Zorba, Çalışma Ortamının Önemi, Mutlu Olduğunu Bile Bilmemek ve Çıkar Defteri
Nikos Kazancakis’ten okuduğum ilk kitap tabii ki Zorba oldu. Çok duymuştum daha önce ama kitaba başlayana kadar Zorba’yı bırakın tanımayı, sıfat zannediyordum.

Eski iş yerimde neredeyse yüzlerce iş arkadaşım oldu toplamda ama kitap okumayı seven sadece çok kısa süre beraber çalışabildiğim bir mali müşavir ağabeyim vardı. Ama onunla da pek konuşamazdık kitaplar üzerine. Daha doğrusu birkaç kere konuşmaya çalışmıştık ama okuduğum türler birbirinden o kadar farklıydı ki, ben ona kendi okuduklarımdan bahsetmeye utanmıştım o zaman. O böyle daha çok politika üzerine ve komplo teorileriyle ilgili kitaplar okuyordu. Yani böyle bir alt tür var mı ondan bile emin değilim şu an ama o kadar çok birbirine benzeyen acayip kitaplarla çıkıyordu ki karşıma, her gördüğümde şaşırıyordum. Arada bahsettiğinde de o kadar ilgimi çekmiyordu ki yani kendi kendime de kızıyordum. İlk defa düzenli okuyan birine denk geldim onunla da iki satır konuşamıyorum, diye üzülüyordum. Zaten dediğim gibi çok uzun süre de beraber çalışamadık, o da bizim o ortama ayak uyduramamıştı ve çok takdir ettiğim bir şekilde istifayı basmıştı. Ben onun gibi yapamadım mesela. O çok daha donanımlı ve cesaretliydi benden.
Neyse ben zaten şu an çalıştığım ofisten bahsedecektim. Şu an benden sonra işe başlayan üç kişi daha var ve benden eski olan da zaten iki ay önce girmiş. Bir de patron tabii, o da zamanında çok okumuş ama bu aralar çok vakit bulamayan ama en azından okumanın kıymetini bilen birisi. Zaten bu yeni ekibi de kendisinin ne kadar özenerek kurduğunu daha yeni anlıyorum. İşte bu ekipte eski bir edebiyat öğretmeni var aramızda, bir de yıllarca kitapçılık yapmış ama daha da önemlisi okumayı çok seven, yaş olarak da benden iki yaş büyük bir arkadaşım var. Zaten bir o büyük benden gerisi hep genç, pırlanta gibi çocuklar. Onlar o kadar kitaplarla içli dışlı değiller ama en azından yadırgamıyorlar bizi ve biz fırsat buldukça kitaplardan konuşuyoruz. Bir muhasebe ofisinde böyle bir ortamın olabileceğine anlatsalar inanmazdım yani, kendimi o kadar şanslı hissediyorum. Tabii onların bu podcastten haberi yok zaten o yüzden isimlerini vermedim ama yine de buradan onlara da selam gönderiyorum. İşte o zamanında kitapçılık yapan arkadaşım bir gün bana en sevdiği kitabın Zorba olduğunu söyledi. “Mutlaka oku” falan dedi hatta. Sonra yetmedi bir de filminden o meşhur sahneyi seyrettirecek oldu, orada artık durdurdum onu. En azından bu müziği duymuşsundur dedi ama benim için zaten bu kadar çaba yeterliydi. İlk fırsatta okuyacaktım bu kitabı.
348 sayfalık bu kitabı Can Yayınları’nın Ekim 2022 tarihinde çıkan 44. basımından okudum. Yunanca aslından çeviren de Ahmet Angın olmuş. Bölüm bölüm yazılmış ama bölümlerin başlığı yoktu ve kitaba başladıktan sonra bu kadar büyük beklentiyle okuduğum için olacak bir süre boyunca beğenemedim kitabı. Eee yani dedim sık sık. Bu Zorba böyle sürekli sadece konuşacak mı diye endişelendim. Ama aslında Zorba kadar onun “Patron” diye diye hitap ettiği kişinin -ki ben onu yazarımız gibi de düşünmüştüm uzun bir süre- kendi kendine konuşmaları ve yazdıkları da güzeldi. İşte o güzelliklerden biriyle başlayalım daha fazla uzatmadan:
“‘Bu dünyada her şeyin gizli bir anlamı var,’ diye düşündüm. Her şey, insanlar, hayvanlar, ağaçlar ve yıldızlar hiyerogliftir. Onları heceleyip ne dediklerini anlayacak kişiye ne mutlu! Onlara baktığın anda bir şey anlamazsın; onların gerçek insan, hayvan, ağaç, yıldız olduklarını sanırsın; ancak çok ileride, yıllarca sonra anlayacaksın!..
Kafatası bronzdan yapılmış olan savaşçı, o ışıksız öğle vakti sütuna dayanan dostum, kuyruksallayan kuşu ve Areti’nin ölüm şarkısındaki dize, bütün bunların belki gizli bir anlamı var, ama ne?”(s.64)
İşte böyle zor sorular soruyor. Bu kitabı yazan, kaleme alan, üst kurmacanın parçası olan karakter aslında yazar değil ama isminin geçmediğini hatırlıyorum. Ben de not almamışım muhtemelen.
Bu karakter, kendisine miras kalan Girit’teki bir toprağa gidecek. Hem ona bakacak hem de üzerindeki o biraz parayla orada bir maden işletmesi kurabilir. Varlığından bile haberdar olmadığı bir yer. Girit’te küçük bir ev ve aslında büyük bir toprak… O toprakta daha önce işletilmemiş — daha doğrusu daha önce bir dönem işletilmiş ama sonra bırakılmış bir maden var. Maden ocağı mı denir artık?
Tam da oraya gideceği zaman, o gemiyle geçeceği sahne çok güzeldi. Şimdi çok güzeldi. Hemen zaten görünce dedim: “İşte bu karakterimiz!” Ben de tam öyle bir şey canlandırmıştım gözümde. Zorba… Zorba pek hayalimdeki gibi değil. Çok daha sempatik, çok daha gerçek bir karakter olmuş. Anthony Quinn harika oynamış yani.
İşte bu gemide, daha gideceği sırada Zorba ile karşılaşıyor. Alexis Zorba. Zor günler görmüş, geçirmiş, deneyimli. Belki bizim karakterimiz gibi kitap okumamış, okuma fırsatı olmamış ama insanları okumuş, hayatı okumuş. Her işin altından girip üstünden çıkıyor. Kahramanımız kendisini de yanında götürmesi için ikna ediyor ama çok da uğraşmıyor aslında bunun için. Ben şimdi “altından girip üstünden çıktı” dedim ama çok doğal gelişiyor, akışında oluyor bu süreç. Tam yeteri kadar konuşuyor, yeteri kadar örnekler veriyor.
Çok çok ilginç ya. Zorba zaten yaşıyor. Var gerçekten böyle insanlar. Hayatı okuyan ama bizim pek bilmediğimiz tiplerden biri. Yani belki de Zorba, bütün insanları anlatmak için bir taslak gibi bir şey istersen Zorba gibileri çizmek gerekir. Onların gerçek insan olduklarını, belki de özgür insan olduklarını, diğer insanları etkileyen…
Bu arada, benim kitabı okumam üzerinden neredeyse bir ay kadar geçti. O yüzden çok da net hatırlamıyor olabilirim. Bu ilk verdiğim ayrıntılar giriş kısmı. Çok spoiler olmasın diye uğraşacağım. Çünkü herkesin okuduğunu sanmıyorum bu kitabı. Nedense ben geç okuyunca öyle bir düşüncem oluyor. Belki de okumuşsunuzdur tabii ama hiç okumayanlar için de, hiç daha önce duymamış olanlar için de bu kitabın tadını kaçırmayacağım.
Ama kesinlikle bence bulun okuyun. İlla benim arkadaşım gibi birinin size “en sevdiğim kitap” falan demesine ihtiyaç duymayın.
“Mutluydum; biliyordum bunu. Bir mutluluğu yaşarken onu kavramamız zordur; ancak o geçip de arkamıza baktığımız zaman, birdenbire biraz da hayranlıkla, ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız. Ama ben, bu Girit kıyısında mutluluğu yaşıyor, üstelik mutlu olduğumu da biliyordum.”(s.86)
Mutlu tabii. Yunanca bilmiyor bu arada kahramanımız ve sadece İngilizce konuşuyor orada bilenlerle. Zorba bir yandan tercümanlığını da yapıyor. Yani Zorba İngilizce biliyor.
Zorba anlatsalar roman olur denilecek bir hayat yaşamış ki zaten romanı da olmuş ama geçmişinden o kadar çok bahsetmiyor yazar. Onunla tanıştıktan sonrasını anlatıyor sadece, daha çok o şekilde tanıyoruz onu.
Ama şunu diyecektim, ben biraz onu da düşündüm: Zorba’nın bu kadar net konuşması, bu kadar iyi anlaşmaları, o sadeliği sanki biraz da yabancı bir dilde konuşmasından kaynaklanıyor gibi de geldi bana. Çünkü insan ana dilinde karmaşıklaşabiliyor gibi geliyor bana. Tabii o benim yine sığ bakış açım belki — ana dili gibi yabancı dillere hakim olan insanlar da var ama genelde, genellikle diyeyim, insan o ikinci dilinde, üçüncü dilinde çok daha pratik, çok daha basit konuşuyor. Daha basit düşünüyor o dilde düşünürken. İşte o zaman da çok daha kolay oluyor sanki.
Yani keşke bazen diyorum ana dilimizde de böyle basit düşünebilsek. İşte Murakami’nin önce İngilizce yazıp sonra onu çevirmesi gibi bir durum. Belki de bu Zorba’da, filmde de var. Filmi de orijinal dilinden seyrettim. Anlıyorsunuz Quinn’in ne dediğini. Öyle ağır bir İngilizce kullanmıyor ve çok kolay anlaşıyorlar.
Ve artık Zorba’yla iyice dost oldukları dönem… 126. sayfada geçiyor burası. Gerçi Zorba her zaman böyle samimi, direkt söylüyor her şeyi. Bakın ne diyor kahramanımız:
“O kadar düşmüştüm ki, bir kadına âşık olma ile kitap okuma arasında seçim yapmam gerekse, kitabı seçerdim.
Zorba konuşuyordu:
‘Hesaplaşmayı bırak patron, bırak bu numaraları, kır namussuz teraziyi, beni dinle, kapat bakkal dükkânını. Ruhunu kurtaracağın ya da gömeceğin zaman, işte bu zamandır.”(s.126)
Benim aslında bu kitabın başlarında çok da hoşuma gitmeyen, bana hitap etmeyen bölümler var. Bu satırları kaleme alan karakterin zaman zaman böyle notlar çıkarması, notlar tutması, Buda’dan bahseden, onun felsefesinden, düzünden, sözünden yazılar yazması… Bilmiyorum. Oralar bana biraz sıkıcı geldi. Çok alakalı bulamadım.
Yani kendisi de zaten — bence o yazdıklarından memnun değildi. Bir şeyler karalıyor ama o düşünceler sanki onu da tatmin etmiyormuş gibi gelmişti. Yani işte “anı yaşa, bu zamanda ol, içinden geçeni yap” falan gibi şeyler yazabilir. 50 kere yazabilirsin. Bir öğretmenin bir çocuğa ceza vermesi gibi 100 kere de 1000 kere de yazabilirsin bunu ama önemli olan bunu yazmak değil yapmak.
Zorba işte bunu çok iyi biliyor ve Zorba onun karşısında çıkan o uygulama rehberi gibi bir şey olmuş oluyor. Ama Zorba’nın da zaafları var. Çok büyük zaafları var. Özellikle kadınlara karşı… Para, para onun için bir araç. O konuda aslında ona hak vermedim değil. Parayı çok güzel kullanıyor. İsraf ediyormuş gibi görünse de patronun parasıyla mesela ona hediyeler alabiliyor. Sadece kadınları almıyor yani, kendisini bu şekilde affettirebiliyor. Gerektiğinde çatır çatır yalan söylüyor kadınlara. Ama mutlu ediyor sonuçta onları. Ve neredeyse her gördüğü kadına aşık oluyor. Her limanda bir sevgili bırakan denizciler gibi biraz. Yani bir şeytan tüyü diye bir şey varsa kesinlikle Zorba’da fazlasıyla var. Ama bunun sırrı da işte onun o içten konuşması, aklındakini söylemesi — o karşısındaki kadını dünyadaki tek kadınmış gibi hissettirebilmesi. Ama tabii bu başını derde sokuyor.
Böyle Girit gibi… Küçük bir yer mi bilmiyorum. Kitapta mesela çok anlamadım ama filmde oralar güzel yansıtılmış. Köy gibi bir yer. Hep insanlar — bizim Anadolu’da da gitseniz sıradan bir kasabaya — yaşlılar… O bağnazlık, dedikodu, o içten pazarlık. Bilmiyorum ya. İnsan her yerde aynı demek ki ama hiç sizin… Yani burada hak hukuk da mı yok? Bir polis, jandarma, insan hakları, hak getire…
Ve bir kadının işte böyle bir yerde yaşaması, ayakta kalabilmesi tek başına ne kadar zor. O da ayrı bir acı bir durum. Hâlâ devam ediyor mu? Hâlâ bu kadar değildir diye düşünüyorum ama kesinlikle kalıntıları vardır. Ve bugün bile en metropol dediğimiz yerde bile bir kadının tek başına yaşaması… Hele bir de dul kaldıktan sonra… “Dul” diye — işte bak bizim dilimizde de “dul erkek” diye çok kullanılmıyor. “Dul” dediğimizde bir kadın geliyor akla. Eğer biraz güzelse; toplum için de çok büyük bir tehlike haline geliyor. Hem diğer kadınlar onu kıskanıyor hem erkekler peşine takılıyor. Salça oluyor yani. Daha kötüsü onlara karşı koyması, reddetmesi, yüz vermemesi… Hadi kaza eseri birine baktı, birini sevdi diyelim. O da ayrı bir dert… Bunları da işliyor yani kitap. Hiç beklemediğim şekilde konu birden oraya kayıyor. Biz Zorba’yı okuyorduk derken toplumsal da bir kitap oluyor yani.
Neyse, ben çok spoiler vermeyeceğim dedim. Fark etmeden ilerledim. Alıntılardan devam edelim:
“İkimiz de yorgunduk ama, uyumak istemiyorduk. Bugünün zehrini yitirmek istemiyorduk. Uyku, sanki tehlike ânında bize, kaçma anlamında bir şey olarak görünüyordu; Uyumaktan utanıyorduk.
Deniz kıyısına oturduk. Zorba kafasını dizlerinin arasına soktu ve bir zaman sustu. Dağdan, kıvrık kuyruklu, çok gözlü canavar gibi korkunç bir burç göründü; ara sıra bundan bir yıldız kopup düşüyordu.
Zorba ilk kez görüyormuş gibi, ağzı açık bir halde yıldızlara baktı.
Biraz sonra da kararını vererek konuştu.
‘Bana söyleyebilir misin patron?’ dedi ve sesi, sıcak gecenin içinde ciddi ve heyecanlı bir tonda yükseldi. ‘Bütün bunların ne demek olduğunu bana söyleyebilir misin? Kim yaptı bunları? Neden yaptı? Ve hepsinin üstünde de şu var.’ (Zorba’nın sesi kızgınlık ve korku doluydu.) ‘Neden ölüyoruz?’
En basit, en bilinen şeyi sormuşlar da, açıklayamıyormuşum gibi utanarak karşılık verdim:
‘Bilmiyorum Zorba!’
Zorba, gözleri dolarak, ‘Bilmiyorsun!’ dedi.
Bir gece, raks bilip bilmediğimi sorduğu, benim, ‘Bilmiyorum…’ diye yanıtladığım zaman da aynı biçimde gözleri dolmuştu.
Biraz sustu, sonra birden patladı:
‘Öyleyse, nedir okuduğun o külüstür kâğıtlar? Neden okuyorsun? Bunu söyleyemiyorlarsa, neyi söylüyorlar?’
‘Senin bu sorduklarını yanıtlayamayan insanın üzüntüsünü söylüyorlar Zorba!’ dedim…
Zorba zıvanadan çıkmış halde, ayağını taşlara vurarak, ‘Üzüntünün içine tüküreyim!’ dedi.”(s.302)
Ben burayı almışım alıntı olarak. Aslında o dans etmeyi bilip bilmediğini sorduğu bölüm de güzeldi. Orayı es geçmişim demek. Alıntılarım biraz uzun çünkü çok abartmayalım diye ama şimdi biraz abarttığım bir bölüm gelecek.
“Okuduğum külüstür kağıtlar…” Geçen de şeyi okudum Zülfü Livaneli’den, Kardeşimin Hikâyesi’ni. O arada kitap için ne diyordu? Tomar. Kağıt tomarları mı? Onu o tabiri görünce de gıcık olmuştum. Şimdi burada “külüstür kağıtlar” deyince…
Ama Zorba burada yani çok büyük bir acının içinde — ikisi de tabii. İkisi de ve ellerinden bir şey gelmedi. Onun da pişmanlığı var. Gerçi Zorba yine uğraştı. Zorba tabii bir eylem adamı olduğu için elinden geleni yaptı aslında ama bazen de olmaz. Ne yaparsanız yapın çünkü olay sizden çıkmıştır artık. İnsanın acizliği… En çok da ölüm karşısında zaten aciziz. Ve kitapta Türkler de geçiyor tabii ki. Bir Yunan yazar da bizden bahsetmez olur mu? Hatta iki Türk türküsünü okuyor bir ara Zorba. O kadar da… Artık orayı okurken de dedim: “Acaba çeviri hatası mı?” diye. Yani filmi seyrederken de en çok onu merak ettim, acaba öyle bir sahne olacak mı diye. Olmadı tabii ki — onu yapamazlardı ya da yapmak işlerine gelmedi, bilmiyorum.
Zaten Zorba Yunan da değil hatırladığım kadarıyla — Makedonyalı. Makedonyalı ama bir dünya vatandaşı yani. Zorba’yı belli bir kimlikle sınırlayamazsınız. Bunun nedeni de aslında biraz şu satırlarda gizli:
“Belki yanılıyorum ama Zorba, sanırım ki, insanlar üç türlüdür: kendi deyişleriyle hayatlarını yaşamayı amaç sayanlar, yani yemeyi, öpmeyi, zengin olmayı, onur kazanmayı… Sonra, kendi hayatlarını değil, bütün insanların bir olduğunu anlarlar ve insanları ellerinden geldiği kadar aydınlatmak, sevmek ve onlara iyilik etmek için savaşırlar. Bir de, bütün evrenin hayatını yaşamayı amaç edinenler var; her şey, insanlar, hayvanlar, bitkiler, yıldızlar; hepimiz bir bütünüz; biz hepimiz aynı korkunç savaşın içindekileriz. Hangi savaş mı? Maddeyi ruha dönüştürme savaşı!..’
Zorba başını kaşıdı.
‘Kalın kafalıyım ben,’ dedi, ‘kolay anlamıyorum… Ah bre patron, o dediklerini bir raks edebilseydin de, ben de anlasaydım!’
Umutsuzluk içinde dudaklarımı ısırdım. Bütün bu umutsuz düşünceleri gerçekten raksa dökebilseydim.
‘Ya da patron, bütün bunları bana masal gibi anlatabilseydin. Hüseyin Ağa’nın yaptığı gibi… Bu, benim komşum olan ihtiyar bir Türk’tü; çok ihtiyar, çok yoksuldu; karısı da yoktu, çocukları da… Garibin biri; yemek pişirir, tahta siler, akşamüzeri de babadan kalma evine gelir, ninem ve öbür ihtiyar komşularla avluda oturur, çorap örerdi… Ermiş bir adamdı bu Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı, hayırduası edermiş gibi elini başıma koydu. ‘Aleksi,’ dedi, ‘bak sana bir söz söyeleceğim; küçük oludğun için anlamayacaksın; büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum: Tanrı’yı yedi kat gökler ve yedi kat yer almaz; ama insanın kalbi alır. Onun için, aklını başına topla Aleksi, hayırduam seninle olsun, dikkat et, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama!’
Zorba’yı konuşmadan dinliyordum. Ah ben de, ancak soyut düşünce doruk noktasına ulaştığı, masal olduğu zaman ağzımı açmayı becerebilseydim! Ama bunu, yalnız büyük bir ozan ya da bir halk, yüzyıllarca süren sessiz bir işleyişten sonra başarabilir.”(s.313)
Ya işte böyle birisi lazım herkesin hayatında. Çocukken böyle ağır nasihatler… “Küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın” diyor ama o da aslında o sözün etkisini daha da artırıyor. İşte o zaman büyüyene kadar onu da unutmuyor çocuk ve her yaşadığı olayda daha da pekişiyor.
Benim de çok sevdiğim Şebnem Ferah’ın bir şarkısında da geçer: “Bir kalp kırıldığında denizler kurur, toprak çürür, denge kalmaz o dünyada” diyor. Ben de çok korkarım kalp kırmaktan. Bütün bu… İşte bu kadar düşünmemiz kalp kırar gibi ama bu işte “aman ağzımızın tadı bozulmasın” durumu değil. Onları birbirinden ayırmak gerekiyor. Kalp kırmayacaksın ama yanlışta da ısrar etmeyeceksin. Aksiyona da geçeceksin!
Yani bilmiyorum, insanlar o kadar günümüzde kurşun geçirmez hale gelmişler ki ne söylesen yüzüne bakar. “Kalbi yok” diyeceğim, şimdi yine ağır konuşacağım belki. Çok yanlış olacak. Kalp kıracağım belki de. Eyvah eyvah. İstemeden de olsa.
Ama yani insanlar çok etkilenmiyor. Ne söylerseniz söyleyin, ne yaparsanız yapın hemen unutuyorlar gibi… Bana da öyle geliyor. Kalp kırmak da yani artık o kadar kolay değil. Çok az hassas kalpler var. Onlara da işte böyle dikkat etmemiz lazım pamuklara sarmalayıp…
“Mektubu sakladım, adımlarımı sıklaştırdım, ben de mutluydu. Yürüyor, yürüyordum. Dağa çıkan patikaya saptım. Çiçek açmış, dikenli bir kekik dalını parmaklarımın arasında ufalayıp duruyordum. öğle vakti yaklaşıyordu. Gölgem, ayaklarımın dibinde, simsiyah toplanmaktaydı. Yüksekte bir şahin denge aradı, kanatları o kadar çabuk hareket ediyordu ki, hareketsizmiş gibi görünüyordu. Bir keklik, yürüyüşümü duydu, bodur ağaçların arasından fırladı ve madeni uçuşu havada gümbürdedi.
Mutluydum. Bilseydim, hafiflemek için şarkı söyleyecektim. Oysa sadece anlamsız çığlıklar çıkarıyordum.”(s.329)
Burası böyle hoşuma gitmiş, almışım ama neden mutlu olduğunu unuttum… Şu an o mektubu aldığı için sanırım. Evet, arkadaşından bir mektup. Filmin sonunda — filmin sonunda diyorum. Kitabın sonunda da bilmeden bir mektup alacak ama o biraz… Gerçi onu da paylaştım galiba. Evet, ben de spoiler vermeyeceğim dedim ama arkadaşlar, mektup olunca dayanamıyorum biliyorsunuz.
Burası da yani bence çok güzel değil miydi? Bir de o mutluyken insanın yürümesi, yürüdüğünü fark etmemesi. Yürürsün böyle, koşarsın hatta. Ve insan ne değişik de olsa huylarımız tepkilerimiz ne kadar birbirimize benziyor.
Ve Zorba’yla karakterimiz arasındaki en büyük fark, belki de bizim de aramızdaki fark. Bir fark var yani, Ceza’nın deyimiyle. Bunu belki de hepimize söyleyeyim.
“Ben, Zorba’nın bu vahşi sevgisinden korkmuş bir halde, ‘Belki de kalırım,’ dedim. ‘Belki de seninle gelirim; ben özgürüm.’
Zorba, başını salladı.
‘Hayır, özgür değilsin,’ dedi. ‘Senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun; hepsi bu kadar! Senin patron, uzun ipin var, gidip geliyor, kendini özgür sanıyorsun. İpi koparmadın mıydı da…’
Zorba’nın sözleri, içimdeki açık bir yaraya dokunup acıttıkları için inatla, ‘Bir gün koparacağım!’ dedim.
‘Güç, patron, çok güç! Bunun için delilik gerek, delilik, duyuyor musun? Ya hep ya hiç! Ama sende beyin var ve seni bu yiyecek. Aklın bakkal senin, defter tutuyor, bu kadar verdim, bu kadar aldım; kâr şu kadar, zarara bu kadar diye yazıyor. Yani, iyi bir sahip, her işi sermiyor, her zaman arkayı kolluyor. Hayır, ipi koparmıyor rezil, onu sıkı sıkı elinde tutuyor, kaçırırsa mahvoldu demektir zavallı, mahvoldu demektir! Ama, ipi koparmadıkça, hayatın ne tadı vardır, söyler misin bana? Papatya papatyacıktır; rom değil ki dünyayı altüst etsin!’”(s.336)
Evet, burada son cümlede kaçmış aradan. Zorba, biraz içkiye de düşkün. Ve bu son cümleyi de anlamadım ben aslında. “Papatya papatyacıktır.” Papatya çayından mı bahsediyor yoksa çiçeğinden falan mı? Ama genel olarak anladınız.
Yani günümüz çağında, modern insan kendini hep özgür zanneder. Sürekli bize özgür olduğumuz pompalanıyor ve bu zaten aslında özgür olmadığımızın en büyük kanıtı. Ve bir şeyler satın alarak — yeni giysiler, elbiseler, ayakkabılar, çoraplar, gözlükler, artık telefonlar, evler, arabalar, yeni sevgililer, yeni aşklar… Bu yenilere sahip olabilmek değil ki özgürlük. Ve o maddi gücün ne kadar yüksekse, ne kadar çoksa o kadar uzun oluyor işte o ipin birkaç adım daha fazla… Belki biraz ileriye gidiyorsun. Özgürlük bu değil!
Özgürlük çok daha derin, çok daha başka bir şey. Biraz da yani sadece maddiyat da değil elbette — aklımızın bize kurduğu zincirler, bizi oynadığı oyunlar. Biraz hesap kitap yapmak yerine aslında sürekli… Ben de hiç sevmem böyle hesaplı insanları. Bazı insanlar böyle biraz bakkal defteri gibi tutarlar yani gerçekten: “Şu bana kötülük etti. Bunun bana borcu var gibi. Şuna iyilik ettim. O da bana bir iyilik yapmalı…” Çıkar defteri gibi bir şey yani.
Ama bence çıkarmayın hiç o defteri. Hatta öyle bir defter tutmayın. Artık kitabın sonlarına yaklaşıyoruz. Ben de bilmiyorum nerede ne gelecek. O yüzden devam edeyim.
“‘Zararı yok,’ dedim. ‘Sevgi ölümü yener!’
O acı acı gülümsedi, ama bir şey demedi. Vücudunun uyumla çözüldüğünü, karanlığı yokladığını, hıçkırık, iç çekmesi ve alay haline geldiğini hissediyordum.
Ölümün tadı günlerce dudaklarımda kaldı; yüreğim hafifledi. Ölüm bizi almaya gelip de, işimizi bitirelim diye bekleyen ve acelesi olmayan bir dost gibi, tanıyıp sevdiğim bir dost yüzünün aracılığıyla hayatıma girmişti. Beynim, ölümün böyle dostça olan işaretini anlayarak yatıştı.
Ölüm, bazen hayatımızın içine, baş döndüren bi koku gibi akar; hele ıssız bir yerde olup, ay ışığı ve derin bir sessizlik varken, insanın vücudu yine yıkanmış hafifçecikken ve ruhun karşısına aşırı engeller çıkmazken, yani uykuda. O vakit, bir an için hayatla ölüm arasındaki yarım duvar saydamlaşır, insan onun arkasında, toprakların altında neler olduğunu görür.”(s.345)
Bundan sadece üç sayfa sonra kitap bitiyor. Ve bu ölüm kimin ölümü? Bu arada ben Zorba’nın santurundan hiç bahsetmedim. İşte ne kadar eksik anlatıyorum aslında kitapları. Mümkün değil ki her şeyi anlatmak!
Bizim okuma grubundaki toplantılarda şu soru olur: “Nesneler ve semboller.” Genelde o soru bana denk gelir, sanki biliyorlarmış gibi benim bu konuda ne kadar kötü olduğumu. Özellikle kitaplarda dikkat ediyorum ama bu kitapta bak, geldik neredeyse bir saattir konuşuyoruz, Zorba’nın santurundan bahsetmedik.
Santur… Zorba kendisini işe aldırmaya çalışırken, daha ilk tanıştıklarında zaten o santurdan da etkileniyordu karakterimiz. Arada bir “Çalar mısın?” ya da “İşte şimdi çalsana” falan gibi bir şey söylediğinde “Yok!” demişti. O da “Bana her şeyi yaptırabilirsin, uğraşırım, ederim ama santur… Benim santurum! Bana zorla santur çaldıramazsın, zaten çalamam da ben. Özgürüz onunla, sadece istediğimde çalarım” gibi bir açıklama yapıyordu. Ben de almamışım orayı.
Halbuki orası da en güzel bölümlerden biriydi. Bazen böyle okumanın hızına kapılıp gidiyorsunuz ya da yanımda not alacağım bir kalem olmuyor. Kitaba da tabii bir şey yazmıyorum, çizmiyorum. “Unutmam bunu nasılsa” diyorum, unutuyorum. Sonra böyle eksik anlatımlar da olabiliyor.
Bir de şimdiki bölümler kitabın sonlarından… Kitabı okumamış olanların pek bir şey anlayamayacağı ya da okumaktan vazgeçebileceği, çok fazla bilgi edinerek okumaktan kaçınacağı alıntılar olabiliyor. Ama yazmışım o kadar. Tam içeriğini de bilmiyorum şimdi ama paylaşalım:
“…Eğer, herhangi bir papaz, günahımı çıkarmaya ve beni kutsamaya gelirse, ona defolup gitmesini ve lanetinin üzerimde olmasını istediğimi söyle! Hayatımda yaptım, yaptım, yaptım ve yine de az yaptım. Benim gibi adamların bin yıl yaşaması gerekirdi. Hayırlı geceler!’
Son sözleri bunlardı; birden yastığından doğruldu, çarşafları attı, ayağa kalkmak istedi. Karısı Liuba, ben ve eline sağlam birkaç komşu onu tutmak üzere koştuk; ama o bizi geriye itti, karyoladan indi, pencereye gitti. Orada pervaza tutundu, uzaklara, dağlara doğru baktı, gözlerini alabildiğince açtı, gülmeye, sonra at gibi kişnemeye başladı. Ölüm onu böyle dimdik, ayakta, tırnakları pencereye geçmiş halde buldu:
Karısı Liuba size selam ettiğini ve merhumun kendisine sık sık efendiliğinizden söz ettiğini, santurunu öldüğü zaman, kendisini hatırlamanız için size teslim etmemizi vasiyet ettiğini yazmamı da tembihliyor.
Onun için dul kadın, uygun düşer de köye uğrarsanız, evine buyurup orada kalmanızı ve hayırlısıyla gideceğiniz ertesi sabah da santuru almanızı rica ediyor.”(s.348)
Böyle bitiyor bu mektupla. O gün… o gün içinde kötü bir his var. Orayı da çok güzel yazmıştı yazar. Yani bazen böyle uyanırsınız ve bir kara haber beklersiniz. “Ya ne oldu acaba bugün?” diye. Sonra biraz kötüyü çağırmak gibi de geldiği için öyle türden hisleri yok sayma eğilimindeyim ben. O modu değiştirmek için uğraşan, çabalayan biri olmaya çalışırım ama sonra da gelir işte gerçekten o kara haber. Bu hepimizin başına gelmiştir zannediyorum.
Ya bu ne demek? Bu nasıl açıklanabilecek bir şey? Yani bu ne anlama geliyor, bilmiyorum. Hayat çok acayip bir şekilde… hissediyoruz bazen bazı şeyleri. Kilometrelerce öteden yazarımız da anlıyor işte, o gün Zorba’nın başına bir şey gelmiş olabileceğini. Zaten yaşlı adam hiç göstermese de, yine orada bak birini bulmuş, evlenmiş. Çocukları olmuş hatta, yanlış hatırlamıyorsam onları da yazmıştı.
Böyle işte, Zorba yaptı yaptı yaptı, yine de az yaptı. Onun gibi adamlar bin yıl yaşasa… belki o da çok, bin yılda inan. Yaşamak da istemez insan ama Zorba gibi dostlar lazım ya insana ve Hüseyin Ağa gibi bir akıl veren. O yüzden işte çocuklarla aslında konuşmak lazım. “Anlamaz, küçükler” falan gibi de düşünmeyin. Belki şimdi anlamaz ama büyüyünce anlayacak.
Anne babaların meşhur kullandığı tabiri… “Anne olunca, baba olunca anlarsın” dedikleri. Neyse işte böyle bir kitaptı Zorba. Aslında çok daha başka, çok bambaşka. Acılarla da yoğrulmuş. Sosyolojik de bir kitap. O şekilde de okunabilir. Ben yine son turda olduğu gibi oralarına hiç girmedim. Çok burada kendimizi üzmeye, harap etmeye gerek yok.
Bu arada o otelci kadından da hiç bahsetmedim. Zorba’nın aşık olduğu… Gerçi aşık olduğu denir mi? O kadın Zorba’ya aşık oldu biraz. Zorba zaten gönüllü. Zorba hayata aşık. Zorba kadını da seviyor tabii ki ama bilmiyorum. Ondan da bahsetmedik dediğim gibi. O kadın da önemli bir karakterdi aslında ama çok alıntım da olmayınca geçti gitti. Her şeyden de bahsedemiyoruz. Bahsedemeyeceğiz. Hesap Kitap öyle bir podcast değil. Sadece aklımda kalanlar aslında. Biraz da sohbet.
Geçenlerde öyle bir şey duymuştum: Bazı insanlarla yani sadece oturup sohbet etmek istersiniz ve onunla o konuşma iyi gelir. Ne kadar sürdüğü önemli değildir ve istediğiniz zaman da devam edebilirsiniz o sohbete...
Ya dedim, ne kadar güzel anlatıyor. Böyle insanlar var gerçekten benim de hayatımda. Benim zaten genelde bütün arkadaşlarım hep böyledir. Hep kaldığımız yerden devam edebiliriz. Denk geldiğimizde konuşuruz ve böyle vakit nasıl geçer anlamayız.
Benim podcastim acaba bazı insanlar için böyle bir seviyeye çıkar mı? Öyle bir his veriyor mudur onlara? Ya veriyorsa… O zaman, zaten bilmiyorum, çok çok özel bir şey yani bu bence. O yüzden teşekkür ederim buraya kadar gelip beni dinlediğiniz, vakit ayırdığınız için.

