8 Mayıs 2025 Perşembe

Zorba

 

Zorba, Çalışma Ortamının Önemi, Mutlu Olduğunu Bile Bilmemek ve Çıkar Defteri

Nikos Kazancakis’ten okuduğum ilk kitap tabii ki Zorba oldu. Çok duymuştum daha önce ama kitaba başlayana kadar Zorba’yı bırakın tanımayı, sıfat zannediyordum.

Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Eski iş yerimde neredeyse yüzlerce iş arkadaşım oldu toplamda ama kitap okumayı seven sadece çok kısa süre beraber çalışabildiğim bir mali müşavir ağabeyim vardı. Ama onunla da pek konuşamazdık kitaplar üzerine. Daha doğrusu birkaç kere konuşmaya çalışmıştık ama okuduğum türler birbirinden o kadar farklıydı ki, ben ona kendi okuduklarımdan bahsetmeye utanmıştım o zaman. O böyle daha çok politika üzerine ve komplo teorileriyle ilgili kitaplar okuyordu. Yani böyle bir alt tür var mı ondan bile emin değilim şu an ama o kadar çok birbirine benzeyen acayip kitaplarla çıkıyordu ki karşıma, her gördüğümde şaşırıyordum. Arada bahsettiğinde de o kadar ilgimi çekmiyordu ki yani kendi kendime de kızıyordum. İlk defa düzenli okuyan birine denk geldim onunla da iki satır konuşamıyorum, diye üzülüyordum. Zaten dediğim gibi çok uzun süre de beraber çalışamadık, o da bizim o ortama ayak uyduramamıştı ve çok takdir ettiğim bir şekilde istifayı basmıştı. Ben onun gibi yapamadım mesela. O çok daha donanımlı ve cesaretliydi benden.

Neyse ben zaten şu an çalıştığım ofisten bahsedecektim. Şu an benden sonra işe başlayan üç kişi daha var ve benden eski olan da zaten iki ay önce girmiş. Bir de patron tabii, o da zamanında çok okumuş ama bu aralar çok vakit bulamayan ama en azından okumanın kıymetini bilen birisi. Zaten bu yeni ekibi de kendisinin ne kadar özenerek kurduğunu daha yeni anlıyorum. İşte bu ekipte eski bir edebiyat öğretmeni var aramızda, bir de yıllarca kitapçılık yapmış ama daha da önemlisi okumayı çok seven, yaş olarak da benden iki yaş büyük bir arkadaşım var. Zaten bir o büyük benden gerisi hep genç, pırlanta gibi çocuklar. Onlar o kadar kitaplarla içli dışlı değiller ama en azından yadırgamıyorlar bizi ve biz fırsat buldukça kitaplardan konuşuyoruz. Bir muhasebe ofisinde böyle bir ortamın olabileceğine anlatsalar inanmazdım yani, kendimi o kadar şanslı hissediyorum. Tabii onların bu podcastten haberi yok zaten o yüzden isimlerini vermedim ama yine de buradan onlara da selam gönderiyorum. İşte o zamanında kitapçılık yapan arkadaşım bir gün bana en sevdiği kitabın Zorba olduğunu söyledi. “Mutlaka oku” falan dedi hatta. Sonra yetmedi bir de filminden o meşhur sahneyi seyrettirecek oldu, orada artık durdurdum onu. En azından bu müziği duymuşsundur dedi ama benim için zaten bu kadar çaba yeterliydi. İlk fırsatta okuyacaktım bu kitabı.

348 sayfalık bu kitabı Can Yayınları’nın Ekim 2022 tarihinde çıkan 44. basımından okudum. Yunanca aslından çeviren de Ahmet Angın olmuş. Bölüm bölüm yazılmış ama bölümlerin başlığı yoktu ve kitaba başladıktan sonra bu kadar büyük beklentiyle okuduğum için olacak bir süre boyunca beğenemedim kitabı. Eee yani dedim sık sık. Bu Zorba böyle sürekli sadece konuşacak mı diye endişelendim. Ama aslında Zorba kadar onun “Patron” diye diye hitap ettiği kişinin -ki ben onu yazarımız gibi de düşünmüştüm uzun bir süre- kendi kendine konuşmaları ve yazdıkları da güzeldi. İşte o güzelliklerden biriyle başlayalım daha fazla uzatmadan:

“‘Bu dünyada her şeyin gizli bir anlamı var,’ diye düşündüm. Her şey, insanlar, hayvanlar, ağaçlar ve yıldızlar hiyerogliftir. Onları heceleyip ne dediklerini anlayacak kişiye ne mutlu! Onlara baktığın anda bir şey anlamazsın; onların gerçek insan, hayvan, ağaç, yıldız olduklarını sanırsın; ancak çok ileride, yıllarca sonra anlayacaksın!..
Kafatası bronzdan yapılmış olan savaşçı, o ışıksız öğle vakti sütuna dayanan dostum, kuyruksallayan kuşu ve Areti’nin ölüm şarkısındaki dize, bütün bunların belki gizli bir anlamı var, ama ne?”(s.64)

İşte böyle zor sorular soruyor. Bu kitabı yazan, kaleme alan, üst kurmacanın parçası olan karakter aslında yazar değil ama isminin geçmediğini hatırlıyorum. Ben de not almamışım muhtemelen.

Bu karakter, kendisine miras kalan Girit’teki bir toprağa gidecek. Hem ona bakacak hem de üzerindeki o biraz parayla orada bir maden işletmesi kurabilir. Varlığından bile haberdar olmadığı bir yer. Girit’te küçük bir ev ve aslında büyük bir toprak… O toprakta daha önce işletilmemiş — daha doğrusu daha önce bir dönem işletilmiş ama sonra bırakılmış bir maden var. Maden ocağı mı denir artık?

Tam da oraya gideceği zaman, o gemiyle geçeceği sahne çok güzeldi. Şimdi çok güzeldi. Hemen zaten görünce dedim: “İşte bu karakterimiz!” Ben de tam öyle bir şey canlandırmıştım gözümde. Zorba… Zorba pek hayalimdeki gibi değil. Çok daha sempatik, çok daha gerçek bir karakter olmuş. Anthony Quinn harika oynamış yani.

İşte bu gemide, daha gideceği sırada Zorba ile karşılaşıyor. Alexis Zorba. Zor günler görmüş, geçirmiş, deneyimli. Belki bizim karakterimiz gibi kitap okumamış, okuma fırsatı olmamış ama insanları okumuş, hayatı okumuş. Her işin altından girip üstünden çıkıyor. Kahramanımız kendisini de yanında götürmesi için ikna ediyor ama çok da uğraşmıyor aslında bunun için. Ben şimdi “altından girip üstünden çıktı” dedim ama çok doğal gelişiyor, akışında oluyor bu süreç. Tam yeteri kadar konuşuyor, yeteri kadar örnekler veriyor.

Çok çok ilginç ya. Zorba zaten yaşıyor. Var gerçekten böyle insanlar. Hayatı okuyan ama bizim pek bilmediğimiz tiplerden biri. Yani belki de Zorba, bütün insanları anlatmak için bir taslak gibi bir şey istersen Zorba gibileri çizmek gerekir. Onların gerçek insan olduklarını, belki de özgür insan olduklarını, diğer insanları etkileyen…

Bu arada, benim kitabı okumam üzerinden neredeyse bir ay kadar geçti. O yüzden çok da net hatırlamıyor olabilirim. Bu ilk verdiğim ayrıntılar giriş kısmı. Çok spoiler olmasın diye uğraşacağım. Çünkü herkesin okuduğunu sanmıyorum bu kitabı. Nedense ben geç okuyunca öyle bir düşüncem oluyor. Belki de okumuşsunuzdur tabii ama hiç okumayanlar için de, hiç daha önce duymamış olanlar için de bu kitabın tadını kaçırmayacağım.

Ama kesinlikle bence bulun okuyun. İlla benim arkadaşım gibi birinin size “en sevdiğim kitap” falan demesine ihtiyaç duymayın.

“Mutluydum; biliyordum bunu. Bir mutluluğu yaşarken onu kavramamız zordur; ancak o geçip de arkamıza baktığımız zaman, birdenbire biraz da hayranlıkla, ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız. Ama ben, bu Girit kıyısında mutluluğu yaşıyor, üstelik mutlu olduğumu da biliyordum.”(s.86)

Mutlu tabii. Yunanca bilmiyor bu arada kahramanımız ve sadece İngilizce konuşuyor orada bilenlerle. Zorba bir yandan tercümanlığını da yapıyor. Yani Zorba İngilizce biliyor.

Zorba anlatsalar roman olur denilecek bir hayat yaşamış ki zaten romanı da olmuş ama geçmişinden o kadar çok bahsetmiyor yazar. Onunla tanıştıktan sonrasını anlatıyor sadece, daha çok o şekilde tanıyoruz onu.

Ama şunu diyecektim, ben biraz onu da düşündüm: Zorba’nın bu kadar net konuşması, bu kadar iyi anlaşmaları, o sadeliği sanki biraz da yabancı bir dilde konuşmasından kaynaklanıyor gibi de geldi bana. Çünkü insan ana dilinde karmaşıklaşabiliyor gibi geliyor bana. Tabii o benim yine sığ bakış açım belki — ana dili gibi yabancı dillere hakim olan insanlar da var ama genelde, genellikle diyeyim, insan o ikinci dilinde, üçüncü dilinde çok daha pratik, çok daha basit konuşuyor. Daha basit düşünüyor o dilde düşünürken. İşte o zaman da çok daha kolay oluyor sanki.

Yani keşke bazen diyorum ana dilimizde de böyle basit düşünebilsek. İşte Murakami’nin önce İngilizce yazıp sonra onu çevirmesi gibi bir durum. Belki de bu Zorba’da, filmde de var. Filmi de orijinal dilinden seyrettim. Anlıyorsunuz Quinn’in ne dediğini. Öyle ağır bir İngilizce kullanmıyor ve çok kolay anlaşıyorlar.

Ve artık Zorba’yla iyice dost oldukları dönem… 126. sayfada geçiyor burası. Gerçi Zorba her zaman böyle samimi, direkt söylüyor her şeyi. Bakın ne diyor kahramanımız:

“O kadar düşmüştüm ki, bir kadına âşık olma ile kitap okuma arasında seçim yapmam gerekse, kitabı seçerdim.
Zorba konuşuyordu:
‘Hesaplaşmayı bırak patron, bırak bu numaraları, kır namussuz teraziyi, beni dinle, kapat bakkal dükkânını. Ruhunu kurtaracağın ya da gömeceğin zaman, işte bu zamandır.”(s.126)

Benim aslında bu kitabın başlarında çok da hoşuma gitmeyen, bana hitap etmeyen bölümler var. Bu satırları kaleme alan karakterin zaman zaman böyle notlar çıkarması, notlar tutması, Buda’dan bahseden, onun felsefesinden, düzünden, sözünden yazılar yazması… Bilmiyorum. Oralar bana biraz sıkıcı geldi. Çok alakalı bulamadım.

Yani kendisi de zaten — bence o yazdıklarından memnun değildi. Bir şeyler karalıyor ama o düşünceler sanki onu da tatmin etmiyormuş gibi gelmişti. Yani işte “anı yaşa, bu zamanda ol, içinden geçeni yap” falan gibi şeyler yazabilir. 50 kere yazabilirsin. Bir öğretmenin bir çocuğa ceza vermesi gibi 100 kere de 1000 kere de yazabilirsin bunu ama önemli olan bunu yazmak değil yapmak.

Zorba işte bunu çok iyi biliyor ve Zorba onun karşısında çıkan o uygulama rehberi gibi bir şey olmuş oluyor. Ama Zorba’nın da zaafları var. Çok büyük zaafları var. Özellikle kadınlara karşı… Para, para onun için bir araç. O konuda aslında ona hak vermedim değil. Parayı çok güzel kullanıyor. İsraf ediyormuş gibi görünse de patronun parasıyla mesela ona hediyeler alabiliyor. Sadece kadınları almıyor yani, kendisini bu şekilde affettirebiliyor. Gerektiğinde çatır çatır yalan söylüyor kadınlara. Ama mutlu ediyor sonuçta onları. Ve neredeyse her gördüğü kadına aşık oluyor. Her limanda bir sevgili bırakan denizciler gibi biraz. Yani bir şeytan tüyü diye bir şey varsa kesinlikle Zorba’da fazlasıyla var. Ama bunun sırrı da işte onun o içten konuşması, aklındakini söylemesi — o karşısındaki kadını dünyadaki tek kadınmış gibi hissettirebilmesi. Ama tabii bu başını derde sokuyor.

Böyle Girit gibi… Küçük bir yer mi bilmiyorum. Kitapta mesela çok anlamadım ama filmde oralar güzel yansıtılmış. Köy gibi bir yer. Hep insanlar — bizim Anadolu’da da gitseniz sıradan bir kasabaya — yaşlılar… O bağnazlık, dedikodu, o içten pazarlık. Bilmiyorum ya. İnsan her yerde aynı demek ki ama hiç sizin… Yani burada hak hukuk da mı yok? Bir polis, jandarma, insan hakları, hak getire…

Ve bir kadının işte böyle bir yerde yaşaması, ayakta kalabilmesi tek başına ne kadar zor. O da ayrı bir acı bir durum. Hâlâ devam ediyor mu? Hâlâ bu kadar değildir diye düşünüyorum ama kesinlikle kalıntıları vardır. Ve bugün bile en metropol dediğimiz yerde bile bir kadının tek başına yaşaması… Hele bir de dul kaldıktan sonra… “Dul” diye — işte bak bizim dilimizde de “dul erkek” diye çok kullanılmıyor. “Dul” dediğimizde bir kadın geliyor akla. Eğer biraz güzelse; toplum için de çok büyük bir tehlike haline geliyor. Hem diğer kadınlar onu kıskanıyor hem erkekler peşine takılıyor. Salça oluyor yani. Daha kötüsü onlara karşı koyması, reddetmesi, yüz vermemesi… Hadi kaza eseri birine baktı, birini sevdi diyelim. O da ayrı bir dert… Bunları da işliyor yani kitap. Hiç beklemediğim şekilde konu birden oraya kayıyor. Biz Zorba’yı okuyorduk derken toplumsal da bir kitap oluyor yani.

Neyse, ben çok spoiler vermeyeceğim dedim. Fark etmeden ilerledim. Alıntılardan devam edelim:

“İkimiz de yorgunduk ama, uyumak istemiyorduk. Bugünün zehrini yitirmek istemiyorduk. Uyku, sanki tehlike ânında bize, kaçma anlamında bir şey olarak görünüyordu; Uyumaktan utanıyorduk.
Deniz kıyısına oturduk. Zorba kafasını dizlerinin arasına soktu ve bir zaman sustu. Dağdan, kıvrık kuyruklu, çok gözlü canavar gibi korkunç bir burç göründü; ara sıra bundan bir yıldız kopup düşüyordu.
Zorba ilk kez görüyormuş gibi, ağzı açık bir halde yıldızlara baktı.
Biraz sonra da kararını vererek konuştu.
‘Bana söyleyebilir misin patron?’ dedi ve sesi, sıcak gecenin içinde ciddi ve heyecanlı bir tonda yükseldi. ‘Bütün bunların ne demek olduğunu bana söyleyebilir misin? Kim yaptı bunları? Neden yaptı? Ve hepsinin üstünde de şu var.’ (Zorba’nın sesi kızgınlık ve korku doluydu.) ‘Neden ölüyoruz?’
En basit, en bilinen şeyi sormuşlar da, açıklayamıyormuşum gibi utanarak karşılık verdim:
‘Bilmiyorum Zorba!’
Zorba, gözleri dolarak, ‘Bilmiyorsun!’ dedi.
Bir gece, raks bilip bilmediğimi sorduğu, benim, ‘Bilmiyorum…’ diye yanıtladığım zaman da aynı biçimde gözleri dolmuştu.
Biraz sustu, sonra birden patladı:
‘Öyleyse, nedir okuduğun o külüstür kâğıtlar? Neden okuyorsun? Bunu söyleyemiyorlarsa, neyi söylüyorlar?’
‘Senin bu sorduklarını yanıtlayamayan insanın üzüntüsünü söylüyorlar Zorba!’ dedim…
Zorba zıvanadan çıkmış halde, ayağını taşlara vurarak, ‘Üzüntünün içine tüküreyim!’ dedi.”(s.302)

Ben burayı almışım alıntı olarak. Aslında o dans etmeyi bilip bilmediğini sorduğu bölüm de güzeldi. Orayı es geçmişim demek. Alıntılarım biraz uzun çünkü çok abartmayalım diye ama şimdi biraz abarttığım bir bölüm gelecek.

“Okuduğum külüstür kağıtlar…” Geçen de şeyi okudum Zülfü Livaneli’den, Kardeşimin Hikâyesi’ni. O arada kitap için ne diyordu? Tomar. Kağıt tomarları mı? Onu o tabiri görünce de gıcık olmuştum. Şimdi burada “külüstür kağıtlar” deyince…

Ama Zorba burada yani çok büyük bir acının içinde — ikisi de tabii. İkisi de ve ellerinden bir şey gelmedi. Onun da pişmanlığı var. Gerçi Zorba yine uğraştı. Zorba tabii bir eylem adamı olduğu için elinden geleni yaptı aslında ama bazen de olmaz. Ne yaparsanız yapın çünkü olay sizden çıkmıştır artık. İnsanın acizliği… En çok da ölüm karşısında zaten aciziz. Ve kitapta Türkler de geçiyor tabii ki. Bir Yunan yazar da bizden bahsetmez olur mu? Hatta iki Türk türküsünü okuyor bir ara Zorba. O kadar da… Artık orayı okurken de dedim: “Acaba çeviri hatası mı?” diye. Yani filmi seyrederken de en çok onu merak ettim, acaba öyle bir sahne olacak mı diye. Olmadı tabii ki — onu yapamazlardı ya da yapmak işlerine gelmedi, bilmiyorum.

Zaten Zorba Yunan da değil hatırladığım kadarıyla — Makedonyalı. Makedonyalı ama bir dünya vatandaşı yani. Zorba’yı belli bir kimlikle sınırlayamazsınız. Bunun nedeni de aslında biraz şu satırlarda gizli:

“Belki yanılıyorum ama Zorba, sanırım ki, insanlar üç türlüdür: kendi deyişleriyle hayatlarını yaşamayı amaç sayanlar, yani yemeyi, öpmeyi, zengin olmayı, onur kazanmayı… Sonra, kendi hayatlarını değil, bütün insanların bir olduğunu anlarlar ve insanları ellerinden geldiği kadar aydınlatmak, sevmek ve onlara iyilik etmek için savaşırlar. Bir de, bütün evrenin hayatını yaşamayı amaç edinenler var; her şey, insanlar, hayvanlar, bitkiler, yıldızlar; hepimiz bir bütünüz; biz hepimiz aynı korkunç savaşın içindekileriz. Hangi savaş mı? Maddeyi ruha dönüştürme savaşı!..’
Zorba başını kaşıdı.
‘Kalın kafalıyım ben,’ dedi, ‘kolay anlamıyorum… Ah bre patron, o dediklerini bir raks edebilseydin de, ben de anlasaydım!’
Umutsuzluk içinde dudaklarımı ısırdım. Bütün bu umutsuz düşünceleri gerçekten raksa dökebilseydim.
‘Ya da patron, bütün bunları bana masal gibi anlatabilseydin. Hüseyin Ağa’nın yaptığı gibi… Bu, benim komşum olan ihtiyar bir Türk’tü; çok ihtiyar, çok yoksuldu; karısı da yoktu, çocukları da… Garibin biri; yemek pişirir, tahta siler, akşamüzeri de babadan kalma evine gelir, ninem ve öbür ihtiyar komşularla avluda oturur, çorap örerdi… Ermiş bir adamdı bu Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı, hayırduası edermiş gibi elini başıma koydu. ‘Aleksi,’ dedi, ‘bak sana bir söz söyeleceğim; küçük oludğun için anlamayacaksın; büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum: Tanrı’yı yedi kat gökler ve yedi kat yer almaz; ama insanın kalbi alır. Onun için, aklını başına topla Aleksi, hayırduam seninle olsun, dikkat et, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama!’
Zorba’yı konuşmadan dinliyordum. Ah ben de, ancak soyut düşünce doruk noktasına ulaştığı, masal olduğu zaman ağzımı açmayı becerebilseydim! Ama bunu, yalnız büyük bir ozan ya da bir halk, yüzyıllarca süren sessiz bir işleyişten sonra başarabilir.”(s.313)

Ya işte böyle birisi lazım herkesin hayatında. Çocukken böyle ağır nasihatler… “Küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın” diyor ama o da aslında o sözün etkisini daha da artırıyor. İşte o zaman büyüyene kadar onu da unutmuyor çocuk ve her yaşadığı olayda daha da pekişiyor.

Benim de çok sevdiğim Şebnem Ferah’ın bir şarkısında da geçer: “Bir kalp kırıldığında denizler kurur, toprak çürür, denge kalmaz o dünyada” diyor. Ben de çok korkarım kalp kırmaktan. Bütün bu… İşte bu kadar düşünmemiz kalp kırar gibi ama bu işte “aman ağzımızın tadı bozulmasın” durumu değil. Onları birbirinden ayırmak gerekiyor. Kalp kırmayacaksın ama yanlışta da ısrar etmeyeceksin. Aksiyona da geçeceksin!

Yani bilmiyorum, insanlar o kadar günümüzde kurşun geçirmez hale gelmişler ki ne söylesen yüzüne bakar. “Kalbi yok” diyeceğim, şimdi yine ağır konuşacağım belki. Çok yanlış olacak. Kalp kıracağım belki de. Eyvah eyvah. İstemeden de olsa.

Ama yani insanlar çok etkilenmiyor. Ne söylerseniz söyleyin, ne yaparsanız yapın hemen unutuyorlar gibi… Bana da öyle geliyor. Kalp kırmak da yani artık o kadar kolay değil. Çok az hassas kalpler var. Onlara da işte böyle dikkat etmemiz lazım pamuklara sarmalayıp…

“Mektubu sakladım, adımlarımı sıklaştırdım, ben de mutluydu. Yürüyor, yürüyordum. Dağa çıkan patikaya saptım. Çiçek açmış, dikenli bir kekik dalını parmaklarımın arasında ufalayıp duruyordum. öğle vakti yaklaşıyordu. Gölgem, ayaklarımın dibinde, simsiyah toplanmaktaydı. Yüksekte bir şahin denge aradı, kanatları o kadar çabuk hareket ediyordu ki, hareketsizmiş gibi görünüyordu. Bir keklik, yürüyüşümü duydu, bodur ağaçların arasından fırladı ve madeni uçuşu havada gümbürdedi.
Mutluydum. Bilseydim, hafiflemek için şarkı söyleyecektim. Oysa sadece anlamsız çığlıklar çıkarıyordum.”(s.329)

Burası böyle hoşuma gitmiş, almışım ama neden mutlu olduğunu unuttum… Şu an o mektubu aldığı için sanırım. Evet, arkadaşından bir mektup. Filmin sonunda — filmin sonunda diyorum. Kitabın sonunda da bilmeden bir mektup alacak ama o biraz… Gerçi onu da paylaştım galiba. Evet, ben de spoiler vermeyeceğim dedim ama arkadaşlar, mektup olunca dayanamıyorum biliyorsunuz.

Burası da yani bence çok güzel değil miydi? Bir de o mutluyken insanın yürümesi, yürüdüğünü fark etmemesi. Yürürsün böyle, koşarsın hatta. Ve insan ne değişik de olsa huylarımız tepkilerimiz ne kadar birbirimize benziyor.

Ve Zorba’yla karakterimiz arasındaki en büyük fark, belki de bizim de aramızdaki fark. Bir fark var yani, Ceza’nın deyimiyle. Bunu belki de hepimize söyleyeyim.

“Ben, Zorba’nın bu vahşi sevgisinden korkmuş bir halde, ‘Belki de kalırım,’ dedim. ‘Belki de seninle gelirim; ben özgürüm.’
Zorba, başını salladı.
‘Hayır, özgür değilsin,’ dedi. ‘Senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun; hepsi bu kadar! Senin patron, uzun ipin var, gidip geliyor, kendini özgür sanıyorsun. İpi koparmadın mıydı da…’
Zorba’nın sözleri, içimdeki açık bir yaraya dokunup acıttıkları için inatla, ‘Bir gün koparacağım!’ dedim.
‘Güç, patron, çok güç! Bunun için delilik gerek, delilik, duyuyor musun? Ya hep ya hiç! Ama sende beyin var ve seni bu yiyecek. Aklın bakkal senin, defter tutuyor, bu kadar verdim, bu kadar aldım; kâr şu kadar, zarara bu kadar diye yazıyor. Yani, iyi bir sahip, her işi sermiyor, her zaman arkayı kolluyor. Hayır, ipi koparmıyor rezil, onu sıkı sıkı elinde tutuyor, kaçırırsa mahvoldu demektir zavallı, mahvoldu demektir! Ama, ipi koparmadıkça, hayatın ne tadı vardır, söyler misin bana? Papatya papatyacıktır; rom değil ki dünyayı altüst etsin!’”(s.336)

Evet, burada son cümlede kaçmış aradan. Zorba, biraz içkiye de düşkün. Ve bu son cümleyi de anlamadım ben aslında. “Papatya papatyacıktır.” Papatya çayından mı bahsediyor yoksa çiçeğinden falan mı? Ama genel olarak anladınız.

Yani günümüz çağında, modern insan kendini hep özgür zanneder. Sürekli bize özgür olduğumuz pompalanıyor ve bu zaten aslında özgür olmadığımızın en büyük kanıtı. Ve bir şeyler satın alarak — yeni giysiler, elbiseler, ayakkabılar, çoraplar, gözlükler, artık telefonlar, evler, arabalar, yeni sevgililer, yeni aşklar… Bu yenilere sahip olabilmek değil ki özgürlük. Ve o maddi gücün ne kadar yüksekse, ne kadar çoksa o kadar uzun oluyor işte o ipin birkaç adım daha fazla… Belki biraz ileriye gidiyorsun. Özgürlük bu değil!

Özgürlük çok daha derin, çok daha başka bir şey. Biraz da yani sadece maddiyat da değil elbette — aklımızın bize kurduğu zincirler, bizi oynadığı oyunlar. Biraz hesap kitap yapmak yerine aslında sürekli… Ben de hiç sevmem böyle hesaplı insanları. Bazı insanlar böyle biraz bakkal defteri gibi tutarlar yani gerçekten: “Şu bana kötülük etti. Bunun bana borcu var gibi. Şuna iyilik ettim. O da bana bir iyilik yapmalı…” Çıkar defteri gibi bir şey yani.

Ama bence çıkarmayın hiç o defteri. Hatta öyle bir defter tutmayın. Artık kitabın sonlarına yaklaşıyoruz. Ben de bilmiyorum nerede ne gelecek. O yüzden devam edeyim.

“‘Zararı yok,’ dedim. ‘Sevgi ölümü yener!’
O acı acı gülümsedi, ama bir şey demedi. Vücudunun uyumla çözüldüğünü, karanlığı yokladığını, hıçkırık, iç çekmesi ve alay haline geldiğini hissediyordum.
Ölümün tadı günlerce dudaklarımda kaldı; yüreğim hafifledi. Ölüm bizi almaya gelip de, işimizi bitirelim diye bekleyen ve acelesi olmayan bir dost gibi, tanıyıp sevdiğim bir dost yüzünün aracılığıyla hayatıma girmişti. Beynim, ölümün böyle dostça olan işaretini anlayarak yatıştı.
Ölüm, bazen hayatımızın içine, baş döndüren bi koku gibi akar; hele ıssız bir yerde olup, ay ışığı ve derin bir sessizlik varken, insanın vücudu yine yıkanmış hafifçecikken ve ruhun karşısına aşırı engeller çıkmazken, yani uykuda. O vakit, bir an için hayatla ölüm arasındaki yarım duvar saydamlaşır, insan onun arkasında, toprakların altında neler olduğunu görür.”(s.345)

Bundan sadece üç sayfa sonra kitap bitiyor. Ve bu ölüm kimin ölümü? Bu arada ben Zorba’nın santurundan hiç bahsetmedim. İşte ne kadar eksik anlatıyorum aslında kitapları. Mümkün değil ki her şeyi anlatmak!

Bizim okuma grubundaki toplantılarda şu soru olur: “Nesneler ve semboller.” Genelde o soru bana denk gelir, sanki biliyorlarmış gibi benim bu konuda ne kadar kötü olduğumu. Özellikle kitaplarda dikkat ediyorum ama bu kitapta bak, geldik neredeyse bir saattir konuşuyoruz, Zorba’nın santurundan bahsetmedik.

Santur… Zorba kendisini işe aldırmaya çalışırken, daha ilk tanıştıklarında zaten o santurdan da etkileniyordu karakterimiz. Arada bir “Çalar mısın?” ya da “İşte şimdi çalsana” falan gibi bir şey söylediğinde “Yok!” demişti. O da “Bana her şeyi yaptırabilirsin, uğraşırım, ederim ama santur… Benim santurum! Bana zorla santur çaldıramazsın, zaten çalamam da ben. Özgürüz onunla, sadece istediğimde çalarım” gibi bir açıklama yapıyordu. Ben de almamışım orayı.

Halbuki orası da en güzel bölümlerden biriydi. Bazen böyle okumanın hızına kapılıp gidiyorsunuz ya da yanımda not alacağım bir kalem olmuyor. Kitaba da tabii bir şey yazmıyorum, çizmiyorum. “Unutmam bunu nasılsa” diyorum, unutuyorum. Sonra böyle eksik anlatımlar da olabiliyor.

Bir de şimdiki bölümler kitabın sonlarından… Kitabı okumamış olanların pek bir şey anlayamayacağı ya da okumaktan vazgeçebileceği, çok fazla bilgi edinerek okumaktan kaçınacağı alıntılar olabiliyor. Ama yazmışım o kadar. Tam içeriğini de bilmiyorum şimdi ama paylaşalım:

“…Eğer, herhangi bir papaz, günahımı çıkarmaya ve beni kutsamaya gelirse, ona defolup gitmesini ve lanetinin üzerimde olmasını istediğimi söyle! Hayatımda yaptım, yaptım, yaptım ve yine de az yaptım. Benim gibi adamların bin yıl yaşaması gerekirdi. Hayırlı geceler!’
Son sözleri bunlardı; birden yastığından doğruldu, çarşafları attı, ayağa kalkmak istedi. Karısı Liuba, ben ve eline sağlam birkaç komşu onu tutmak üzere koştuk; ama o bizi geriye itti, karyoladan indi, pencereye gitti. Orada pervaza tutundu, uzaklara, dağlara doğru baktı, gözlerini alabildiğince açtı, gülmeye, sonra at gibi kişnemeye başladı. Ölüm onu böyle dimdik, ayakta, tırnakları pencereye geçmiş halde buldu:
Karısı Liuba size selam ettiğini ve merhumun kendisine sık sık efendiliğinizden söz ettiğini, santurunu öldüğü zaman, kendisini hatırlamanız için size teslim etmemizi vasiyet ettiğini yazmamı da tembihliyor.
Onun için dul kadın, uygun düşer de köye uğrarsanız, evine buyurup orada kalmanızı ve hayırlısıyla gideceğiniz ertesi sabah da santuru almanızı rica ediyor.”(s.348)

Böyle bitiyor bu mektupla. O gün… o gün içinde kötü bir his var. Orayı da çok güzel yazmıştı yazar. Yani bazen böyle uyanırsınız ve bir kara haber beklersiniz. “Ya ne oldu acaba bugün?” diye. Sonra biraz kötüyü çağırmak gibi de geldiği için öyle türden hisleri yok sayma eğilimindeyim ben. O modu değiştirmek için uğraşan, çabalayan biri olmaya çalışırım ama sonra da gelir işte gerçekten o kara haber. Bu hepimizin başına gelmiştir zannediyorum.

Ya bu ne demek? Bu nasıl açıklanabilecek bir şey? Yani bu ne anlama geliyor, bilmiyorum. Hayat çok acayip bir şekilde… hissediyoruz bazen bazı şeyleri. Kilometrelerce öteden yazarımız da anlıyor işte, o gün Zorba’nın başına bir şey gelmiş olabileceğini. Zaten yaşlı adam hiç göstermese de, yine orada bak birini bulmuş, evlenmiş. Çocukları olmuş hatta, yanlış hatırlamıyorsam onları da yazmıştı.

Böyle işte, Zorba yaptı yaptı yaptı, yine de az yaptı. Onun gibi adamlar bin yıl yaşasa… belki o da çok, bin yılda inan. Yaşamak da istemez insan ama Zorba gibi dostlar lazım ya insana ve Hüseyin Ağa gibi bir akıl veren. O yüzden işte çocuklarla aslında konuşmak lazım. “Anlamaz, küçükler” falan gibi de düşünmeyin. Belki şimdi anlamaz ama büyüyünce anlayacak.

Anne babaların meşhur kullandığı tabiri… “Anne olunca, baba olunca anlarsın” dedikleri. Neyse işte böyle bir kitaptı Zorba. Aslında çok daha başka, çok bambaşka. Acılarla da yoğrulmuş. Sosyolojik de bir kitap. O şekilde de okunabilir. Ben yine son turda olduğu gibi oralarına hiç girmedim. Çok burada kendimizi üzmeye, harap etmeye gerek yok.

Bu arada o otelci kadından da hiç bahsetmedim. Zorba’nın aşık olduğu… Gerçi aşık olduğu denir mi? O kadın Zorba’ya aşık oldu biraz. Zorba zaten gönüllü. Zorba hayata aşık. Zorba kadını da seviyor tabii ki ama bilmiyorum. Ondan da bahsetmedik dediğim gibi. O kadın da önemli bir karakterdi aslında ama çok alıntım da olmayınca geçti gitti. Her şeyden de bahsedemiyoruz. Bahsedemeyeceğiz. Hesap Kitap öyle bir podcast değil. Sadece aklımda kalanlar aslında. Biraz da sohbet.

Geçenlerde öyle bir şey duymuştum: Bazı insanlarla yani sadece oturup sohbet etmek istersiniz ve onunla o konuşma iyi gelir. Ne kadar sürdüğü önemli değildir ve istediğiniz zaman da devam edebilirsiniz o sohbete...

Ya dedim, ne kadar güzel anlatıyor. Böyle insanlar var gerçekten benim de hayatımda. Benim zaten genelde bütün arkadaşlarım hep böyledir. Hep kaldığımız yerden devam edebiliriz. Denk geldiğimizde konuşuruz ve böyle vakit nasıl geçer anlamayız.

Benim podcastim acaba bazı insanlar için böyle bir seviyeye çıkar mı? Öyle bir his veriyor mudur onlara? Ya veriyorsa… O zaman, zaten bilmiyorum, çok çok özel bir şey yani bu bence. O yüzden teşekkür ederim buraya kadar gelip beni dinlediğiniz, vakit ayırdığınız için.





5 Mayıs 2025 Pazartesi

Yaşamın Kısalığı Üzerine

Yaşamın Kısalığı Üzerine, Kalıntılar, Ahenkle Savrulan Gri Saçlar ve Yokuş Yapan İnsanlar

Lucius Annaeus Seneca’nın Yaşamın Kısalığı Üzerine kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. Kısa bir kitap ararken bu başlık dikkatimi çekti ve dedim ki “Okumadım ben bu kitabı, hemen alayım!”

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Sadece kırk sekiz sayfa. Zaten bu kitap uzun olsaydı, biraz tezat da barındırırdı. Mecaz Yayınlarının Nisan 2021 tarihli ilk baskısından okudum ve çeviri Zeynepnaz İşeri’ye aitti. Seneca… Bir de kim vardı böyle… Marcus Aurelius muydu, bir de bu şeyler çok olur… Ne deniyordu onlara, Stoacılar! Evet, onların yazıları çok döner Medium’da. Hüseyin GÜZEL var, sürekli o yazıları çeviriyor. Bir yerden sonra hep sanki aynı şeyleri anlatıyorlarmış gibi geliyor insana ama hayatta da biraz öyle bir şey. Hep aynı şeyleri yapıyoruz.

“Ölümlü olan her şeyden korkuyor, ölümsüz olan her şeyi arzuluyorsunuz.
Pek çok kişinin şöyle dediğini duyacaksınız: ‘Elli yaşına gelince inzivaya çekileceğim, altmışıncı yaşımda tüm yükümlülüklerimden kurtulacağım.’ Peki hayatınızın daha uzun süreceğine ilişkin bir garantiniz mi var? Planladığınız gibi olmasına kim izin verecek? Kendinize sadece yaşamın kalıntılarını ayırmak ve iyi (ve sağlıklı) bir zihin kurmak için, hiçbir işin yapılamayacağı bir dönemi beklemek sizi utandırmıyor mu?
Tam yaşamayı bırakmamız gerektiğinde yaşamaya başlamak artık çok geçtir! Tüm planları ellinci ve altmışıncı yaşlara ertelemek ve çok az kişinin ulaştığı bir noktada hayata başlamayı isteyerek ölümü unutmak çok büyük aptallıktır!”(s.12)

Biraz ağır konuşmuş burada Seneca ama haklı. Yani haklı değil mi? “Şu yaşa gelince başlayacağım… Emekli olayım da yapacağım.” Bunlar da genelde yeni konularda olur. İşte hacca falan da zaten yaşlıyken gidilir. Öyle de bir yanlış anlaşılma var bizim kültürümüzde. “Ondan sonra artık başlarım namaza.” O yaşa kadar da zaten öyle bir pratiğin de yoksa, ondan sonra da olmuyor. O da olacak gibi değil.

En acısı da aslında zaten asla bilemezsiniz o yaşlara kadar yaşayıp yaşayamayacağınızı, sağlıklı olup olmayacağınızı — belki de daha önemli. “Yaşamın kalıntıları” demiş ya. Yani bir şeyleri erteleyince, asıl yapmak istediklerinizi belki kalanlarda doğru size kalıntılar oluyor artık.

Kalanlar işte: “Şu işler bir düzene girsin, bir belimizi doğrultalım. Ondan sonra şu çocukları evlendirelim. Ondan sonra bir evimizi alalım, arabamızı alalım ya da işte ne bileyim şu ikinci evi bir alalım. Yazlığın borcu bitsin, krediler bitsin. Kredi kartlarını eksiden bir kurtaralım, bir artıya geçelim. Ya da işte şu boşanmayı bir bitirelim, atlatalım. Okulu bir bitirelim, diplomayı alalım, şu işi bir kuralım, şu sermayeyi bir arttıralım.”

Yok yani, bütün bu dünya meşgalesi… Bunları yaşamaya başlamak için bir başlangıç çizgisi olarak belirlemek o kadar sakat bir ilişki, sakat bir durum ki tüm hayatınız boşa geçer böyle yaşarsanız. Hiç anlamazsınız. Hiçbir bereketi de olmaz o hayatın.

Zaten büyük hedefler için bu yüzden derler: “Böyle kısa kısa, ufak ufak, daha ulaşılabilir hedeflere böl” diye. Çünkü büyük olan ve belirsiz olan, özellikle de son tarihi belli olmayan işler oyalar sizi tamamen… Bizim işte de mesela çok önemlidir, muhasebede: “Şunları şunları yapacağız…” demenin hiçbir önemi yok. Boş söylem yani bunlar.

Onları duyunca zaten bizim patron da “Ne zaman?” der hep. “Ne zaman bitecek? Ne zaman yetiştirir­siniz şunları şunları?” Hiç sevmez öyle yuvarlak konuşmaları. Bir son tarih vereceksin, müşteriye de gerektiğinde bir son tarih vereceksin. Öyle “Yaparız, hallederiz…” Bunlar zaten daha konuşurken kendini ele veriyorsun. Yani yapamayacağının göstergesi oluyor biraz.

Belli bir yaştan sonra nasıl yapmak istediklerini yapacağın… Bir tek bunu işte belki çok küçük yaşlarda… İşte bir üniversite kazanana kadar diyeceğim artık. Üniversitelerde yani içi o kadar boşaltıldı ki çok para etmiyor ya da çok para ediyor. Zor yani. 50 sene önceki 50 yıllık yaşamla şu anki 50 sene aynı değil, bir de öyle de bir durum var.

Şu an çok mu hızlı mı yaşıyoruz? Teknoloji mi bizi bu hale getirdi, bilmiyorum ama yaşam her türlü her zaman kısa yani yaşam. Kaç sene yaşasanız yaşayın… 100 sene, 140 sene de yaşasanız, hadi diyelim istisnai bir durum, en artık maksimum… Yine önemli olan ne yaptığınız, neler yaptığınız, sizden neler kaldığı geriye.

Aa, bu alıntıdaydı! Evet, benim de artık her taraf saçlar falan bayağı kırlaştı, beyazlar arttı. Geçen de biri demişti ya: “Boyamayı falan düşünmüyor musun?” diye. Onu duyunca da böyle kötü hissettim. Düşünmüyorum tabii ki. Niye düşüneyim? Hiç hiç bana göre değil ki. Bence kendi orijinal rengi en güzeli… İsterse bembeyaz olsun yani, ne olacak? İnsanlar bilmiyorum, garip… Görüntüye, dış görünüşe çok önem veriyoruz ya. Böyle olmamalı sanki.

Kitapları da sadece kapağına bakarak mı alıyorsunuz? Kitabın kapağında da mesela hiçbir resim, bir şey yoktu. Sarı renkli böyle, oldukça sade bir kitaptı diye hatırlıyorum ama başlığı yeter yani okunması için diyeyim ve o anlatıma geçeyim.

“Herhangi birinin gri saçları veya kırışıkları olduğu için uzun yaşadığını düşünmenizi sağlayacak hiçbir neden yok; o uzun yaşamadı, uzun süre var oldu. Şiddetli bir fırtına tarafından limandan koparılıp oradan oraya sürüklenen, uzun bir yolculuğa çıkan ve art arda gelen rüzgârlarla aynı yerde dönüp duran bir kişinin uzun bir deniz yolculuğuna çıktığını söyleyebilir miyiz? Uzun bir yolculuğa çıkmadı, uzun süre oradan oraya savrulup durdu.”(s.20)

Bu da çok ağır bir bölümdü bence. Biz acaba uzun bir yolculuğa mı çıktık, yoksa oradan oraya savrulup duruyor muyuz? Ve bu saçlar arkadaşlar, bakmayın yani, uzun yaşadığımızı göstermiyor. Yaşamakla var olmak, hayatta kalmak aynı şeyler değil. “Herkes ölür ama herkes yaşamaz” mıydı? Öyle de bir güzel bir söz vardı.

Savrulup durmak oradan oraya gerçekten hem tehlikeli hem de anlayamıyorsunuz da içindeyken. Bu devlet dairelerinde de çok olur. “Bugün git, yarın gel” derler. Zaten apayrı bir uzun bir bölüm olur da. Bir de oradan oraya da sizi sürekli koştururlar. Sabırla gidersiniz.

Bunu yapan insanlardan ben soğuyorum ya. Sana böyle zorluk çıkaran, yokuş yapan, çok kolay halledebileceği bir şeyi böyle ağırdan satarak sanki çok büyük bir iş yapıyormuşçasına davranan insanlar gördüm mü hemen onlardan uzaklaşmaya çalışıyorum. En azından manevi olarak aramızda kilometreler oluşuyor yan yana bile olsak da. Ve genelde onları da biraz kendi hallerinde bırakıyorum.

Ya kimsenin sizi oradan oraya savurmasına izin vermeyin diyeceğim. Yok, mümkün değil yani bu. Çünkü sistem öyle kurulmuş. Bazen biraz fazla çabalamanız, efor sarf etmeniz gerekiyor. Hatta belki siz de o çarkın içinde birilerini oyalıyorsunuz. Yani farkında olmadan ya da isteyerek, bilerek. Bilmiyorum. Bunlar zevk alanlar da olabilir.

“Ah bana işi düşsün” kendini işte o zaman bir işe yarıyor hisseden… Kraldan çok kralcı olan insanlara gıcık oluyorum ya. Yapacak bir şey yok yani. Öyle olmayın arkadaşlar. Öyleyseniz de bir durup bir düşünün. Kendinize gelin ve bakın Seneca yine ne diyor.

“Bize tesadüfen gelen hiçbir şey kalıcı değildir, ne kadar yükseklere çıkılırsa düşme ihtimali de o kadar artar. Dahası, bitmeye mahkûm olan şey kimseye zevk vermez; bu nedenle kazandıklarını korumak için daha çok çalışması gereken insanların yaşamı hem çok kısadır hem de çok sefil.”(s.42)

Seneca yine büyük konuşuyor. Yine damarımıza basıyor. Kazandıklarını korumak, kazanmaktan daha zor olabiliyor çoğu zaman. Ve onun için de işte durmadan çalışmak zorunda kalırsan bir kısır döngüye giriyorsun. Kendi kuyruğunu yiyen yılan mıydı neydi onun adı? Değişikti. Sonra da bir ismi vardı. Neyse, öyle de olmamak lazım yani. Onu da bir anlamak lazım. Şu an kovaladığınız belki kendi kuyruğunuz.

“Yaşamın Kısalığı” gerçekten derin de bir konu. Şimdi yine tezat olacak. Bunun üzerine saatlerce konuşabilirim diye içimden geliyor ama olmaz. Yok, sizin de o kadar zamanınızı almayayım. Ve son sayfada yazan şu son cümleyi paylaşayım:

“Yaşamak için kısa bir zamanımız yok, çoğunu boşa harcıyoruz.”(s.48)

Kitabın hemen başında Seneca’nın kısa bir biyografisini de yazmışlardı. İntihar etmeye zorlamışlar onu en son. O da yani hiç öyle de bir son görmemiştim. İntihar mı? İntihar sayılır mı yani bu? Şimdi birini intihar etmeye zorlamak ne demek? “Bari asın adam gibi” diyesi geliyor insanın. Yok.

Eski Yunan, antik çağ ne kadar övülse de bazen böyle saçmalıklara da gebe… Ama aradan işte yıllar da geçse, biz de sanki zamanımızın çoğunu boşa harcamıyor muyuz diyerek tam böyle kahve muhabbetine döndü ya bu bölümde.

Neyse, neyse… “Yaşamın Kısalığı Üzerine” daha fazla konuşmayalım. Bu da böyle bir kitaptı diyeyim ve bitireyim. Buraya kadar gelip bana eşlik ettiğiniz için de çok teşekkür ederim.





1 Mayıs 2025 Perşembe

Kadınsız Erkekler

Kadınsız Erkekler, Ortaya Karışık Film, Birinin Size Âşık Olduğunu Anlamak ve Denizciler Sanırım

Evet, yine bir Murakami kitabı. Az kaldı sanırım, 5–6 kitap sonra Murakami’nin tüm külliyatını bitirmiş olacağım. Bu kitabını da Doğan Yayınlarından çıkan Şubat 2024 tarihli 29. baskısından okudum.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Japonca aslından çeviren Ali Volkan Erdemir yine harika bir iş çıkartmış. Onun da ellerine sağlık diyelim ve içindeki hikâyelerin isimlerini sayarak başlayalım:

Drive My Car, Yesterday, Bağımsız Organ, Şehrazad, Kino, Âşık Samsa ve Kadınsız Erkekler.

Evet, bu bir hikâye derlemesi. Kısa hikâyelerden oluşan bir kitap. “Drive My Car”ı zaten Murakami severler duymuştur mutlaka. Zaten bir şarkının da ismi yine. Yalnız argo bir tabiri de varmış. O da geçiyor kitapta. Yani “arabamı sür” derken onun bir mecazi anlamı da varmış. Onu da bilmiyordum ben.

Filmini de seyretmemiştim ve bu kitabı bitirdikten sonra merak edip seyretmek gibi bir hata yaptım. Zaten o hikâyeyi anlatmıyor aslında. İki üç hikâyeyi sanki böyle birleştirmişler, bu kitaptaki bambaşka, değişik, saçma sapan bir şey yapmışlar. Yani niye bu kadar uğraştılar? 3 saat falan bir de bitmiyor bir türlü. Yok, o kadar ağır ki… Nuri Bilge Ceylan filmleri falan seyredemeyen insanlar olur ya. Gelin bir de bunu seyredin! Bu filmi zaten yayınlandığı zaman da hatırlıyorum. Mesut Süre falan da anlatmıştı “Berbat bir film, gitmeyin” demişti, hemen çıkmış zaten, dayanamamış mı ne. O kadar gömülmeyi hak etmiyor tabii. Sonuçta bir Murakami eserinden uyarlanmış ama kesinlikle böyle birebir değil. Tek bir hikâye değil zaten film, o hikâye çünkü 40–50 sayfa falandı. Ondan öyle 3 saatlik film çıkar mı? Çıkar. Yaparsan olur tabii ki de. Bu biraz fazla uzatılmıştı ve tabii filmlerde özellikle böyle bir yere bağlanmayınca daha sanki gıcık oluyorsunuz. Kitapta yine insan alışıyor bu ritme ama filmde o duyguyu vermek belki daha da zor. İşlenen farklı temalar da vardı aslında. İşaret diliyle konuşan kadın mesela… O ayrıntılar da güzeldi aslında. Filmin sonu var ya, yani o kadar da belirsiz değil. Havada bırakmamışlar. Sonu güzeldi o köpekle birlikte, arabayı süren kadının gitmesi.

Neyse, burada zaten konumuz film değil. Biz kitaptaki hikâyelerden bahsedelim. Ama ben şöyle bir şey yapmışım burada: Bu alıntıların hangi hikâyeden olduğunu not almamışım. Şu an bakınca fark ettim. Niye böyle bir şey yaptım bilmiyorum. Yani bu bölümde ben de muhtemelen bütün hikâyeleri birbirine karıştırıp anlatabilirim. Onlar filmde yapıyorsa ben niye podcast’te yapmayayım, değil mi? O kadar da ayrıcalığımız olsun diyeyim ve başlayayım hemen.

“‘Başka biri olabilmek eğlenceli bir şey mi?’
‘Tekrar kendine döneceğini bilirsen, evet.’
‘Kendinize dönmeyi istemediğiniz zamanlar olmadı mı peki?’
Kafuku bu soru üzerine düşündü. Daha önce böyle bir soru soran olmamıştı ona. Trafik yoğundu. Başkent çevre yolundaki Takebaşi çıkışına yönelmişlerdi.
‘İnsanın kendinden başka dönebileceği bir yer var mıdır ki?’ diye yanıtladı Kafuku.
Misaki bir yorum yapmadı.”(s.27)

Evet, kadının adı Misaki. Kafuku’yu hatırlıyordum. Misaki ama sanki şimdi pek geçmiyor. Kafuku bir tiyatrocu, bir yönetmen aynı zamanda ve eşiyle aralarının çok iyi olduğunu zannediyor bir yere kadar. Çok da seviyor onu ve iyi gidiyordu aslında ama sonradan karısının kendisini aldattığını hem görüyor hem anlıyor hem de bir kere değil, birkaç kere. Ve bunu ona da söylemiyor. İçine atıyor. Bununla yaşamaya çalışıyor. Çünkü söylerse onu kaybedeceğinden korkuyor.

Ama sonra karısı da aniden bir beyin kanamasıyla mı ne, bir şeyle ölüyor. Ve ondan sonra da eşinin kendisini aldattığı o genç aktörlerden biriyle çalışmak zorunda kalıyor. İlginç bir şekilde o genç aktör de âşık yani onun karısına. Onda da onu kaybetmenin acısı var. İkisi böyle karşılıklı zor diyaloglar kuruyor, hikâyeler anlatıyor.

Oralarda işte filmde biraz aksiyon katmak adına belki değiştirmişlerdir. Bilmiyorum, Murakami buna nasıl izin verdi ya da izin verdi mi? Böyle kolay mı bu işler? Bambaşka bir hikâye olmuş yani.

Neyse, biz gelelim ölüme dair şu güzel cümleye:

“Ne var ki, artık ölü olan biri muhtemelen bir şey düşünmez, hissetmezdi. Kafuku’ya göre işte bu ölümün müthiş özelliklerinden biriydi.”(s.35)

Müthiş bir özelliğe bakın: Artık bir şey hissedemeyecek olmak, bir yandan da rahatlık veriyor aslında insana. Zaten bizim de anlayışımızda denir ya işte, “kimse taşıyabileceğinden daha ağır yük yüklenmez.” Bu düşünceye sahip olunca da insan rahatlamış oluyor. Ve ondan sonra artık başka bir hikâye sanırım dur belki birazdan hatırlarım:

“Gülüp utangaç bir şekilde eğdiği başını hafifçe salladı. Bu hareket ne anlama geliyordu, çözemedim. Böyle bir ihtimal yok, anlamındaydı belki. Böyle bir ihtimali düşünsem bile olacak şey değil, demekti belki de.
‘Hâlâ buzdan ay rüyasını görüyor musun?’
Bir şey çarpmış gibi aniden başını kaldırıp bana baktı. Bir gülümseme yayıldı yüzüne, doğal bir şekilde, yavaş yavaş. Bu yürekten gelen doğal bir gülümsemeydi.
‘O rüyayı, hâlâ hatırlıyor musun sen?’
‘Niyeyse, çok iyi hatırlıyorum.’
‘Başkasının rüyası olmasına rağmen?’
‘Rüya dediğimiz şey ihtiyaç durumunda ödünç verilip alınabilir, şüphesiz’ dedim. Evet bazen kesinlikle ağzımdan biraz fazla kaçıyordu bu özlü sözler.”(s.78)

Bende de bu yan etki mi diyeyim, artık bu kötü özellik mi? Bazen çünkü çok hoş olmuyor. Bazen çünkü belki de bayılıyorum yani insanlara. Bu özlü sözleri ben de çok severim. Bu kitaplardaki alıntı sevdam zaten biraz ondan kaynaklı belki de. Ne bileyim yani, güzel bir söz duydun mu, okudun mu, onu kullanasım geliyor. Onu unutmak istemiyorum. Onu bir yerlere yazmak, kaydetmek istiyorum. İşte podcast yapıyorum, gidiyorum daha bir de onu tekrar yazıyorum falan. Silinsin gitsin istemiyorum.

Ve yeri geldiğinde de söylemen lazım bunları. Ve rüyalar… Rüyalar hâlâ gizemini çözemediğimiz bir konu. Başkasının rüyasını da hatırlamak böyle en ince ayrıntısına kadar… İşte bunlar hep aşkın belirtisi aslında. Bir insan birine âşık olduğunda “hakkında her şeyi bilmek istiyorum” diyor ya Nil’in bir şarkısında. Aynı onun gibi bilmek istersin ve unutmazsın yani onları kolay kolay.

Oradan da anlayabilirsiniz birinin size âşık olup olmadığını. “Ya bunu böyle sen nasıl hatırlıyorsun?” diye şaşırabilirsiniz. Yani biraz daha yalnız, tehlikeli gibi de geldi şu an. Böyle hiç bilmeyeceği ya da yani çoktan unutması gereken bir şeyi de böyle en ince ayrıntısına kadar anlatıyorsa, hatırlıyorsa karşındaki insan, korkutur yani seni biraz.

Ve bu “Yesterday”de geçen bir alıntı. Heh. Evet.

“Dün
Yarından iki önceki gün,
İki gün öncesinin yarınıdır.”(s.80)

O “Yesterday” şarkısına geçmeyen bir bölümmüş sanırım. Bunu da oradaki karakter uydurmuş. Ama “dün” dediğimiz şey de gerçekten… İki gün öncesinin, yarının, her şeyin… Yani yarından beklememek lazım. Zaten yarın bir anlamda bilinmez yani, olup olmayacağı, çıkacağın da belli değil. O yüzden bugüne sahip çıkalım diyeyim ve devam edeyim.

“‘Ne olursa olsun, çocuklar iyidir’ diyordu arkadaşları ağız birliği etmişçesine, ancak o, bu özendirme amaçlı sözlere hiç itimat etmiyordu. Arkadaşları sırtlarındaki yükün aynısını onun da sırtına yüklemek istiyorlardı. İnsanlar, herkesin kendileri gibi zahmet çekmelerini isterler bencilce.”(s.87)

Bu da değişik bir bakış açısı. Böyle midir gerçekten bilmiyorum ama buna benzer eserler işte evlilik için falan da yapılır. “Biz evlendik, bak sen niye böyle rahatsın? Sen de evlen de gör dünyanın kaç bucak olduğunu” gibi laflar olur yani arkadaşlar arasında.

Çocuklar için de bunu düşünmemiştin ama işte o çarkın içinde onun sonu gelmiyor. Sonra bir çocuk, bir çocuk daha, sonra onları okut, iş güç sahibi yap, evlendir falan derken, sonra belki torunlar… Zaten orasını da kimse bilmiyor. Bunları böyle sırttaki bir yük olarak mı görmek lazım? Bir zahmet. Zahmet tabii ki doğru. Kolay değil yani hiçbiri. Onlar kolaylaştırmıyorlar, en azından hep zorlaştırıyorlar. Ama “benim geçtiğim yollardan sen de geç” istiyor insanlar.

Eş hayatında da benzer şeyler… İşte “biz şunları şunları yaptık, uğraştık” diyorlar. Hâlâ işte muhasebeciler böyle çok eski zamanları anlatırlar: fiziksel olarak defter tuttukları, kalemlerle yazdıkları zamanları, daktilolar anlatılır. Yani ne yapalım şimdi hâlâ? Yine oraya mı döneceğiz? Sen uyum sağlayacaksın. Evet, daha zormuş bazı şeyler. Doğal değil mi yani bu?

Şu anda da kim bilir ne zorluklar var. Yani bir 5 sene önce seni hiç tanımadığın bir insan WhatsApp’tan yazıp rahatsız edebiliyor muydu? Bir iş sorabiliyor muydu? Bir gruba alabilir miydi? Yani şu an gerçi onların ayarı falan varmış galiba ama işle ilgili gruplar mesela kaç tane oldu? Ben bir de onların hepsine ayrı ayrı ses tonu, bildirim sesi falan yüklemeye çalışıyorum ki oradan anlayayım falan diye. O zaman daha da aydınlanma yaşadım. Yani ne kadar çokmuş bu gruplar. İşte başladığım zaman öyle değildi ama artık ucu kaçtı.

Bir yandan da kolaylık kolaylık gerçi ve hiçbir mail sistemi bile şu WhatsApp’ın altyapısı kadar düzgün çalışmıyor. Gerçekten ilginç.

Neyse, yine çok alakasız yerlere geldik. Ah, burası çok güzeldi. Ben bu filmi seyretmedim. Biraz da o yüzden not aldım. Gerçi hangi film olduğu da belli değil galiba ama okuyayım, belki siz biliyorsunuzdur ve yazarsınız.

“‘Akla bir şey gelivermesi; François Truffaut’nun eski filmlerinde böyle sahneler vardı. Kadın adama şöyle der; ‘Bu dünyada görgülü insanlar olduğu gibi akıllı insanlar da var. Elbette her ikisi de ayrı ayrı özellikler ancak çoğu zaman görgülü olmak yerine akıllı olmak kazanıyor.’ O filmi izlemiş miydiniz?’
‘Hayır, izlemedim’ diye yanıtladı Tokay.
‘Filmdeki kadın örnek vererek açıklar. Bir adam kapıyı çalmadan açar, içeride bir kadın üzerini değiştirmektedir ve çıplaktır, diyelim. ‘Özür dilerim hanımefendi’ deyip derhal kapıyı kapatan, görgülü insandır. Buna karşılık, ‘Özür dilerim beyefendi’ deyip kapıyı derhal kapatan akıllı kişidir.’
‘Anladım’ dedi Tokay ilgiyle. ‘Çok ilginç bir örnek. Ne kastettiğinizi net olarak anladım. Benim de benzer durumlarda düştüğüm oldu, hem de defalarca.’
‘Ve her seferinde aklınızı kullanıp zor durumdan kolayca sıyrılabildiniz mi?’
Tokay ciddileşti. ‘Aklımı pek abartmayayım. Aslında çok şanslıyımdır. Ben son derece şanslı, görgülü bir erkeğim. Böyle düşünmek daha yerinde olur.’”(s.90)

Burada Tokay yine bambaşka bir hikâyenin, bambaşka bir kahramanı ve görgülü olmakla akıllı olmak arasındaki o ince çizgi… Burada bir de o kapıyı çalmayacak kazalar da olabilir. Çeşit çeşit insan var işte. Ama en güzeli yani bir tıklatmak değil mi önce kapıyı, değil mi?

Boş bir odaya girerken bile, eve ilk girerken de mesela selam verilir. Boş bile olsa, o evde meleklerin olduğu inancı… Hem de bilemezsin yani, birileri var mı yok mu? Belki de hırsız bile olabilir ve seni gözetleyecek, çıkacak o şekilde. Çünkü karşılaşman daha büyük travma. Altın gitsin bari de, cana gelmesin, mala gelsin. Çok benim de aklıma saçma sapan örnekler geliyor. Şimdi bunları anlatmayayım.

Ve evet, bir sonraki alıntı… Şimdi anladım. Bu Kino doktor ve aşkından artık bir hastalığa mı kapılıyor? Yemek yememe hastalığı gibi bir şey. Adını da söylüyordu orada. Bir deri bir kemik kalıp öldü zannediyorlar falan. Hatta ama serumlarla, ilaçlarla falan bir şekilde bir iki ay daha yaşıyor ama sonrasında ölüyor.

Tanimura da burada aslında Murakami gibi bir şey. Öyle hissettim ben. O ismi kullanmış, isimleri değiştirmiş. Bunların tabii başından geçen olaylar mıdır yoksa daha da gerçekçilik katmak için uyguladığı bir teknik mi bilmiyorum orasını ama bana sanki gerçekmiş gibi geldi. Siz de bence bir okuyun. Varsa bu konuda bilgisi ya da fikri olan, onlar da yazarsa okurum.

“‘Tanimura Bey, izin verirseniz sizden bir isteğim olacak. Lütfen Doktor Tokay’ı hiç unutmayınız. O saf yürekli biriydi. Ölen insanlar için yapabileceğimiz ne var diye soracak olursanız bu, onları olabildiğince uzun bir süre hatırlamaktır, derim. Söylendiği kadar kolay bir şey değil kuşkusuz. Ve herkesten istenecek bir şey de değil.’
‘Aynen söylediğin gibi’ dedim. Ölmüş kişiyi uzun süre hatırlamak, düşünüldüğü kadar kolay bir şey değildir. Elimden geldiğince onu hatırlamaya gayret edeceğime dair ona söz verdim. Doktor Tokay’ın ne kadar saf yürekli biri olduğunun değerlendirmesini ben yapamazdım ama onun, sıradışı olduğu kesindi, hatırlanacak değerde biriydi. El sıkışıp ayrıldık.
Bu satırları Doktor Tokay’ı unutmamak için yazıyorum. Benim için yazmak, bir şeyi unutmamak için en etkili yöntem çünkü. İlgili kişilere rahatsızlık vermemek adına, adları ve yerleri biraz değiştirdiysem de, olaylar hemen hemen tam olarak bu şekilde gerçekten yaşandı. Genç Goto’nun bir yerlerde bu satırları okuyacağını ümit ediyorum.
Doktor Tokay ile ilgili olarak çok iyi hatırladığım bir şey daha var. Bir gün bana kadınlarla ilgili bir görüşünü dile getirmişti. Bu konuya nereden gelmiştik hatırlamıyorum gerçi. Tüm kadınların yalan söylemek konusunda doğuştan gelen özel bir yeteneğe, adeta bunu mümkün kılan bağımsız bir organa sahip olduklarına inanıyordu. Ne zaman, nerede, nasıl bir yalan söyleyeceği kişiye göre farklılık gösterse de aslında bütün kadınlar karşılaştıkları uygunsuz bir durumda mutlaka bir yalan uyduruyorlar, en ciddi anlarda bile yalan söylemekte bir an bile tereddüt etmiyorlardı.”(s.112)

Cem Yılmaz da anlatır bunu zaten. O çocukluktan gelen pratik yüzünden, belki de baskı yüzünden. Bu hikâyenin adı da “Bağımsız Organ”dı ve o başlığı görünce de biraz insan… Yazan da Murakami olunca korkuyor. Başka şeyler geliyor aklına ama yine ters köşe yaptı yazarımız.

Bak mesela bu bir sonraki hikâye. Bunlar hep o “Drive My Car” filminde işleniyordu. Halbuki başka bir hikâye. Yani…

“‘Liseden mezun olduktan sonra onu unutmuştum bile; o kadar çabuk ve kolayca oldu ki bu bana bile tuhaf geldi. On yedi yaşındayken onun neyi beni bu denli güçlü biçimde çekmişti, onu bile hatırlayamaz olmuştum. Yaşam tuhaf, değil mi? Bir zamanlar müthiş bir şekilde parlayan, son derece arzu ettiğin bir şey, onu elde etmek için her şeyi göze alabilecekken, biraz zaman geçtikten sonra ya da ona biraz farklı açıdan bakınca, şaşırtıcı derecede önemini yitiriveriyor. Acaba ben ne görmüştüm, bilemiyorum. İşte bu benim ‘izinsiz eve giriş zamanlarım’ın hikâyesi.’”(s.141)

Bu işte heves midir, aşk mıdır yoksa aşk olsa da böyle biter mi hemen? Gerçi aşka da geçici derler ama bilmiyorum. Bana biraz daha çok hevesmiş gibi geldi. Şimdi biraz uzunca bir anlatım var ve ne olduğunu ben de hatırlayamıyorum şu an. Bakalım neymiş.

“Sımsıkı sımsıkı sarılıyordum ona, neredeyse canını yakacak kadar aşırı bir güçle. Ama elimde değildi, yapmadan duramıyordum; bir yere gitmesin istiyordum.
Yine de onu bir kez daha kaybedeceğim zaman gelmişti. Nasıl gelmesindi? Dünyanın tüm denizcilerinin gözü ondaydı. Onu tek başıma korumam mümkün değildi. Herkesin bir anlığına da olsa gözlerini başka tarafa çevirdiği olur. Uyumak zorundasınızdır, tuvalete gitmek zorundasınızdır; küveti yıkamanız gerekir. Soğan doğrar, fasulye ayıklarsınız. Araba lastiğinin havasını kontrol etmek gerekir. Bunun gibi durumlarda onunla ayrı düşüyorduk. Daha doğrusu o beni bırakıp gitmişti. Bu işe denizcilerin gölgesi düşmüştü kuşkusuz. Bina duvarına düzgünce yayılan koyu, kendi kendini kontrol eden bir gölgeydi bu. Küvet temizlemek, soğan doğramak veya lastiğin havasını kontrol etmek gibi günlük işler, denizcilerin koyu gölgelerini dağıtıyordu, tıpkı yere düşerek etrafa saçılan raptiyeler gibi dağılıyordu gölge.
O gidince ne kadar ıstırap çektiğimi, ne kadar dibe battığımı kim bilebilir? Elbette, kimsenin bilmesi mümkün değil, ben bile hatırlamakta zorlanıyorum. Ne kadar acı çekmiştim? Yüreğim ne kadar sızlamıştı? Üzüntüyü kolayca, doğru biçimde ölçebilecek bir cihaz olsaydı dünyada keşke. O zaman üzüntüyü rakamlarla ifade ederek sonra hatırlamak üzere bir kenara kaydedebilirdik. Bu cihaz avuç içine sığacak büyüklükte olsa, daha ne isterdim. Araba lastiğinin havasını her kontrol ettiğimde, bunu düşünürken buluyorum kendimi.
Ve o öldü. Gece yarısı gelen telefonda alıyorum bu haberi. Yeri, yöntemi, sebebi, gayesi, bunlar benim için tam bir sırdı; M yaşamına kendi eliyle son vermeye karar vermiş, bunu gerçekleştirmişti. Sonra bu gerçek dünyadan (muhtemelen) sessizce çekilmişti. Dünyadaki tüm denizciler kurnaz ayartmalara kalkışsalar da, M’yi öbür dünyadan kurtarmak -ya da kaçırmak gibi bir şey- artık imkânsız. Gece yarısı kulak kesilirseniz, siz de denizcilerin uzaktan gelen ağıtlarını duyabilirsiniz.”(s.211)

Biraz fazla uzun olmuş ama nerede keseceksin yani? Bakın, acıyı ve o üzüntüyü kaydedecek cihazlar olabilir mi ileride? Herkes de aynı mıdır ya? “Buna mı bu kadar üzüldün?” der acaba? Yoksa “Ooo ne kadar çok üzülmüş” falan diye şaşırır mıyız? O rakamları görecek olsak…

Sizin acaba hayatınızda… Hep en mutlu anları düşünürüz ama en üzüldüğünüz anlar nelerdir desem aklınıza gelir mi? Bir sıralama yapabilir misiniz? Yapmayın bence ya. Ne gerek var? Boş verin.

Burada tabii bir ölüm de olduğu için ağır bir bölüm. Zaten “Kadınsız Erkekler” kitabı başlı başına sert konuları işliyor. Bu M diye bahsettiği karakter de kahramanımızın zamanında âşık olduğu bir kadın ve anladığınız üzere intihar ediyor. Kahramanımız onun haberini kocasından alıyor ve adam hiçbir ayrıntı vermeden onun öldüğünü söylüyor sadece. Ve ondan sonra yaşadığı bunalım… “Kadınsız Erkekler” hikâyesi kısaca bunu anlatıyordu yani.

Ve ben de sanırım en çok ondan alıntı yapmışım. Uzunca bir alıntım daha var şöyle:

“M’nin ölüm haberini aldığımda, kendimi dünyanın en yalnız ikinci erkeği olarak duyumsadım. Dünyanın en yalnız birinci erkeğinin onun kocası olduğuna şüphe yok. Sıramı ona bırakıyorum. Onun nasıl biri olduğunu bilmiyorum. Kaç yaşında, ne iş yaptığını ya da bir işle uğraşıp uğraşmadığı hakkında hiçbir fikrim yok. Onun hakkında bildiğim yegâne şey sesinin az çıkıyor olması. Ama sesinin az çıkması, onun hakkında hiçbir somut bilgi sağlamıyor bana. O bir denizci mi? Yoksa denizcileri sevmeyen biri mi? Eğer ikincisi ise o da benim gibilerden demektir. Eğer ilki ise … Yine de ona sempati duyuyorum. Onun için elimden bir şey gelse keşke.”(s.212)

Denizci muhabbeti de yani bilmiyorum, çok anlaşılmıyordu hikâyede. Anlayan varsa söyleyebilir. Daha önce bir denizciye kaptırmış herhalde kadını sanırım diyeyim de çünkü öyle bir şey söylüyordu. Ve sanırım zaten önemli bir kelime bu kitap için.

“Sanırım (bunu ancak hayal edebilirim) ortaokuldaki sınıfta bana silgisinin yarısını verdiğini söylemişti kocasına. Bir art niyet olmadığını, kötü bir amaç da taşımadığını, son derece olağan, küçük bir hatıra olduğunu anlatmıştı. Kocasının bunu duyunca onu kıskandığını söylemeye gerek var mı?”(s.215)

Bu sayfada böyle devam edip “Ben ‘sanırım’ sözcüğünü aşırı kullanıyorum. Sanırım.” dedikten sonra şöyle diyor yazar:

“Kadınsız erkeklerden biri olmak çok kolaydır; önce bir kadına tüm kalbinizle âşık olun, sonra o bir yerlere gitsin, hepsi bu.”(s.215)

Sonra da kitabın arka kapağında da yazan, Teomanvari bir cümle daha ediyor yazar:

“Bir kadını yitirmek, böyle bir şey işte. Ve bir zaman geliyor, bir kadını yitirmek, tüm kadınları yitirmek anlamına geliyor.”(s.219)

Ve bu hikâye de şöyle bitiyordu, sanırım:

“Kadınsız erkeklerden biri olarak, bunun için tüm yüreğimle dua ediyorum. Dua etmek dışında, elimden bir şey geliyor. Şimdilik. Sanırım.”(s.219)

Vay be Murakami! Bir kadını yitirmek… Tüm kadınları yitirmek. Teoman ne diyordu? “Çok kadın, hiç kadın” diyordu ya. İşte böyle cool karakterlere yakışıyor böyle büyük sözler. Ama biz desek “Ne diyorsun abi sen?” derler. Murakami o cool karakterlerden biri mi? O denizciler bence öyle. Onları kastediyor olabilir.

Ve bu sanırım, galiba… Bence de aslında bu kadar çok kullanmamak gerekiyor o zaman. Çünkü tüm etki uçup gidiyor gibi bir şey. Bu hikâyedeki karakter gibi ya da benim gibi insanlar çok böyle kendinden emin olamıyor söylediklerinden. Çünkü beynimiz bizi aldatmaya müsait. Yani kandırmaya. Beynimiz diyorum, yani dikkat edin.

Normal insanlardan geçtim. İnsanlar zaten kandırıyor. Kadınlar zaten çok kolay yalan söyleyebiliyor. Hiçbir şekilde anlayamıyorsunuz. Ya en iyi beden dili analistleri bile yani %50'lere yaklaştıklarında başarılı sayıyorlar kendilerini. Bir yalanı tespit etmek de öyle kolay değil ve aslında o kadar iyi de bir şey değil. O zaman herkesin neredeyse size yalan söylediğini anlar hale geliyorsunuz. Sadece size değil yani, birbirlerine de. Lie to me dizisinin bir bölümünün finalinde mesela çok güzel gösteriyordu bunu. Adam artık bezmiş yani, bu yalanları duyuyordu, anlıyordu ya. Yakalaya yakalaya artık böyle hışımla falan çıkıyordu bir yerden ve dışarıda yine görüyordu o insanları. İşte telefonda sevgilisine yalan söyleyen bir kadın, yolda yürürken o muhabbet esnasında bile yalana başvuran erkekler… Başını çeviriyor öbür tarafa yine aynı şey. Artık böyle yani lanet ediyordu neredeyse. Çok her şeyi öyle anlamak da güzel bir şey değil yani. Sanırım öyle olsa gerek diyelim.

Ve Murakami’nin kısa hikâyelerden oluşan “Kadınsız Erkekler” kitabını bitirelim. Kaç hikâyeymiş bakalım? Üç… altı… yedi! Yedi kısa hikâyeden oluşan kitabını bitirdim. Bu arada “Aşık Samsa”dan hiç bahsetmemişim. “Şehrazat”ın da adından biraz anlaşılıyor kimden esinlendiği. “Kino” da güzel değil. “Aşık Samsa”nın da yeri ayrı. Aşık Samsa: uyandığında kendisini bir insan olarak bulan bir böcek hakkında. Güzel, hatta orijinal diyesim geliyor. Ne kadar orijinal olduğu da…

Ya Murakami ile Kafka arasındaki bu ilişki de bence onun bu kadar sevilmesinde önemli bir yer taşıyor. Ben de ilk “Sahilde Kafka”yı okumuştum galiba. Öyle hatırlıyorum. Ondan sonra zaten nerede bir okumadığım kitabı görsem alasım geliyor.

Yavaş yavaş “Kumandanı Öldürmek”e yaklaşıyoruz. Bakalım onu ne zaman yapabileceğiz. O zaman başka kitaplarda görüşmek dileğiyle diyelim. Beni buraya kadar gelip dinlediğiniz için, vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.