduğum ve evet yine birkaç sayfa sonra da yine çok sevdiğim başka bir yazar hakkında bir alıntı var.

“Ünlü romancı Alexander Dumas, gençlik yıllarında büyük tarihi romanlar yazma konusunda oldukça hevesliymiş. Tavsiye isteyince, yaşlı bir yazar ona şunu söylemiş: ‘Genç adam, önce dol ki, sonra rahatça taşabilesin!’”(s.244)

Yazmak… Biraz da bu sizden taşanlar aslında. O yüzden tehlikeli bir yandan herkese yani — içinizi döküyorsunuz hiç tanımadığınız insanlara bile ve anlatabildikleriniz aslında o kadar sınırlı ki sizden taşanlar yani gerçekten o içeridekileri bir türlü aktaramıyorsunuz.

Onun için demek ki daha da donmak gerekiyor. Ama şimdi ben de bu en sevdiğim yazarlardan birine söylenen bu sözden sonra da Ahmet Maraşlı adeta bana şunları söylemiş gibi de hissettim. Çünkü hemen ardından da şu uyarı geliyordu:

“Yazı, alıntılara boğulmamalı. Yeni yaklaşımlar, tespitler, fikirler yer almalı. Bir orijinalitesi olmalı. Dursun Gürlek, yapılması gereken acı tespiti yapıyor: ‘Her paragrafın, hatta her satırın sonunda bir rakamla karşılaşınca, okuma zevkiniz daha işin başında dumura uğruyor. Böyle bir durumda yazarın asıl kendi fikrini, kendi görüşünü merak edip sayfaları birbiri ardınca çeviriyorsunuz ama ne yazık ki, orijinal tek cümleyle karşılaşmıyorsunuz.’”(s.244)

“Acaba” dedim, “benim bu podcast’lerimde, bu yazılarımda böyle mi oluyor? Eyvah eyvah.” Alıntılar eşliğinde gerçekten bazen çok çok alıntım oluyor ya. Kitabı neredeyse tekrar okumuş gibi oluyor. Bazen de çok az — bak orayı da unutmuşum, burayı da almamışım gibi de hissediyorum.

Ve aralarında belki de hiçbir orijinal düşüncem de olmuyor. Söylenenleri tekrar ediyorum, yazılanları onaylıyorum gibi de geliyor bana. Bir de hep böyle beğendiğim yerleri aldığım için hiç zaten sıfır eleştiri gibi — önce takdir, teşvik, teklif yok. Bilmeden bak o 5 T uyguluyormuşum aslında.

Burada biraz kitaba da ara vermiştim. Yine bir kendi yazdıklarımı sorgulamaya girişmiştim ama daha sonra yine devam ettiğimde bu sefer şöyle bir bölüme denk geldim.

“Düşünürken, başka bir şey yaparken, elinden geleni yaptıktan sonra tıkanırsan, bunun yeni bir açılım başlangıcı olduğunu düşün!.. Çünkü, görünen kapasitenin sınırlarına gelmişsin; artık bir tek adım bile atsan, kendini aşmış olacaksın ki, bu harika bir şey!..”(s.260)

Bunu benim çok sevdiğim matematik hocamız da “yoruldunuz mu, başınız ağrıdı mı?” diye sorardı. İşte böyle dersin sonlarına doğru matematik dersinde böyle çok ağır konular işlerken bazen işte artık sınıftan böyle homurdanmalar — “hocam işte ara verelim” diye sesler gelmeye başlardı.

Yarım saat olmuş, 40 dakika olmuş, kafalar şişmiş artık, başımız ağrıyor yani. “Başınız ağrıyor çünkü daha yeni çalışmaya başladı!” derdi. Ben cebime koydum o bilgiyi böyle — artık bir şey okurken de falan başın ağrır bazen. Ve ben dedim ki “heh tamam çalışmaya başladı kafam, çalışmaya başladı şu an yani tam sırası devam et, arada bırakma.”

Bazen böyle gittiğimiz yerlerde de ya öyle bir dalmışım ki çalışmaya… Şey artık hizmet verdiğimiz şirketler falan diyor “bir mola verin, bir dinlenin” o derece kendimizden geçip hevesle çalışıyoruz. Bu işte mutlu ediyor beni. Bilmiyorum gerçekten harika bir şey o kendini aşma hissi.

Maslow’un piramidinin en tepesi miydi? Kendini gerçekleştirme. Onun gibi bir şey hissediyorsunuz. O tıkanmada çünkü tam işte yeni dönüm noktası. Devam ederseniz böyle hissediyorsunuz. Bırakırsanız ama bu sefer yetersizlik hissi kalıyor. Orada devam etmek lazım.

Ve yine yine başka bir yazardan bir alıntı almışım burada.

“‘Eski başka, eskimiş başkadır. Nice eskiler vardır ki, hiç eskimezler.’ (Peyami Safa) Güzel ahlâk da öyle değil mi?.. Eskiliğine yeniliğine değil, güzelliğine bakılır… Değişim, ancak gelişim varsa güzeldir.”(s.301)

Artık kitabın sonlarına yaklaşıyoruz. Ben de eski eşyalarla bilmiyorum daha bir bağ kurabiliyorum onlarla. Bir şeyin eskimesi yani daha kıymetli geliyor bana. Mesela benim yine işte bak öğretmen olan eniştem. Zaten bu kitabı okurken sık sık onu da hatırladım.

Onların evinde mesela televizyon yoktu. Yazın giderdik böyle. Çok da değil yani. İşte o yaz tatilinde 5 gün, 10 günlük o misafirlikler o kadar eğlenceli gelirdi ki yani benim çocukluk zamanımda. Evde yani televizyon olmayan bir ev o zamanlar — zaten cep telefonu da yok, internet de yok. Nasıl zaman geçirebilirsiniz? İsim şehir oyunları, böyle kağıtlara yazılan başka değişik değişik oyunlar. Onları işte bana hep öğretmen olan eniştem öğretmişti.

Ve o da zaten farkında olmadan bu kitaptaki birçok tekniği hem öğrencileriyle hem benim gibi yeğenleriyle uyguluyor. Yani standart o isim şehir gibi değildi oyunlar. Bir şeyler türetme. Zihni çalıştıran yani ne kadar şey varsa yaptırırdı bize. Ve eski deyince he eskiden de gireceğim konuya.

Onun bir de böyle çok bayağı kapağı falan eskimiş bir Kur’an-ı Kerim’i vardı. Üzerine böyle kenarlarına notlar alınmış. Ben yani hiç hayatımda öyle bir koptu kopacak yani o kapak ama böyle bir yandan da özenli çok büyük bir saygıyla alıyor koyuyor sürekli elinden de düşmüyor sürekli tekrar alıyor işte akşamları okuyor geceleri okuyor sabahları çok erken kalkardı o böyle benim zaten işte günün… bir günde ne kadar çok şey yapılabileceğini biz de tatile gitmişiz ben hemen erkenden kalkardım onun gibi.

İnanılmaz bir insan yani bana böyle okul hocalarımdan biri olarak gördüğüm hayatta ama işte ben öyle bir Kur’an-ı Kerim görmemiştim. Bizim evde böyle gıcır gıcırdır yani tabiri caizse. Yepyeni dururlar. Çünkü okuyamıyoruz maalesef sürekli onun kadar en azından öyle bir ders kitabı gibi özenle tekrar tekrar çok böyle bizde kabı falan vardır hatta Kur’anların hep onun içinden çıkarılır. Böyle bir merasim gibi okunur daha çok işte Ramazanlarda, Kandillerde falan.

Ama onun öyle değil işte hayatını bir rehber olarak okuduğundan Arapçasını tabii onun okuyor, anlıyor, biliyor. Öyle olunca işte bak nasıl farklı okuyorsunuz. Ve o Kur’an’daki işte o eskilik de başka bir şeydi. Yani asla eskimiyordu aslında. Benim normal kitaplarım da öyle. Katlamam bile kıvrılmasın köşeleri. Çok biraz özen gösteririm. Ona da işte bahsetmiştim.

“Aa ” dedim “Hiç böyle bir Kur’an görmemiştim.” “Eskiyecek” demişti O da. “Eskimesi lazım ki bu senin okuduğunu gösterir. Öyle yepyeni duran köşesinde saklı bir hazinenin yani bir faydası yok. Onu kullanacaksın istifade edeceksin ki eskiyecek. O zaman daha değerli olur” demişti bana.

Yani bu benimde bir şeyler söylemişim de hatırlamıyorum kaç yaşındaydı o kimler o zamanlar ama çok hoşuma gitmişti zaten. Biz de işte o küçük yaştan beri böyle büyük adamlarmış gibi konuşurdu işte eğitimci yani almış hem eğitimini de bunun hem biliyor hem de uyguluyor hayatında. Ve yine yine zaten hem ondan da öğrendiğim hayattan da öğrendiğim tam da öğrenemediğim bir yandan hep bu hataya da düşüyoruz. Şu cümle:

“Zamanında yapılmayan iş, yapılmamış demektir.”(s.326)

Aynen öyle. Her şeyin bir zamanı var ve zamanında yapılması gerekiyor. Umarım bu kitabı sizler de zamanında okuyabilirsiniz. Şu örneği de vermek istiyorum. Bunu belki siz de denk gelmişsinizdir, ama burayı okurken gözyaşlarımı tutamamıştım. Her kitapta ağlayacak bir şey buluyorum ama bu gerçekten çok etkileyiciydi.

Yine başka bir kitaptan alınmış. İşte bakın, burada sadece “Zekadan Dehaya” kitabından bahsetmiyor. O kadar çok başka kitaplar da var ki içinde geçen. Ben hemen paylaşayım, zaten son alıntımmış.

“İnsanlığın şu kalbe ihtiyacı var:
Bir evde televizyon arızalanmış. Tamirci gelip TV’nin arkasını açmış bakmış ki, bir sürü ekmek kırıntısı… Tabiî kimin yaptığını hemen anlamışlar; evin dört yaşındaki kızı. Böyle durumlarda ailelerde gösterilen ilk tepki genellikle öfkedir. Fakat anne öyle yapmamış, çocuğuyla konuşmayı denemiş ve öğrendiklerinden sonra hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Çocuk, ekranda Afrika’daki aç çocukları gördükçe mutfaktan ekmek alıp TV’nin açık bulduğu tek yeri olan arkadaki ızgaralardan içeri atıyormuş…(Hayata Dair, 1. baskı, Ankara: Ostim Yayınları, 2005,s.266)”(s.352)

Yine o görüntü gözümün önüne geldi. İşte o çocuk kalbi ne kadar saf, ne kadar temiz. Gerçekten böyle kalplere ihtiyacımız var. Başka başka kitaplardan, başka başka yazarlardan örnekler vererek neredeyse bir saattir konuşuyorum ve hiçbir teknikten bahsetmedim ama bilerek bahsetmedim aslında. Bu kitabı bulun, okuyun arkadaşlar mutlaka.

“Zekadan Dehaya” çok ilginç, dediğim gibi sadece 7 sayfa içindekiler bölümü var. Eğer o da bir iki sayfa olsaydı, onları okuyacaktım aslında size. Yani örnekler veremedim, taktikleri ve teknikleri söyleyemedim ama en azından “bakın şunlar şunlar var” diye göstermek istedim. Ancak 7 sayfa olunca onu da okumak dakikalar alacak.

Veriler, örnekler, öğrencilerin geri dönüşleri… İnteraktif bir kitap yani. Ben böyle sorulu, cevaplı, rehberli kitapları zaten çok severim. O açıdan da beni okurken mutlu etti.

Verilen örnekler hayatın içinden örnekler. Öğretmenin macerası, onun bakış açısıyla… Sanki ben de onlarca, yüzlerce öğrencim varmış gibi hissettim. Okul yıllarım geldi aklıma. Öğretmen ya da öğrenciyken şu kitabı okumak çok farklı bir tat verirdi gerçekten. O yüzden her şey zamanında güzel.

Bir üniversitede zaten yüksek lisans bölümünde ders kitabı olarak da anlatılıyormuş bu kitap. Bu bir proje zaten — bir eğitim projesi. Keşke biz de o öğrencilik yıllarında okuyabilseydik bu kitabı, ama en azından şimdi okuyabildik. Böyle de düşünmek lazım.

Sizler de bakın, duymadıysanız bile şimdi haberiniz oldu. Artık bahaneniz de yok yani. Kesinlikle “duymadım, bilmedim” diyemezsiniz. Size de bir sorumluluk yükledim aslında. Ama sorumluluk kötü bir şey değildir arkadaşlar, iyi bir şeydir. Yani sorumluluktan kaçmayın. Sorumluluk ve ümitsizlik aynı anda olmazmış insanda. Çünkü bir şeyden sorumlu hissettiğinizde umut da oluyor. Çünkü o değiştirebilme gücünü, imkanını aslında kendinize de vermiş oluyorsunuz.

“Yapacak bir şey yok” diyemiyorsunuz, yani yapacak çok şey var! Okunacak, anlatılacak o kadar kitap var ki… Onların yanında bir de böyle uygulanacak, rehber edinilecek kitaplar var. İşte bu kitap onlardan biriydi.
Daha fazla uzatmadan sizlere de veda edeyim. Çok çok teşekkür ediyorum bana buraya kadar zaman ayırdığınız için.





2 Haziran 2025 Pazartesi

Cam Kapının Ardında

 

Cam Kapının Ardında, Yazarlığın En Zor Yanı ve At Burcu Bir Kronik Hasta Olduğumu Öğrenmem

Natsume Söseki’den okuduğum ikinci kitap olan Cam Kapının Ardında’dan bahsedeceğim bugün sizlere. Yine benim bu Japon Klasiklerine olan sevdam… Natsume Söseki’yi de, sevdim yani kalemini. Gerçi kimi okusam seviyormuş gibi hissediyorum ama…

Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Bu kitap da bir deneme gibiydi. Hikâye derlemeleri, aslında çok bir başlıkları da yoktu. Farklı farklı öykülerden oluşan bir kısa hikâye derlemesi gibiydi. Bölüm bölüm ama birbirleriyle de bağlantılı gibi çünkü otobiyografik. Bütün hepsini anlatan da -olayların başından geçtiği kişi- yazarımız Natsume Söseki.

O açıdan aslında Pirinç Kuşu’na benziyordu ama orada başlıklar vardı. Burada başlıklar da yok. Kitabın tamamı, yazarımızın başından geçenler, aslında bir gazeteye tefrika halinde yayınlanmış. Gün gün böyle, biraz ne yazacağını da bulma endişesi… Yazma hakkında da ciddi şeyler içeriyor.

Güzeldi yani, ben bu kitabı Tokyo Manga Yayınlarından okudum ve Japonca aslından çeviren İrem Aslan’dı. Tam 160 sayfa ve başladığım gibi hemen yüzlü sayfalara gelmiştim zaten. Akşam da bitirdim, gece yatmadan. Yani o benim Pazartesileri genelde yayınlamayı planladığım kısa kitaplardan biri, kısa bölümler için tam uygun bir kitap.

Aslında çok kısa da değil ve daha hemen ilk alıntımda beni çok etkiledi. Dedim bu kitabı bitirmek lazım. Çünkü benzer duyguları ben de yaşıyorum. Gerek yazarken gerek burada anlatırken insanların sanki zamanını çalıyormuş gibi hissediyorum. Böyle önemli şeyler anlatmam lazımmış gibi geliyor bana. Zaten o yüzden kimseye söyleyemiyorum yani “Al bak bunu dinle, bu yazıları oku” diye öneremiyorum, tavsiye edemiyorum. Çünkü zaten herkes meşgul ve yoğun. Bir çok şeye, bir çok yere yetişmeye çalışıyor. Yazarımızın da yani böyle düşünmesi benim hoşuma gitti. Şöyle diyor yazar:

“Şimdi bense kalkmış, nefes almaya bile vakit bulamayacak kadar meşgul olan bu insanların vaktini çalmaya cüret ederek bunları yazıyorum.”(s.9)

Bunu da okumak zormuş, tek nefeste… Aynen öyle. Vallahi ben de cüret ediyorum, kusura bakmayın. Bir de hemen ilk sayfadan sonra, dipnotta şu yazıyordu…

“Japonlar kullandıkları on iki hayvanlı takvimde, doğdukları yılda olan hayvanı belirtirken ‘Tavşanım/Ejderhayım,’ şeklinde hayvanın adıyla belirtirler.”(s.11)

…demişler. Çünkü yazarımız da vurdu cümleye, ‘Ben de tavşanım’ diye giriyor. Tabii ki ben de şimdi merak ettim. Baktım hemen…

Hiç de yani, çok hoşlanmam böyle burç muhabbetlerinden ama böyle bunlara inanan insanları görünce, biraz onları da kandırmak için öğreniyorum. Yani o şeylere bakıyorum. Ben de mesela at burcuymuşum. Geleneksel Çin takvimine göre diyor burada. Aslında 12 hayvanlı Türk takvimi değil miydi ya bu? Biz de bunu kullanmıyor muyduk? Ve on iki yıla göre mesela, o yılda doğanlar işte at. Sonra işte fareler, maymunlar, köpekler, bir şeyler yani. Güzel. Ben at, hoşuma gitti.

Biraz da okudum ve tabii ki tutuyor birebir. Çünkü soğuk okuma yani bunlar. Gayet herkese uyacak şeyler, güzel şeyler yazıyorlar. Ve okuyunca da “aa” diyorsun. Evet, ben mesela ani köpürülürmüşüm ama genellikle çok nazik, mutlu, yardımsever… güzel güzel şeyler yazmışlar. “Evet” dedim, “benim. Doğru.” Çok kolay aşık olur demişler. Hemen unutur. Bunlar da bunlar da uyuyor maalesef. İnsan okuyunca mı acaba kendini uyduruyor yoksa… “Hemen de soğur” demişler ama. Evet, o da var maalesef. Doğru. Ne diyelim?

Tavşan da… tavşana da baktım biraz. Eğlenceli, nazik, kibar. Kibar. Bak, kibarlık gerçekten… Natsume Söseki’deki o zerafet. Gerçi “Pirinç Kuşu”ndan kafama takılan bir bölüm vardı. Onu da anlatmıştım. O da bence yeri gelince parlayan. Herkes öyle değil midir? İşte bunlar öyle şeyler yazıyorlar ki herkes uyuyor.

Ve biz şimdi mesela normal bizdeki burçlara göre… mevsimlere göre aslında yapmışlar. Onları bölmüşler de işte su grubu, ateş grubu, işte tarihler, şeyler… Ay böyle tam da bir ay da değil, böyle bir ayın sonundan başlayıp öbürünün başından biraz günler alarak. Karışık da bir şey yani. Ben hala biri doğum gününü söylediğinde hangi burç olduğunu falan bilmem. Sadece aslansa bilebilirim. On dört temmuzları zaten aslanan saymıyorum. Ağustoslar, ağustosların da hepsi değil tabii. Bir yere kadar ya…

Aslında bunları da yani bana komik geliyor bu burç muhabbetleri ama ya bilmiyorum, çok inandırıcı gelmiyor bu burç muhabbetleri ama bir yandan da böyle kafana vura vura öğretiyorlar. O yüzden öğrenmek de lazım diyeyim ve devam edeyim.

Burada da evet, bir yazar olmanın belki de en zor yanlarından biri. Hiç aklıma böyle bir yanı gelmemişti yazarlığın. Olur tabii ki. Bir kadın geliyor burada yazarımıza. Bu arada bir güvercin dadandı. Sürekli gukluyor. Neyse, o da bir fon müziği olsun. Yapacak bir şey yok.

Kadın burada yaşadıklarını anlatıyor yazarımıza. Bunun bir hikayesi ne, işte “yazar mısın” gibi bir şey gelecek zannediyor başta. Ama çok tehlikeli de bir soru soruyor orada. Hemen paylaşayım onu.

“Kadının anlattıkları, yaşadıkları beni derinden etkilemişti. Öyle acı vericiydi ki, nefes alamadığımı, boğulduğumu hissetmiştim. Yüzünü bana çevirmiş yaşadığı acılar tekrar gün yüzüne çıktığından perişan olmuş hâlde şu soruyu sordu: ‘Siz, bu romanı yazsaydınız kadın için nasıl bir sonu uygun görürdünüz?’
Sorusuna cevap vermek benim için zordu. Sessiz kalmayı tercih ettim fakat kadın üsteledi.
‘Kahramanın ölmesi mi daha iyi bir sondur yoksa yaşamaya devam etmesi mi?’
Yazar olarak iki sonu da yazabilmemin mümkün olduğunu söyleyerek kesin bir cevap vermekten kaçındım. Karanlık odada kadının çehresini ve belli belirsiz değişen yüz ifadesinden anlam çıkarmaya çalışıyorum. Kadının benden daha açık ve net bir cevap vermemi istediğini anladığımda rahatsız olmuştum. Cevap vermekten başka bir seçeneğim yokmuş gibi hissediyordum.”(s.28)

Diyor burada. Çünkü kadın zorluyor onu yani. Ve burada nasıl diyebilirsin ki ‘ölüm daha etkileyici bir son olur hikayede’? Olmaz.

Bir de sürekli şiir de istiyorlar yazarımızdan. Hatta böyle takıntılı da bir okuru da varmış. Art arda sürekli mektuplar gönderiyor. Resimler, fotoğraflar, çay falan gönderiyor. Sonra bir de geri istiyor onları. Yazmadığında… o dönemin sapıkları da demek böyleymiş. Ya kim bilir şimdi neler geliyordur yani. Hiç düşünmek bile istemiyorum.

Ve ölümle de ilgili aslında bu kitap… Zaman, hayatı da sorgulayan yazar şöyle bir şey söylüyor:

“Tadı tuzu bulunmaya bu hayatın içinde bir telaş yaşarken bir gün illaki gelecek olan, kaçamayacağımız, yaşamı yitireceğimiz o anı düşünüp duruyorum. Ölüm dediğimiz bu anın, zaman zaman yaşamaktan daha huzurlu olduğuna inanmadan edemiyorum. Öyle anlar geliyor ki, ölümü insanların ulaşabileceği en yüksek mertebe olduğuna inandırıyorum kendimi. ‘Ölüm, yaşamdan daha saygındır,’ sözcükleri zihnimin içinde dolanıp göğsümü delip geçiyordu.”(s.32)

Ama işte bunlar da biraz tehlikeli sözler ve herkese söylenecek… Her an en azından söylenecek şeyler değil ama bir de istemeden söylediklerimiz var. Hayır diyemediğimiz için yaptığımız işler, nezaket zannederek. Onunla ilgili şu bölüm çok güzeldi:

“Maalesef ki, isteksiz ve nezaketen yapılan işler bir ip gibi kişinin boğazına dolanır ve devam ettikçe de sıkar boğazını. Ben de bir süre sonra, nezaket icabı kabul ettiğim bu istekleri görmezden gelmeye başladım. Görünmez ipi boğazımdan çekip nefes almaya çalışıyordum.”(s.47)

İşte burada olup kendisinden sürekli şiir isteyen, haiku isteyen kişilerle mücadelesinde artık bir yerden sonra onları görmezden gelmek zorunda kalıyor. Çünkü yok yani. Bir de şiir sipariş edilir mi? Öyle bir şey mi? Bunu istediğin zaman yazabilsen zaten… Al sen yaz o zaman.

Ve yine ölümle ilgili ve biraz da ters psikolojiyle ilgili şöyle bir bölüm var:

“Zamanını hatırlamıyorum fakat birisinin söyledikleri hâlâ daha aklımda: ‘Başkalarının ölmesi bana çok doğal görünüyor fakat ne zaman kendim öleceğimi düşünsem, bir an bile ihtimal veremiyorum.’
Bir keresinde de savaşa katılmış bir adama ‘Silah arkadaşlarınız gözleriniz önünde tek tek can verirken ölmeyecek tek kişi gibi hissettiniz mi?’ diye bir soru yöneltmiştim.
Adam da şu cevabı vermişti: ‘Olmaz olur mu? Ama ölüm öyle bir durum ki, ölmeden öleceğine inanmazsın.’
Yine üniversitede fizik bilimi ile uğraşan bir hoca ile şöyle bir diyalog geçti aramızda:
‘İnsanlar uçak kazalarında mucize olmadığı sürece neredeyse kimsenin kurtulamayacağını biliyor. Binerken de ‘Ya düşerse? Ya ölürsem’ gibi korku dolu düşüncelerini dile getiriyorlar. Buna rağmen hiçbiri uçağa binmekten vazgeçmiyor ve olağanca korkusu ile biniyorlar. ‘Sıra bende mi?’ böyle düşündüklerini söylüyorlar ama durum, gerçekten böyle mi?’
‘Hiç de korkuyla ya da ölümü bekler gibi değiller. Bana öyle görünmüyorlar.’
‘Neden?’
‘Kendilerine ters psikolojiyle yönetiliyor gibiler. ‘Uçak kaza yaptı ve birçok insan öldü ama bunların arasında ben yokum, ölüm beni bulmadı.’ der gibi bir hâlleri var.’
Korkarım ki ben de ters psikolojiyle yönetilenlerden biriyim. Yaşarken ölümü düşünmeye gerek var mı? Ölene kadar herkes hayatta!”(s.93)

Burada ben de biraz o ters psikolojiye inananlardanım mı diyeyim. Uyguluyorum bazen kendimi. Ben de deyince şey geldi aklıma. Böyle çok güzel bir karikatür vardı: ‘Sürü psikolojisine inanmayan koyunlar.’ Bir tane koyun ‘Bence sürü psikolojisi diye bir şey yok’ diyordu. Hemen öbürü ‘Bence de yok.’ Bir diğeri işte ‘Bence de.’ ‘Bence de yok abi’ falan derken… Harika bir karikatür. Bence de yok.

Ve kronikleşme. Evet, gelelim kronikleşmeye. Yazarımızın da ciddi de bir hastalığı varmış. Bazen böyle günlerce, ne diyeyim artık, uzun süreler oruç tutmasını salık veriyormuş doktorlar. Öyle bir mide rahatsızlığı varmış. Çok uzun süre aç kalmak zorunda kalıyormuş. Açlığı yani bir tedavi olarak ta o zamanlarda bile Japonlar uygulamışlar.

Ama işte o zaman da çok kilo vermiş, çok halsiz olmuş. Bir deri bir kemik kalmış. Zor zor bir durum yani. Ve bir de bu hastalıkla ilgili… Tabii herkes de bildiği için sürekli de soruyorlar sanki onunla işte ilgilenme şeyi. Hastalığın belki de en zor şeyi bu ya. Eşin dostun sürekli ‘iyileştin mi, nasıl oldun’ diye seni darlaması. Bununla ilgili benim de bir hikayem var. Bundan sonra belki onu da anlatırım.

“‘Kronikleşme’ kelimesini duyduğumda yeni bir şeyler öğrenmiş gibi aydınlanmış hissettim. O günden sonra insanlar bana iyileşip iyileşmediğimi sorduğunda ‘Yaşayıp gidiyoruz,’ demek yerine, ‘Devam ediyor, kronikleşmiş artık,’ demeye başladım. Kronikleşme kelimesini açıklarken de hep Avrupa atıflarına başvurdum: ‘Ben hastalıkla savaştayım. İhtilaf Devletleri ile mücadele eden Almanya gibi, ben de bu hastalıkla savaşıyorum. Sizinle karşı karşıya oturuyor olmamızın sebebi hastalıkla ateşken imzalamış olmamız değildir. Siperde saklanırken hastalıkla çarpışacağım can alıcı anı bekliyor olmamdandır. Sizin anlayacağınız tam bir karmaşa hâlindeyim. Kazanıp kazanmayacağımın belli olmadığı gibi, savaşın devamının da ne zaman olacağını bilmemekteyim.”(s.124)

İşte onu duyunca da hep gülmüşler ona. Gülerler yani. ‘Sen bunu nasıl anlatacaksın insanlara?’

Bende de mesela seboreik dermatit diye artık en son konulu böyle ya, inanılmaz bir hastalık. Ekşi’de böyle yüzlerce sayfa yazılmış. Forumları birbirine katmış. En son böyle hatta çok ünlü, çok meşhur bir doktora da gitmiştim. Serkis Barış. O bile yani demişti ki ‘Bu hastalık sende mezara gidecek. Öyle bir hastalık. Buna çare arama yani boşu boşuna’ deyip beni ikna etmişti ta kaç sene önce.

Ama yine hala öyle ya, işte bak şu şampuan çok iyi geliyor. Daha geçen aldım öyle 5.000 liraya şampuan aldım ya. Ya inanılmaz. Bir yandan da burada yok, işte tamamen doğalmış da falanmış falanmış. Bir ay da oldu yani kullanalım. Yok, hala aynı. Her taraf kepek. Kafam sürekli kaşınıyor, ediyor. Kaşıntılar bile geçmedi yani. Şeyi geçtim. Kepek. Kepeği zaten artık yaşamayı öğrendik. Öğrenmedik de işte yok saymayı işte, sürekli elim omuzda bir yandan da açık renkler giymeye çalışıyorum. Çok da çalışmıyorum da yani aslında ben siyah giyen insanım normalde ama nasıl giyeceksin? Çok çok zor bir hastalık.

Çözümünü bulursam anlatırım bir gün ama yok maalesef. Yıllarca zaten bunun ben dışarıdan çözüleceğine de çok inanmıyorum. Bu cilt hastalıkları, deri hastalıkları içeriden çözmen lazım. Yediğine, içtiğine işte dikkat etmen lazım. Nasıl edeceksin? Neyin iyi, neyin kötü geldiğini. Mesela bir doktor da bana bir liste vermişti böyle işte domatesten yumurtaya, ekmeğe, vey her şey var listede. Yani bunları yemeyeceksin. Bunlar en çok insanların alerjik olduğu besinlermiş. Hangisi olduğu da belli değil, alerjin olduğu da belli değil. Hepsini yazmışlar. O yüzden onları yememek mümkün değil. Bir 2–3 ay işte deneyebilirsin en fazla. Ben de çeşitli diyetleri hep böyle denedim yine de. Çok zor yani uygulamak. İşte veganlığı bile denemiştim 3 ay. Ya peynir olmadan, hayatında, yoğurt olmadan ne kadar yani bilmiyorum. Çok zor. Zaten dışarıda hiçbir şey yiyemiyorsun. İşte aslında şekeri, tatlıyı kesmek sadece gazlı içecekler değil. Yani tatlıyı da keseceksin de işte çok zor ya. Tam bir nefis mücadelesi.

Bir de kessen de göremiyorsun sonucu. Yine aynı yersen daha kötü oluyor ama kestiğinde geçmiyor. İşte sürdüğün, kullandığın kremler, şampuanlar da böyle kısa süreliğine iyi giriyormuş gibi oluyor ama sonra daha kötü oluyor. Hele bırakırsan iyice kötü oluyor falan. Değişik işte, kronikleşmiş. Kronikleşmiş. Ben burada Almanya’ya benzetmezdim kendi durumumu ama çözümü yok, çaresi yok.

İşte burada kayıt alırken de mesela zaman saçlarımı kaşıyorum. Böyle kaşınıyor çünkü o sesler de bazen geliyormuş. Maalesef bunu sonradan fark ettim. Bir de konuşurken olduğu için kesemedim bunu. Bundan sonra biraz daha dikkat etmeye çalışacağım.

Ve aslında zaten bu hastalığın da birçok hastalık gibi en büyük özelliği yine öyle yediğin içtiğin değil de senin psikolojin, ruh halin, kafaya takmayacaksın. Sinir stres yapmayacaksın. Aldırmayacaksın. E peki ama yani nasıl yapacağım bunu? İşte yazarımız da bak kendine bir ders çıkarmış. Kendisine verdiği bir söz:

“Kendi kendime bir ders çıkardım bu aldatılmalardan: İnsanlar, yalancı ve düzenbaz varlıklardır. Aklımın bir köşesine not etim ve kiminle konuşsam akıl tahtamda yazan bu cümleyi okuyup durdum.”(s.134)

İstediğin kadar yaz aynalara, duvarlara yaz bu yazıyı. Ama gene konuşurken bazen biliyorsunuz yani hissediyorsun. ‘A şu an’ diyorsun, ‘bu bana yalan söylüyor’ ama dinlemeye devam edersen inanıyorsun. Yani o Ezel’in sahnesi gibi de demek istemiyorum ama yani neredeyse öyle. O yüzden en güzeli hiç dinlememek belki de ya da kabul edeceksin. Heh, işte onu da zaten birkaç sayfa sonunda şöyle diyor yazar:

“Çünkü şu anda bulunduğum yer, bir yol ayrılığının ortası; ya herkese inanıp aldatılan bir aptal olacağım yolda ilerleyeceğim ya da insanlara şüpheci yaklaşan bir paranoyak yolunda. Sürekli endişeli, kaygılı ve mutsuzum. Bir ömür böyle nasıl geçer ki?”(s.137)

İşte buradan da yazarımızın neden hasta olduğunun göstergesi buna… işte böyle olunca mide mi dayanır? Mide hastalıkları da biraz böyle insanın kendisini kasmasından, deri hastalıkları da aslında vücudun dışa vurması belki de böyle vurması mesela iç organlara zarar verecek. En azından vücut atıyor gibi de okumuştum bir yerden? Bir doktor mu söylemişti? Yine öyle de bir durum var. Yani bu hastalıklar da aslında bir bizim hayatta kalmamızı sağlayan şeyler bir yandan.

Ve bu kitapta gördüğünüz gibi böyle çok özelini de anlatıyor yazar. Başından geçenleri de, insanlarla olan ilişkileri bir yandan da halka duyuruyor. Yani bunu gazetede tefrikalar halinde yazıldığı için, yayınlandığı için kitabın da son iki sayfasındaki şu bölüm bence güzeldi:

“‘Aziz Augustinus’un İtirafları, Rosseau’nun İtirafları, Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları… Eğer bu itirafları okuduktan sonra gerçeği bulmak istersen, gerçekler yok olur, bir daha da bulamazsın.’ demişti birisi. Yazdıklarımı itiraf olarak değerlendiremiyorum. Suçum, eğer suç olduğunu varsayarsak, sadece günahlarımın masumane sebeplerini yazmak oldu. Rahatsız olan okurlarım olabilir. Ama şu an bulunduğum yerde gökyüzünden insanlığa bakıyor ve sadece gülümsüyorum. Tıpkı yazdıklarıma güldüğüm gibi… Şu âna kadar yazdıklarım sıkıcı olsa da bulunduğum gökyüzünden kendime nasıl başkasının gözünden baktıysam, yazdıklarıma da öyle bakıyorum; sanki ben değil de başkası yazmış gibi okurken gülmeye devam ediyorum.”(s.159,160)

Bence güzeldi bu kısım. İnsan bazen, özellikle üzerinden zaman geçtikten sonra, kendi yazdıkları da başkasının yazdığıymış gibi geliyor. Kendi yazdıklarına gülmek, insanın kendi okuduklarına yabancılaşması normal bir şey gibi geliyor bana. Artık gülmesi… bilmiyorum, belki çok sağlıklı gibi görünmüyor olabilir ama ağlamasından iyidir.

İşte yazmanın, anlatmanın aslında şöyle rahatlatıcı bir yanı var. O başından kötü olaylar geçen, acıklı hikayeleri olan kadının gelip yazarımıza anlatması gibi: “Bunun bir romanını yazar mısın?” diye söylemesi. Aslında hayata böyle bakmak lazım.

Ben de bazen çok zorlandığım anlar oluyor şu an. Yani “Buna nasıl katlanıyorum?” diye şaşırdığım ama sonra diyorum ki: “Ya, bunu yazarım zamanı gelince, anlatırım insanlara. Buradan güzel bir hikaye çıkabilir. En kötü onu yaparım.”

Jack London’ın mesela en sevdiğim yönlerinden biri, hayatındaki bütün zorluklardan muhteşem hikayeler, öyküler çıkarmış olması. Yaşadıklarınız yani boşa gitmiyor aslında. Bence böyle düşünmek lazım. Özellikle de bunları yazıyorsanız, anlatıyorsanız, diğer insanlara da ışık tutabilir. O açıdan çok kıymetli, çok daha değerli hale gelebilir.

Ya da hiç elinizden gelmiyorsa gidersiniz böyle yazarları darlarsınız: “Hayatım roman olur” deyip anlatırsınız. Çok benim yapabileceğim bir şey değil. Ben o yüzden kendim yazmaya çalışıyorum ama işte orada da hikayeleri belki de ziyan ediyorum. Belki de şöyle, çok iyi bir yazara denk gelsem mesela, anlatsam… Üf, kim bilir nasıl yazacak! Değil mi?

“Cam Kapının Ardında” kısaca böyle bir kitaptı. Sizlerin vaktini çalmaya cüret ederek geldim buraya. Bu kadar meşguliyetin içinde buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.