17 Nisan 2025 Perşembe

Beni Asla Bırakma

  

Beni Asla Bırakma, Olmayan Şarkıya Yazılmış Sevgili, Fazla Uğraşmak ve Altmış Saat Uyumayan Arkadaşım

Kazuo Ishiguro’nun çok duyduğum ama daha öncesinde filmini seyrettiğim için bir türlü okuyasım gelmeyen ama yayımlandığı yıl Time tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesinde gösterilen Beni Asla Bırakma romanından bahsedeceğim.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Benim okuduğum kitap Yapı Kredi Yayınlarının Mart 2022 tarihli 26. baskısıydı ve çeviri de Mine Haydaroğlu’na aitti. Toplamda başlıksız olarak yazılmış 23 bölümden oluşan kitap tam 271 sayfa. Son bölümlerine kadar neden bu kadar çok seviliyor, anlayamadım açıkçası.

“Şimdi Tommy’ye döneyim. Ruth’un yatakhanemizde ışıklar söndürüldükten sonra söyledikleri -Tommy’nin bütün sorunlarının kendisinden kaynaklandığı hakkında-, o sırada Hailsham’daki neredeyse herkesin düşüncelerinin özetiydi. Ruth söyleyeceğini söylediği zaman, Tommy’nin bile isteye denemeyi bırakmış olduğu düşüncesinin geçmişten beri, Küçükler’deyken bile konuşulduğunu fark ettim. Sonra, Tommy’nin başına gelenlerin, sadece geçen birkaç hafta ya da ay değil, yıllardır sürmekte olduğunu ürpererek anladım.”(s.25,26)

Kathy ana karakterimiz. Tommy onun çocukluktan beri aşık olduğu çocuk ve Ruth da Kathy’nin en iyi arkadaşı. Yani yine tehlikeli bir üçgen — aşk üçgeni mi deniyordu? Çok tehlikeli ya bu insan ilişkilerinde. Zaten üç tane yakın arkadaş bana da hep tehlikeli gelmiştir. Çok iyi bir şey değil yani. İki kız bir erkek olsa da, iki erkek bir kız olsa da, zaten çoğu hikâyenin temelinde bu üçgeni görürsünüz. Çünkü oradan hikâye, zor bir hikâye çıkar.

Ruth da burada aslında Tommy ile başlarda ilgilenmeyen ama Kathy’nin ona olan aşkını görünce kendisi de biraz yalnız kalmak istemeyip Tommy’yi bir anlamda Kathy’nin elinden alan bir karakter. Filmde de zaten Keira Knightley miydi? O gibiydi aynı, çok ona da sinir oldum.

Öbür Kathy’ye bak mesela — ne güzel uydurmuşlar karakteri. Çok masum, çok naif bir karakter olmuş. Sırf görüntüsünden bile yani anlıyorsunuz o saflığını. Ama Ruth, Ruth yani hiç kesinlikle öyle değil. O da aslında… Keira Knightley yani çok başka filmlerde çok daha değişik. Burada mesela gayet gıcık. Hiç güzelliği falan da artık gözünüz görmüyor yani.

Ama Tommy de yani fazla pasif, fazla içine kapanık, içe dönük artık ne denirse. “Küçüklerden beri konuşulduğunu fark ettim” diyor burada mesela.

Bunlar şimdi o Hailsham diye bir yerde yetişiyorlar. Bir öğrenci yurdu gibi belki düşünebiliriz. Bütün eğitimlerini, şeylerini orada alıyorlar. Ve Tommy de orada erkekler arasında hep dışlanan, işte oyunlara en son dâhil edilen ya da hiç dâhil edilmeyen… Yaptıkları resimlerle, işte müzikle, şeyle uğraşıyorlar ve o da çok anlaşılmayan çocuk. Ve bu böyle gerçekten sadece o birkaç haftalık durum değil — yıllardır süregelen bir durum.

Zaten Tommy’nin o meşhur dışa vurumu var. Çıkıp böyle etrafında kimse yokken bağırması, çığlıklar atması ve içindeki nefreti bir anlamda kusması gibi sanki. Bu da işte bardağı taşıran son damla ve bunu anlıyor yani Kathy. Kathy de o kadar empati sahibi ki…

Burada evet, Madam var. Onunla ilgili alıntıma geçeyim hemen:

“Aslında Madam tahmin ettiğimizden farklı bir şey de yapmamıştı; donup kalmış ve yanından geçip gitmemizi beklemişti. Çığlık atmamış, hatta nefes bile almamıştı. Ama hepimiz onun tepkisine odaklanmıştık ve belki de bu yüzden çok etkilendik. Madam durduğu anda hemen yüzüne baktım; diğerleri de eminim aynısını yapmıştır. Şimdi bile, bastırmaya çalıştığı ürpertiyi görebiliyorum, içimizden birinin ona kazayla dokunma ihtimalinden dolayı duyduğu gerçek korkuyu. Yürümeye devam etsek de, hepimiz aynısını hissettik, sanki güneşin altında ilerlerken donduran bir gölgeye geçmiştik birdenbire. Ruth haklıydı: Madam bizden korkuyordu. Ama bazı insanlar örümceklerden nasıl korkuyorsa, oo da bizden öyle korkuyordu. Buna hazır değildik. Böyle algılanmanın, örümcek gibi görülmenin bize neler hissettireceği aklımıza hiç gelmemişti.”(s.41,42)

Gelmez tabii. Yani insan öyle düşünebilir mi? Sevilmemek çok zor bir durum. Sevilmediğini hissetmek ve çocuklar bunu tabii ki anlar burada. Ama farklı da bir durum var. Yani adam o okuldan da değil, tam olarak konumundan da emin değil öğrenciler. Bir öğretmen değil. Yani dışarıdan gelip böyle onların yaptığı resimleri kendi galerisine alan bir insan. Bir seçme yetkisi de var. Yani dolayısıyla o hocalardan falan daha üstte görüyorlar onu. Hatta okulun sahibi falan olduğu söylentileri…

Zaten bu okulda çocukları biraz söylentilerle yönetiyorlar. Korkuyla. Ama en büyük gizemlerden biri de aslında asıl korkanların onlar olması. Madam’ın onlardan korktuğu ya da tiksindiği maalesef. Evet bu “tiksinme” kelimesi geçiyor kitapta.

Bu arada bu bizim okuma grubumuzla konuştuğumuz kitaptı. Yoksa zaten ben okumazdım bu kitabı. Filmini seyrettiğimi zannettiğim için konuyu bildiğimi sandığımdan… Konuyu biliyormuşum işte ama filmini seyretmemişim. Öyle de ilginç bir durum. Bu da geldi başımıza. Yani bunu da yaşamadık demeyiz.

Bu kitapta işte bu haftaki moderatör arkadaşımız mesela çok güzel böyle detaylar vermişti kitaba dair. O İngilizce baskısını okumamış gerçi, onu da söyledi ama araştırmış işte “şöyle çevrilmiş bu kelime ama aslında şurada şöyle diyor” işte mesela “tamamlanma”, “completed” mıydı, öyle bir şey demişti. Ondan sonra o insansızlık, insanlara benzeme… Benzeme değil de “look like”. Aslında birçok kavram tam olarak Türkçemize çevrilmiyor. Birkaç anlama gelen kelimeler.

Ben de mesela daha “hesap kitap”ın İngilizcesini bilemiyorum. Nasıl denir, denir mi, denilebilir mi? Benzer kelimeler tabii ki var ama içinde “kitap” geçmiyor. O da o zaman benim için aynı sonuca ulaşmıyor.

Ve gelelim Kathy’nin yine acayip benzetmelerine. Benim kitapta en sevdiğim yerler bunlardı. Kathy’nin değişik tabirleri.

“‘Normal hayatta insanlar böyle davranmıyorlar, sen öyle sansan bile.’
Ruth’un kızdığını ama nasıl cevap vereceğini bilemediğini görebiliyordum. Başını çevirdi ve yine omuz silkti. ‘Ne olmuş yani?’ dedi. ‘Büyük bir olay değil ki, çoğumuz yapıyoruz bunu.’
‘Yani Chrissie ve Rodney yapıyorlar demek istiyorsun.’
Bunu söyler söylemez hata yaptığımı anladım, bu ikisinden söz etmeden önce Ruth’u köşeye sıkıştırmıştım ama şimdi kurtulmuştu. Tıpkı satrançta olduğu gibi: Bir hareket yaparsınız ve eliniz çeker çekmez yaptığınız hatayı görürsünüz, paniklersiniz ama felaketin boyutlarını henüz bilmiyorsunuzdur. Tabii ki, Ruth’un gözlerinin ışıldamaya başladığını fark ettim. Tekrar konuştuğunda sesi tamamen farklı çıktı.”(s.121)

Satranç oynayanlar çok iyi bilir bu hissi, bu duyguyu. Gerçekten de öyle olur. O çok gariptir. Yani insan hamleyi yaptıktan sonra hemen nasıl anlayabiliyor yanlış bir hamle yaptığını? Madem anlıyorsun onu yapmayaydın bari, bir zahmet… Yok ama illa o hatayı yapacaksın. İşte hayat da böyle — bazen gelecekten yaptığın hataları yaptıktan sonra anlayabiliyorsun.

Ve o satrançta işte işin oyunculuk kısmı biraz poker gibidir. O yüzden oynadıktan sonra hemen o elin titremeyecek mesela, hemen geri almaya çalışmayacaksın yaptığın hatayı. Hissettirdiğin anda zaten tamam, karşı taraf… Gerçi iyi oyuncular her türlü senin o hatanı, bir yanlış hamle yaptığın an… İşin biter yani. Karşı tarafın görmeme ihtimali yoktur.

Ama işte böyle acemi oyuncular, benim gibi oyunu çok bilmeyen, iki tarafın da böyle denk olduğu oyunlarda bu yaptığın hatayı hissettirmemek de çok önemli. Ama bunu işte yani ben insan ilişkilerinde mesela hiç düşünmezdim. Bir adım önceyi, böyle birkaç hamle öncesini düşünmek ayrı bir meziyet.

Konuşurken de insanlarla böyledir ama gerçekten. Ve maalesef birçok insan bir satranç oynar gibi konuşur sizinle. Böyle ağzınızdan cımbızla almaya çalışır kelimeleri. Her konuşmasını böyle münazara gibi yaşayan insanlar var, sanki muhabbet sonrası toplanacağız ve puanlar vereceğiz, “Evet sen kazandın” diyeceğiz. Sürekli hep haklı çıkmaya çalışan, hep kendi dediğinin doğru olduğunu söylüyor. Verilen her örneğe kendinden bir şey söylüyor.

Ya mesela yani şimdi bu da ne zaman geldi başıma? Oldu, oldu. Bir 4–5 ay oldu. Yeni bir olay anlatayım size. Bir yerde bir konu, bir şey açıldı. Ben bu Cenk Erdem’in muhabbet rekorundan bahsettim — 52 saat boyunca hiç uyumadan işte sürekli konuşmaları. Guinness Rekorlar Kitabı’na giren bir olay yani bu zaten. Öyle sıradan, basit bir şey değil. Çok zor. Özellikle o son 28 saati YouTube’da var. İlk 24 saati sadece yok internette. Nasıl da yoksa yani, halbuki çok da eskide değil yani. 2011–2012 senesinde falan olması lazım ama ilk 24 saati kaydetmeyi mi unuttular, ne yaptılar? Neyse, sonraki saatlerden zaten anlaşılıyor, belli oluyor. Çok çok zor bir şey. O kadar saat sadece uykusuzluk bile insanı mahvedecek bir şey ki, onlar bir de muhabbet ediyor. Ve YouTube’da o şeylerin altında “saçmalamaya başladılar artık” falan diye yazıyorlar. O da ayrı bir komik. Yani bu kadar saat zaten adamlar sana bilimsel açıklama mı yapacaktı?

Neyse, bir konusu mu açıldı? Bir şey mi oldu? Böyle bahsettim. Hemen oradan böyle biraz nasıl diyeyim? Palavra sıkan da demek istemiyorum ama yani her konuya böyle mutlaka “Ya o da bir şey mi? Bak ben şöyle yaptım, şunları yaşadım” falan gibi diyecek bir arkadaş başladı oradan hemen: “Ya” dedi, “ben 60 saat uykusuz kaldım. Bir keresinde 60 saat boyunca hiç uyumadım.” Ve öyle de bir diyor ki yani bir gram uyumamış!

Ulan bu adamlar bile aralarda böyle saat başı mola imkânları vardı yani. Bir 3–5 dakika gözlerini dinlendiriyorlardı. Bu kadar içtikleri kahvelere, işte yedikleri şeylere rağmen uyku nasıl bastırıyordu yani. Sen nasıl uyumuyorsun hiç 60 saat? Ama ben yine bozmadım onu ama diğer bir arkadaş mesela… İşte bu sefer şey yaptı, yaşı da bizden büyük, şimdi adama bir şey de diyemiyorsun. Ona rağmen şey dedi yani, o zaman gülmüştük: “Yine kolpalara başladın” dedi.

Ve o anladım ki yani o zamana kadar herkes de onun her söylediğine hep inanmış gibi davranıyormuş. Meğer hiç kimsenin inandığı falan yokmuş. Herkes her şeyin farkında. Bir tiyatro oynuyor yani orada. Böyle olunca işte senin dediğinin de bir anlamı da kalmıyor. Belki arada doğru şeyler de söylüyor. Ya doğru derken… O söylediğini de bak hâlâ ben yanlış, yalan demek istemiyorum ama doğruluk payının daha yüksek olduğu, daha net hatırladığı diyeyim ya da en azından… Olaylar da böylece patlıyor. “Hiç mi dediğine inanamıyorsunuz ya?” Böyle de olmamak lazım diyeyim ve devam edelim.

“Ruth hiçbir şey söylemedi, ama omzunu silkiverdi, sanki Chrissie’nin dokunuşunu silkip atmak istemişti. Gözlerini kısmış uzaklara, denizden ziyade göğe bakıyordu. Üzüldüğünü görebiliyordum, ama onu iyi tanımayan biri sadece düşüncelere daldığını sanabilirdi.
Rodney, ‘Üzgünüm Ruth’ dedi ve Ruth’un omzuna hafifçe dokundu. Ama bir an bile suçlanmayı beklemiyormuş gibi bir gülümseme vardı yüzünde. Birine iyilik yapmaya çalışan ama başaramadığı için özür dileyen birine benziyordu.”(s.159)

Burası da yine evet, Kathy’nin o gözlem gücü. Daha doğrusu yazarın demek lazım belki de. Bu da biraz insana kendini de sorgulatıyor. Siz acaba etrafınızdaki insanların düşüncelere daldığını sanırken aslında üzüldüğünü anlayabiliyor musunuz acaba? Ya da belki de sadece düşüncelere dalıyor, siz üzüldü zannediyorsunuz. Tam tersi de olabilir. Her zaman buradaki gibi de olacak değil. Bu kadar hassas olmaya da gerek var mı? Bir de o da var.

İnsan kendini yıpratıyor çünkü o zaman. Çok her şeyi böyle ince düşünmeye, alıngan olmaya da gerek yok. Yani dediğim gibi kendinizi yıpratırsınız. Bazen bazı şeyleri akışında bırakmak gerekebilir. Herkese iyilik yapmak, yapmaya çalışmak olmaz ya. Bazen başaramazsınız, beceremezsiniz. Elinizi yüzünüze bulaştırabilirsiniz. En azından kötülük yapmayın diyeyim ve başka bir bölüme geçeyim. Artık kitabın sonlarına da yaklaşıyoruz.

“‘Ama Tommy haklı,’ dedim, ‘eğer özel biri olduğuna inanıyorsan, en azından sorman gerekir. Madam’a gidip sormalıydın.’
Bunu söyler söylemez -Madam’ın adını andığım anda- hata yaptığımı anladım. Ruth başını kaldırıp bana baktı ve yüzünde zafer gibi bir şeyin parladığını gördüm. Bazen filmlerde görürsünüz, birisi elindeki silahı başka birine yöneltir ve ona bir şeyler yaptırır. Sonra aniden bir karışıklık, bir boğuşma olur ve silah öbürünün eline geçer ve bu ikinci kişi birincisine gözlerinde bir ışıltıyla bakar, talihine inanamıyormuş gibi bir ifadeyle, intikam zamanı gelmiştir çünkü. Evet, Ruth artık bana böyle bakıyordu, ertelemeyle ilgili hiçbir şey söylememiş olmama rağmen, Madam’dan bahsetmiştim ve artık yeni bir aşamaya geçtiğimizi biliyordum.”(s.218,219)

Ruth’un yine o keskin bakışları var, insanı rahatsız eden türden. Burada artık o “erteleme” konusundan bahsetmem gerekiyor ki, ben daha önemli şeylerden bahsetmedim henüz. Belki kitabı okumamış olanlar vardır diye çok fazla tadı kaçıracak bilgiler de vermemeye çalışıyorum. O yüzden ertelemeden bahsetmeyeyim şimdilik.

Ama bu çok önemli — kitabın, yazarın bize sunduğu belki de tek twist’i bu ve çok büyük bir olay gibi görünse de o kadar büyük bir olay değil aslında. Ya da bana öyle geldi.

Mesela size şöyle bir soru sorayım, kitaptan bağımsız: Üç sene… Üç tane 12 ay ya da üç tane 365 gün, artık nasıl tanımlarsanız, nasıl bakarsanız. Üç tane 365 gün deyince bana da şimdi çok gibi geldi ama okurken hep o kadar kısa bir süre ki bu. Aslında bu kadar erteleme için bu kadar uğraşılır mı, bilmiyorum. Yani ben uğraşmazdım gibi geliyor. Tabii dışarıdan konuşuyorum, büyük konuşuyorum. Yine başıma gelmediği için…

Bunu belki de o ölümcül hastalıklara yakın olan insanlara sormak lazım. İşte “bir ay”, “üç ay” mı derler, “altı ay” mı — genelde o kadar ömrünüz kaldı deniliyor mesela bazı büyük hastalıklarda. İmkânınız olsa, onu… Atıyorum, birine âşık oldunuz, bu aşkı ispatlarsanız size üç yıl daha veriyoruz deseler, böyle bir ispat için uğraşır mısınız? Ne yaparsınız ya da ne yapabilirsiniz?

İşte bu çocuklar, o yaptıkları resimlerin bunun için olduğunu zannediyorlar. Sanat biraz da sizin kim olduğunuzu, ne olduğunuzu, duygularınızı, düşüncelerinizi, hatta belki de kime âşık olduğunuzu, o aşkta ne kadar samimi olduğunuzu gösterir mi, gösteriyor mu? Bunları düşündürüyor.

Yazar o açıdan başarılı bence. Çünkü bunu düşünüp düşünmediğimi ben de daha önce hiç düşünmemiştim.

Çok kötü cümleler oluyor konuşurken böyle. O yüzden işte yazıya çevirince, bu söylemlerimin ne kadar… Kelime seçimlerinin basitliği, tekrarı beni öldürüyor aslında. O yüzden bu yazmaya biraz ara verdim gibi bir şey oldu. Çünkü hem çeviremiyorum bunları. Hiçbir yapay zekâ şu an doğru düzgün başaramıyor. Başarsa da okunacak gibi değil.

İşte yazı diliyle bu kadar farklı olması konuşmamın, beni de hayal kırıklığına uğratıyor. Biraz Tommy’nin çizimleri gibi yani aslında. Tommy de resimlerini hiç beğenmiyor ilk başta. Zaten anlaşılamıyordu — o böyle hayvan resimlerini falan yapıyor, genelde böyle minyatür gibi, değişik bir tarzda. Gerçi filmde onlar mesela çok güzel gösteriliyordu. Yani bunları nasıl beğenmiyorlar? İlginç.

Ben de yazımı hiçbir zaman beğenmem gerçi. Yani kendi yazdıklarımı da beğenmiyorum ki, konuştuğumdan çevirmeyince tabii ki o da güzel olmuyor.

Yani aslında bu aldığım eleştiriler doğrudur. Yani doğruluk payı kesinlikle vardır. Haklılar. Yazılarımın kalitesi düştü ama daha önce de sanki çok mu iyiydi? Değildi ama… Konuşmam da yani, konuşmayı düzeltmem lazım belki de.

İşte bak, yazmaya başladıktan sonra yazamadığını anlıyor insan ya da çok kötü yazdığını. Bir podcast yapınca da konuşamadığını anlıyorsun, çok kötü konuştuğunu. Çünkü normal hayatta kimse senin sesini kaydedip sana tekrar dinletmiyor ya da başkaları dinlemiyor. Tekrar tekrar dinlenemiyor. Bu aslında ne kadar büyük bir nimet… Diyeyim ve kitaba dönelim.

“Tommy’nin çizimlerini artık eski günlerdeki kadar taze bulmuyordum. Tamam, pek çok açıdan bu kurbağalar Kulübeler’deyken yaptıklarına benziyordu ama bir şey kesinlikle eksikti, fazla uğraşılarak yapılmışlardı, sanki kopya edilmişlerdi. Bu yüzden o his kapladı yine içimi, ne kadar kurtulmaya çalışsam da: Bütün bunları yapmakta çok gecikmiştik; geç kalmıştık, şimdi düşündüğümüz ve planladığımız şeyler artık çok saçmaydı, hatta suçtu.”(s.229)

“Geç kaldık” hissini zaten çok iyi anlıyorsunuz. Ve “fazla uğraşılarak yapılmış” hissi de bak, hissediliyor. Bir şey için fazla uğraştığınızda garip şekilde daha kötü bir sonuç çıkabiliyor ortaya. Bu da işte, hayatın gizemlerinden ilginç bir durum.

Tam tersi olması gerekmez mi? Çok harika işler zaten sanki üzerinde çok az uğraşılmış gibi görünür ama aslında çok, çok daha fazla pratik yapılmıştır. Defalarca aynı hatalar düşünülmüş ve sonunda artık böyle gözü kapalı yapar hale gelmiştir, derler ya — onun gibi.

Messi’yi anlamazsın yani. Nasıl geçti o adamları? Ronaldinho topla sakız gibi oynar…

Bu kitap da işte — bak, belki de hakkını yedim başta orada. Çok basit yazılmış gibi, çok… Hem anlaşılır hem akıyor gidiyor yani. Kolay zannediyorsunuz belki ama kesinlikle öyle değil demek ki.

Buradan ben şöyle bir sonuca varıyorum: Bir şey için “fazla uğraşıyormuş” gibi göründüğünde, aslında yeterince uğraşmıyorsun, uğraşmamışsın demek oluyor bu. Çünkü gerçekten fazla uğraştığında, o fazla uğraştığın belli olmuyor bence.

“Bence” değil de… Böyle kendi saçma sapan çıkarımlarımı yapmayayım. Bu da bu arada şimdi geldi aklıma. Daha önce hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Şimdi gelelim son anlatıma…

“Çöpleri, dallara takılmış sallanan naylon parçalarını, tel örgüye takılmış tuhaf şeylerin oluşturduğu hattı düşünüyordum ve gözlerimi kısıp çocukluğumdan bu yana kaybettiğim her şeyin buraya sürüklendiğini hayal ettim, şimdi burada, hepsinin önünde duruyordum ve yeterince beklersem, tarlaların ötesinde, ufuk hattında ufacık bir figür belirecekti, ben onun Tommy olduğunu görene kadar yavaş yavaş büyüyecek ve bana el sallayacak, belki seslenecekti. Hayalim bundan öteye hiç gitmedi -buna izin vermedim- ve gözyaşlarım yüzüme aksa da ne hıçkırarak ağladım ne de kontrolümü kaybettim. Sadece biraz bekledim, sonra arabaya döndüm; nerede olmam gerekiyorsa oraya gitmek için.”(s.271)

Bence bu en güzel alıntıydı. En güzel alıntıydı kitaptaki bu sahne. Filmde de gözümün önüne geldi şimdi — o uçuşan naylon parçaları, sanki bir ağaca falan çaput bağlamış gibi. Onu da andırıyor. O yerin de zaten ayrı bir önemi var kitapta.

Tıpkı bu işte şarkı plak… Ya o plağı falan hiç yapmamışlar. O dans ettiği sahne yok yani. En kilit noktaları es geçmişler. Nasıl acaba? Çekememişler mi? Uğraştılar da çok mu kötü oldu? Fazla mı uğraştılar, ne yaptılar? “En iyisi hiç koymayalım” mı dediler? Çünkü Dune serisinde de vardı mesela öyle bir sahne. Defalarca uğraşmışlar, çekmişler, bakmışlar yapamıyoruz. Atalım bari. Böyle şeyler de oluyor uyarlamalarda bazen.

Ama Kathy… Yani asıl aslında içine kapanık olan karakter Tommy değil. Kathy çok daha otokontrollü ve hiçbir şeye izin vermeyen. Hayalinin daha öteye gitmesine nasıl izin vermez? Veremez. Vermiyor işte bazen. O da bir kendini koruma stratejisi, değil mi? Çünkü daha fazlasına cesaret etse, hayal edebilse — yani en azından o zaman sorgulamaya da başlayacak yaşadığı hayatı ve bunu da istemiyor. Bu çok, çok zor bir şey.

Yine filmde Tommy ile beraber — o ilk filmin sonlarında, yani orayı söylemeyeyim ama — orada Tommy mesela çok saf. Orada gerçekten çok güzel oynamış oyuncu. Adını da bilmiyorum ama çok, çok saf. Gerçekten anlamıyor yani, bir an böyle. Ama Kathy anlıyor ve onun anlamadığını da anlıyor. Kendi acısından geçip artık onu sakinleştirmeye çalışıyor. Onu ikna etmeye çalışıyor. Yani yine kendi acısını yaşarken Kathy… Yani çok gerçekten bağışçıdan çok bir bakıcı, kelimenin tam anlamıyla. Belki de hayat onu o yüzden oraya getirdi diyeceğim de…

Bir yandan da evet, yani o çok, çok ağır bir konuyu işliyor kitap. Bunu ben de düşünmüştüm, moderatör arkadaşımız da dedi. Yani bu kitap… Tommy nasıl işte o içindeki insanı, ruhunu gösterebilmek için resimler yapıyorsa diğer birçok öğrenci gibi, Kathy de sanki bu kitabı yazmış gibi gelmişti bize. “Bize” diyorum, bana da çünkü öyle gelmişti.

Ve yarın bir gün mesela — zaten şu an böyle şeylerin yaşanmadığını kim söyleyebilir, bilmiyorum. Ben Çin’den, Rusya’dan falan ve içe kapanık ülkelerden korkuyorum biraz, onlardan. Daha önce bir kitapta yine geçmişti sanırım, bahsetmiştim. Bu araştırmaların ben Dolly’den sonra bittiğini, bir anda böyle kesilip üzerinde çalışılmadığını inanmıyorum, inanamıyorum diye. “Yeraltı” derler ya, yani gizli saklı kesinlikle bu şeyler için uğraşıyorlardır ve bir gün belki de çıkacak ortaya, insanları ikna etmeye çalışacaklar. Ve o gün de işte bu kitabı göstereceğiz. Diyeceğiz ki: “Önce bir şunu okuyun. Aklınızı başınıza devşirin.”

Ölmek, ölüm yani… O kadar! Geçen çok güzel bir söz duymuştum: “Önemli olan kazanırken neler kaybettiğindir.” Yani kazanmak — kazanırsın bir şekilde, hileyle, hurdayla da kazanabiliyorsun. Üç kağıt yaparak da kazanırsın, belki o yan yollara saparak. Mesela kazanmak değil. Aynı şekilde mesela hayatta kalmak da değil. Yani bazen insanların tek düşüncesi oymuş gibi geliyor: “Önce bir kurtulayım da, önce bir yaşayayım!”

Hayır, sen yani ömür boyu bir vicdan azabıyla yaşayacaksan, yaşamış mı oluyorsun? Bilmiyorum ama kazanmış olmuyorsun. Ve bazen kazandığın şeyler küçücük, çok değersiz, çok basit şeyler olabilirken, onu kazanmak için çok daha fazlasını vermiş, çok daha büyük şeyleri kaybetmiş olabilirsin. Bu da işte o satrançtaki — o hata yaptığını anladığın hamleye benziyor biraz. Şöyle bir geriye dönüp baktığında neleri kaybettiğini görmek.

Bu kazanç bazen bir iş olabilir. Belki bir diploma, belki bir evlilik, ev, araba, bir şey almak. Yani o hayatta geçici böyle amaçlarımız oluyor ya… Hayatı ona, hayatımızı yani belki yıllarımızı ona vakfettiğimiz bu mu? Yani gerçekten bu mu senin istediğin, yoksa o ufukta beliren sana el sallayan, yaklaştıkça büyüyen insan burada o mesele. Ama o öyle bir şey de yok yani aslında. O da sadece bir hayal.

Bir de bu karakterlerin hiç kesinlikle kaçmayı düşünmemesi… Buradaki son cümlede de diyor: “Arabayla geziyorsun” yani bütün ülkeyi. Ada ülkesi işte, o İngiltere. Arabayla kaçamıyorlar tabii yani. Bilmiyorum, biz olsak hemen ilk onu düşünürüz. Yani nasıl kaçarız, nasıl kurtuluruz buradan? Bu sistemin dışına nasıl çıkabiliriz?

Biraz da benim Psikoanalist okumamdan kaynaklanıyor da olabilir. Orada çünkü çok güzel bir kaçış hikayesi vardı. Yeni bir hayata başlama. Orada benim okuma grubuna önerdiğim kitap o oldu. Onu seçtiler. Yani daha doğrusu ben Devlet Ana’yla Küçük Ağacın Eğitimini de koymuştum ankete ama Psikoanalist çıktı. Onu da okumamıştım zaten. Daha vaktim var ama dedim öncesinde bir okuyayım. Güzel, değişik bir kitaptı o da.

Ama Ağustos’tan sonra bizim toplantıdan sonra yapacağım onun bölümünü de, kim bilir ne zaman ayarım. Yani belki de 2026 bile olabilir. Şu anda da bu Nisan dönemi çok yoğun bizim işler. Bütün kapanışlar, beyanname zamanları, STK’ların, kurumların hepsi — hepsi, her şey içeri girdi. Yani ondan da böyle 50'şer sayfalık kitaplarla geçirdim bu arayı. Aslında büyük uzun kitaplar da okuyorum, işte Zorba’yı okudum. Ama ne ara yapacaksın, onu da hazırlayacaksın.

Bak bu bile şimdi kayıt yani bir saate yaklaşıyor şu an. Bunu bir yarım saate indirmek hiç kolay değil. Ve bazen o da biraz şey düşündürüyor bana: Hayatımızda belki işte 50–60 sene, 70–80 diyelim. Hadi yaşayacaksın belki ama o ham hali. Ondan da boşlukları silsen, yanlış söylediğin hatalı kısımları ayıklasan, elimde ne kalacak? Bir 10–15 sene kalır mı “yaşadım” diyebileceğin, yoksa böyle fragman gibi 3–5 dakikalık bir şey mi kalacak? Eyvah, eyvah. O da olabilir.

Daha fazla konuları karıştırmayayım ben. Oradan oraya da atlamayalım ve bitirelim. “Beni Asla Bırakma” böyle bir kitaptı.

Bu arada kapağı da konuştuk. Kapağı da ben sordum hatta, özellikle dedim yani: “Bu kapak hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu kız hangi kız? Kim bu? Niye böyle bir kapak yapmışlar?” Çünkü bu kitap yani sırf o kapak yüzünden de tercih edilmiyormuş. İtici yani. Gerçekten o korku filmindeki kız gibi aynı.

Ve şey dediler — bak, bu hiç aklıma gelmemişti: Bir hikâye anlatılıyor kitabın başlarında. Daha onlar çocukken oradan kaçan işte bir kız. Geri onu almamışlar mı? “Hayaleti artık dolanıyormuş” falan filan. Böyle onları korkutmak için uydurulan bir hikâye yani. Ve o hikâyeye de — yani ne kadar yalan olduğu belli de olsa — saf çocuklar tabii inanıyorlar. “O kızın hayaleti olabilir” demişlerdi. Doğru. Ah, galiba yani benim hiç aklıma gelmemişti.

Çünkü Ruth, Kathy zaten değil. Kathy öyle bir karakter değil. Ruth mu acaba diye… Ruth da olmasa gerek ya. Ruth da aslında o kadar kötü bir insan değil. Ruth ya sadece kıskançlığına yenik düşen kötü bir arkadaş.

Bu arada böyle arkadaşlarınız var mı diye düşünüyorum. Benim başıma gelmedi ama şöyle bir karakter ben de görmüştüm. Hatta çok şaşırmıştım. Bizim üniversitede bir böyle çakma Kıvanç Tatlıtuğ gibi bir çocuk vardı. Sarı saçlı, mavi gözlü. Çok kendini yakışıklı zanneden. Hafif de yakışıklı yani, hakikaten çok. Çünkü çocuğun hakkını yemeyelim ama karakter yani… Karakter olarak.

Neyse, orası da bana düşmez de şey derdi böyle arkadaşlara: “Ben” derdi, “istesem işte senin de kız arkadaşını elinden alırım. Senin de alırım, onu da alırım” falan. Böyle salak salak konuşuyordu. Benim tabii o zaman kız arkadaşım yoktu. O yüzden bana diyemedi öyle bir şey. Bana da diyemezlerdi. Yani bence bu kavga sebebi olacak bir söz. Ama işte arkadaşlar da onu ciddiye almadıklarından belki de böyle gülüp geçiyorlardı. Çok tuhafıma gitmişti bu benim. Ne kadar çirkin bir söylem.

Kızlarda da var demek ki böyle şeyler. Kızlar arasında vardır tabii ki, kadınlarda zaten. Böyle insanları da yani tutmayın işte yanınızda, çevrenizde. Böyle arkadaş olur mu? Sırf zarar.

İşte biraz o “Beni asla bırakma” diyenleri bırakamıyoruz. Bazen bırakmak gerekiyor belki de. “Kendinize dikkat edin” falan derler hep ama bence biraz arkadaşlarınıza da dikkat edin.




14 Nisan 2025 Pazartesi

Ölüm

  

Ölüm, Yarı Uyku, Yarım Saat, Beni Kim Yıkayacak ve Komedi + Zaman = Dram

Tolstoy’un Ölüm kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. Bu kitabı hiç duymamıştım daha önce. Böyle bir kitabın varlığından da haberdar değildim ve yine ilk defa duyduğum Lev Nikolayeviç Tolstoy Yayınları’nın Mayıs 2021 tarihli ilk baskısından okudum bu kitabı.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Kütüphane öyle gezinirken, ince kitaplar ararken karşıma çıktı diyebilirim. Çünkü yetmiş-seksen sayfa kadar var galiba ama kırk üçüncü sayfadan sonra Osmanlıca devam eden bir eser. Onu da görünce insan böyle bir şaşırıyor. Ve Osmanlıcadan çevrilmiş. Mütercimi Mütekâid Binbaşı Ali Fu’âd, yazıyor hemen ilk sayfasında. Zaten mütercim falan diye görünce bile içinde çok eski kelimelerin bulunduğunu anlıyoruz. Ben de bu kitabı anlayabilecek miyim, ne kadar anlayabileceğim acaba diye biraz kendimi de denemek için okudum aslında.

Bölüm bölüm diyeceğim ama fasıl fasıl yazılmış aslında kitap ve her fasılda da madde madde böyle “Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirilmiş” diye bir ibaresi var. Cağaloğlu yayınlarıydı galiba aslında ama yani günümüz Türkçesi değil bence bu! Alıntılarımda fark edeceksiniz. Tolstoy’un ölüm üzerine yazdığı bir denemeye benzettim ben bu kitabı. Ve şu cümlelerle başlamış:

“İnsanın velâdetten vefâtına kadar devam eden bütün hayatı; sabâh uyanıklığından gece uykusuna kadar devam eden bir güne benzer.
Ağır bir uykudan sonra sabâhleyin nasıl bir zihin perişânlığıyla uyandığını, evvel emirde nerede olduğunu, yanında kimin bulunduğunu, kim seni uyandırdığını, yatakdan kalkmak istediğini, vücûdunda kuvvetsizlik ve kırıklık hiss ettiğini derhâtır et. Fakat işte bir müddet sonra yavaş yavaş kendi kendine gelirsin. Kim olduğunu ve nerede bulunduğunu anlamaya başlarsın, fikrin yerine gelmeğe, zihinde bir tebellür, teresssüm etteğe, fik açılıb tenevvür etmeğe başlar. Daha sonra vücûdun kuvveti tamâmen yerine gelir, kalkar işine başlarsın.
Böylece insanın doğması, yavaş yavaş hayata dâhil olması kesb-i kuvvet etmesi, akıl ve fikirle tedrîcen tekâmülü, çalışmaya başlaması ve hârikalar ibdâ’ından sonra nihâyet ömürün hitâma ermesi de tıbkı bunun aynı veyâ tamâmıyla müşâbihidir.”

Demiş, diye çevrilmiş daha doğrusu. Yani ne anladım, ne kadar anladım bilmiyorum ama o sabah uyanıklığından sonraki zihin perişanlığı diyeyim. Ben de yazar gibi, bende de var bu durum. Bende de çok olur. O yüzden zaten mutlaka yarım saat erkenden kalkmaya çalışırım. Ne yapacaksam planlarımı hep ona göre ayarlarım.

Çünkü o yarım saat aslında çok uzun bir zamandır. Ben o yarım saatte duş da alırım, yemek de yerim. Bazen hatta kitap okuduğum zamanlar da olur. Yarım saat çok uzun bir süreçtir. Bazen de o kadar yorgun olurum ki, o yarım saatte tekrar 15–20 dakika olsun şekerleme gibi gözlerimi dinlendiririm. O da bazen kendine getirir insanı.

Gece mesela 2–3 saat uyuyabildiniz sadece ama o yarım saat tekrar toparlar insanı. Mesela işte 9'da çıkacaksın diye 9'da kalkıyorsun falan, öyle bir dünya yok benim için. Benim mutlaka yarım saat erken kalkmam lazım. Çünkü o ilk kalktığım zaman hiç kendimde bile olmuyorum.

O yüzden telefonla uyanmak kadar kötü bir şey yoktur benim için. Telefon çalmasıyla yani kimle konuştuğumu, ne konuştuğumu falan, telefonu kapatınca unuturum. Allah’ım! O anda da zaten böyle otomatik pilotta konuşuyorum galiba. Birkaç kere başıma geldi. Kapattıktan sonra “Ben şimdi ne anlattım acaba? Kime ne söyledim?” dedim. Çok kötü bir durum.
Ve zaten öyle bir program buldum geçenlerde o eski telefonuma. İşte kullanamıyorum madem ama çalışıyor da, bir yandan güzel bir uyku programı var. Alarm kurmuyorum zaten. Atıyorum işte 6'da kuracaksın, 5.30 ile 6 arasında çalıyor. Neye göre peki o yarım saati belirliyor? İşte senin hareketlerine göre. Sensörle mi artık algılıyor, ne yapıyor? Derin uykudayken değil de tam böyle uyanmaya yakınken çalıyor.

Zaten çoğunda da yataktayken anlıyorum, “Ben şimdi sağa sola bir dönersem alarm çalacak” diyorum. Onu da böyle guguk kuşu sesi yapmıştım onu. Çok hoş. Biraz böyle Harry Potter’daki Hedwig’i hatırlatıyor bana. Güzel yani, o şekilde uyanmak. Ben bir de onun üstüne yarım saat koyuyorum ki kendime geleyim.

Ama uykuyu işte bir ölüm olarak düşünmek… Belki de bir gün uyanamayacaksın orada. Evet. Her şey anlamsızlaşıyor mu ya da daha mı çok anlam kazanıyor? Yaptığımız hiçbir şeyin telafisi yok işte. Yani bunun bilincinde olmak lazım diyelim.

“Gök gürlediği zaman biz anlarız ki, gürültüden biraz evvel şimşek çakmıştır. Binaenaleyh gök gürlemesi insanı öldüremez. Hâl böyle iken biz daima ra’dın darbesinden havf ve hirâse düşerek lerzân oluruz. Ra’d ânında üzerimize şimşek düşerek bizi helâk etmesinden korkmamız sebebsiz ve ma’nâsızdır. Fakat ra’d kalbimize yine bir havf ve haşyet ilkâ eder. İşte bizim ölümden korkmamız da tıbkı bunun gibidir.”(s.19)

Ra’d, gök gürlemesi, hirâs da korku demekmiş. Bu sayfanın dipnotunda sadece bu iki kelimeyi açıklamışlar mesela. Böyle bir benzetmeyi de ben daha önce duymamıştım hiç. Işığın sesten daha hızlı olmasından dolayı mıydı? Çok da anlamam bu şeylerden ama mantık olarak öyle gibi geldi şu an. Bu arada ben şu anda da yeni uyandım. Bir yarım saat geçti ve başladım podcast’e. O yüzden kafam da tam yerinde olmayabilir. Güzeldi yani bu benzetme. Bir tane de böyle kısa bir alıntım var.

“Zaman ölümü gizler. Zaman dâhilinde hayat-güzâr olduğun müddetçe zamanın inkıtâ’ını tasvîr etmek, tahayyül etmek senin için mümkün değildir.”(s.21)

İşte Tanpınar diyor ya: “Ne içindeyim zamanın ne de tamamen dışında.” Zamanın o içinde olduğun zaman zaten ölüm aklına gelmiyor. Ölüm olduğunu unutuyorsun. Belki de unutmak zorundasın. Yoksa o zaman içinde kaybolamıyorsun. Gerçi o da iyi bir şey mi? Tartışılır. Ve burada da güzel bir bölüm var. Güzel bir ölüm var diyeceğim… Güzel bir bölüm vardı diyeyim. Güzel bir örnek…

“Muhabbet yalnız ölüm korkusunu gidermeyip aynı zamanda ona dair olan düşünceleri de mahv eder. Hâl-i itizârda bulunan köylü bir ihtiyâre kadın yanındaki kızına ‘Ben yazın vefât ettiğimden dolayı çok seviniyorum, zîrâ kışın mezâr kazmak güç ve zahmetli ve yazın ise kolaydır. Şimdi seviniyorum ki ölümüm yaza tesâdüf etmekle mezârımı kazmak için insanlar daha az zahmet çekecekler.’ İhtiyâr böyle söyleyerek son derece huzûr içinde teslîm-i rûh etti. Çünki son nefesinde ân-ı ihtizâra kadar kendisini değil başkalarını düşünüyordu.
İmdi insanlara muhabbet et; tâ ki senin için ölüm korkusu olmasın.”(s.37)

Evet, ölürken bile insanları düşünmek, kalan insanları düşünmek. Bir de tam tersi yani en sevdiği insanı kaybederken bile “Ben artık ne yapacağım? Sensiz nasıl yaşayacağım?” falan diye düşünen insanlar var. O işte bana yanlışmış gibi geliyor biraz. Belki savunma psikolojisi olan ihtiyaç var ama bilmiyorum.

Ve evet, şeyi seyrettim bu arada: Gassal’ı, o ilk sezonu. Gerçi o çok konuşulduğu zaman seyretmiştim aslında. Bayağı da oldu ama hem denk gelmedi hem de biraz üzerinden zaman geçsin dedim. Çok popülerken konuşmayayım diye. Bir de biraz alakalı da bir kitap olması lazım ki bahsedelim ve bundan iyi de bir kitap denk gelemezdi sanırım.

Ölüm o dizide de yani ne kadar yoğun, insanı böyle ağlatmak için zorlamışlar gibime geldi. Her şey böyle… Ve Ahmet Kural’ı böyle yaşlı görmek. Bir yandan yaşlanıyoruz ya işte. Yani ben çünkü daha önce o İşler Güçler’i, Kardeş Payı’nı falan da seyretmiştim. Onlar mesela komedi, oralarda bir de tabii kariyerinin de artık zirvesinde. Ahmet Kural’ın yani tam jön gibi, başrol ama şimdi yaşlanınca ve işte bir yandan da gassallık yapınca “ama sigortası var” falan diyerek böyle düştü o çaresiz durumlara.

Shakespeare mı demişti? “Trajedi artı zaman eşittir komedi” diye. “Drama artı zaman eşittir komedi” mi demişti? Ama sanki tam tersi gibi geldi bana bu dizide. Burada ortaya çıkan en azından komediye zaman eklersen dram olmuş. Bu güldüğümüz karakterler… Gerçi yine esprili anlar vardı. Dizi güzel, böyle dozunda güldürüyor da zaman zaman. Ama dram kısmı çok ağır ya. Çok, hele o son bölüm zorla yani ağlatacaklar insanı.

Bir de şey de beni çok etkilendi ama “Aa” diyesin geliyor. Cami avlusunda dilenci de değil yani, insanları tartan… Gerçi kimse de hiç tartılmadı ama orada oturan o adam. Onun öyle boş yere oturmadığını zaten tahmin ediyorsunuz seyrederken de. En son onun da hikâyesini öğrenince… Koca “Ağabey” yani bu, Deli Yürek’ten falan. Karizmatik, bölümün başındaki adam. O da şimdi yaşlanınca böyle rollerde ama yine bence kilit bir rolde, önemli bir karakterdi yani orada.

Ve işte ölümü düşününce… Ölüm bu kadar hayatın içindeyken de yani nasıl unutarak bu kadar hiç yokmuş gibi yaşıyoruz? Bu savaşlar, bu kalp kırmalar… İnanılmaz diyelim ve son anlatıma geçeyim.

“Hayat ve hâdisât-ı hayatiyle âdîdir, bayâğıdır. Hayatta her şey sâde ve basît görünür. Hayatta her şey yek-diğerine ve bir kâ’ideye merbût olarak hepsi bir diğeriyle izâh olunur. Ölüm ise âlîdir. Hayatta âdî ve vâzıh ve sâde olan her şeyi ortadan kaldırır, mahv eder. Binaenaleyh beşeriyyetin kısm-ı a’zamı ölüm hakkında düşünmek bile istemezler, lâkin bu büyük bir hatadır. Bilakis hayatı biraz memât ile karıştırıp birleştirmeli ki memâtın büyüklüklerinden ve anlaşılamamazlıklarından bir kısmı hayata ve hayatın vuzûhlarından, sâdeliklerinden ve anlaşılır cihetlerinden, bir kısmı da memâta intikâl ederek bu sûrette bir mu’âdele husûle gelsin.”(s.43)

Yani bizde Demirel gibi sürekli Binaenaleyh… Hiç bir kitapta bu kadar çok görmemiştim ve böyle okuyunca muhtemelen hiç anlaşılmıyor. Benim de bu kendi kendime mırıldandığım… Geçen de böyle bir yorum gelmiş. Haklı da yani, ne diyeyim? O yüzden bir şey de diyemedim.

O birkaç bölümü bile gürültüden kurtarmak için bir şeyler yapmıştım. Böyle bir ses programı… O benim sesimi de herhalde gürültü olarak algıladı. Bir daha da yapmayacağım! Sesimi de iyice kısmış. Zaten sesim az çıkıyor. İyice yani kendi ayağımıza sıktık. Hak ettik. Hak ettik bu yorumu.

İşte hayat… Adi hayatta her şey sade, ölüm hakkında konuşmamak, gerçekten düşünmemek büyük bir hata. Böyle ölüm döşeğinde özellikle yakınlarınız, hastalarınız varsa konuşun onlarla bunu açık açık. Bu işte “Yanlış anlar mı, moralsizlik olur mu?” falan diye… Ama hepimiz öleceğiz. Çünkü sonuçta ölümü, ölümden sonrasını, insanların en azından ne düşündüklerini… İlla böyle inançlı olması da gerekmez. Bence onlarla da yani konuşmamız lazım.

Tanımak lazım ya. İnsanları konuşa konuşa tanıyorsun. Sormayınca anlatılmayan şeyler bunlar. Düşünülmeyen… Belki bambaşka şeyler öğreneceksiniz yani en yakınınızdaki insanlar hakkında diyelim.

Ve zaten 43 sayfalık bu kısa derlemeyi oluşturanlara da teşekkür ederek bitirelim. Bu bölüm evet, belki birçok insanın da beklediği gibi, istediği gibi kısa oldu ama yine de teşekkür ediyorum, buraya kadar gelip vakit ayırdınız.




10 Nisan 2025 Perşembe

Bir Adamın Şarkısı

  

Bir Adamın Şarkısı, Kripto Uzmanlığı, Bir İşe Yıllarını Vermek ve Böyle Olduğunu Bilmiyordum Bahanesi

Haruo Umezaki'nin Bir Adamın Şarkısı kitabıyla karşınızdayım. Yine kısacık, incecik bir hikâye. İncecik derken yok olmadı ama bayağı sert, ağır bir hikâye aslında. Kütüphanede o iadelerimi, ödünçlerimi gerçekleştirirken alıp kısıtlı zamanda okuyup bitirmek istediğim bulduğum o kısa kitaplardan biri. Haruki Murakami'nin raflarında dolanırken gözüme çarptı Haruo Umezaki. Daha önce de hiç okumamıştım ve bu kitabın Türkçe çevirisi de Defne Gürtunca'ya ait. İtkaki Yayınlarının Temmuz 2024 tarihli ikinci baskısından okudum. Bayağı da yeni bir kitap yani. Güzel bu Japon edebiyatıyla ilgili o rafları da sürekli güncelliyorlar. Bu da çok hoşuma gidiyor. Kendi kitaplığımmış gibi hissediyorum bazen kütüphanedeki kitapları. Çok güzel bir nimet ya! Kütüphaneleri kullanmak lazım.




7 Nisan 2025 Pazartesi

Yıldız

Yıldız, 23'lük Yorgun, PR ve Kariyer Yönetimi, Japon Kızların Hediyeleri ve Metot Oyuncuları

Yukio Mişima’nın Yıldız adlı kısa hikâyesi mi denir artık bilmiyorum ama tam 72 sayfaydı bu kitap. Ve ben bu kitabı Murakami’nin acaba okumadığım ne romanları kaldı diye bakarken o arada gördüm.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Dikkatimi çekti. Hemen dedim ben bunu kütüphanede okurum; yarım saatte-bir saatte. Gözüme kestirdim yani. Biraz arka kapağını inceledim. Çünkü yazarı hiç duymamıştım daha önce. Ve yani inanılmaz da bir hayatı varmış. Japonların Da Vinci’si denilen, 44 yıllık hayatına sayısız şey sığdırmış, biraz da tartışmalı bir karakter, bir yazar. Zaten sonunda da intihar etmiş. O hayatı kaldıramamış gibime geldi benim, şimdi bilmiyorum.

Ve bu kitap ne anlatıyor, ne kattı bana derseniz; ya birkaç tane çok güzel alıntım var ama olay örgüsü, sonu, ya ne okuduk biz şimdi gibi sorular sorulabilir. Ama cevaplamak kolay değil bunları. O yüzden ben önce okuduğum kitaptan bahsedeyim. Can Yayınlarının Haziran 2020 tarihinde basılan ilk baskısından okudum ben bu kitabı ve Japonca aslından çeviren Vaner Alper’di. Hemen ilk alıntımla başlayayım:

“Bu gençler benimle hemen hemen aynı yaşlarda, gepegenç ve dipdiriler. Yoksulluktan ve can sıkıntısından ne yapacaklarını bilemiyor, mahkûm edildikleri önüne geçilmez ihtiyaç fazlası enerjileriyle caka satıyorlar.
Onların olmak istedikleri şey, örnek aldıkları ‘kalıp’ benim. Hep bunları düşündüğümden asistanımın uzattığı aynadan onları seyretmeyi alışkanlık edindim. Aynaya yansıyan görüntü sağlıklı bir gencin yüzü fakat bunların hepsi yüzümdeki ağır makyaj sayesinde. Yüzümde son zamanlarda yağ lekeleri sırıtmaya başladığından biraz pudra sürüyorum. Ancak beyaz fondötenimin altında, pudra sürmesem de parlaklığımı yitirmiş, pudra gibi bir ten olduğunun da farkındayım. Kemik yapım sağlam, bedenen de dayanıklıyım. Bununla birlikte artık eski günlerdeki gücüm kalmadı. Kalıp denen şey böyledir; defalarca döküm yapıp aynı şeyler üretildikten sonra birdenbire soğuyacak, yıpranacak ve tabii ki kuruyup gidecektir.
Ben yirmi üç yaşındayım, yapamayacağı şey yok dedikleri yaştayım. Ancak bu son altı ay boyunca aralıksız devam eden aşırı yorgunluk, sabahlara kadar çalışma temposu yüzünden gençliğimin kayıplara karıştığının da farkındayım.
Bu öngörüyü tümüyle ‘gerçek dünya’dan edindim. Kendi dünyamdan değil. Geleceği düşünmek bana esasen anlamsız, fanteziden ibaret geliyor.”(s.10)

“Yıldız” adında bir hikâyemiz var. Baş karakterimiz bir film yıldızı ve nasıl bir bunalım yaşadığının bilmem farkında mısınız? Dışarıdan böyle kusursuz, dört dörtlük bir hayat yaşıyormuş gibi görünüyor. Daha henüz 23 yaşında.

Sagopa’nın “24” diye bir şarkısı vardı. “yirmi dörtlük yorgunsun” diye geçerdi nakaratta. Ya neden yorgunluk bu daha o yaşta? Sen yorgunsan biz ne yapalım? Ama işte dünya senin etrafında dönüyor o yaşlarda. Her şeyin seninle ilgili olduğunu zannediyorsun hayatta. Dolayısıyla dünyanın yükünü omuzlarında hissediyorsun. “Derdin dünyaysa dünya kadar derdin olur” diye boşuna dememişler.

Gelelim şimdi kitaba… Rahatsız edici aslında. Yani biraz da sakıncalı. Ben şimdiden o +18 ibaresini koyayım ve bu alıntıma geçeyim:

“Böyle anlarda kendi zirvesine erişirdi sanki. Hiçbir trajediye aldanmadan, karpuz seçer gibi, ne kadar acı verici bir durum olsa da, ne kadar hüzünlü bir şeyle karşılaşsan da önce parmaklarınla yoklayıp bakacaksın… Kayo bu prensibi tüm bedeniyle uyguluyordu. Onun kahkahaları kilometrelerce uzaktaki otları bile kurutacak, kızarmış dağ çileklerini bile çürütecek kadar güçlüydü.”(s.42)

Daha geçenlerde Kafka’nın da bir hikâyesine denk gelmiştim. Bahsetmiş olmam lazım orada. Bu gülmenin insanı aşağılayan hali vardı. Burada da mesela bu kahkahalar otları bile kurutacak, dağ çileklerini çürütecek kadar güçlü. Bu kahkahalar gerçekten o kadar rahatsız ediyor ki! Okurken bilmiyorum, ben de öyle hissettim.

Çünkü burada Kayo dediği kadın, bu yıldızımızın yardımcısı gibi bir şey. Sürekli onun etrafında gezen, onun ihtiyaçlarını gidermeye çalışan, ona yardımcı olan… Asistan yani, yönetici asistanı gibi bir şey bir anlamda.

Ve burada o kahkahaları intihar etmeye kalkan birinin üzerine atıyor. Yani onunla dalga geçiyor. Bir kadın bu yıldıza o kadar âşık ki sete geliyor. Sanki bir oyuncuymuş gibi… Gerçi bir oyuncu mu aynı zamanda? Yan oyuncu, yan rolde gibi bir şey ya da birinin kılığına mı giriyordu? Neyse, işte oralar biraz karışık. Çok da önemli değil bence.

Anlatılmak istenen başka bir şey çünkü: Kayo’nun bu acımasızlığı, zalimliği, hayatla bu kadar dalga geçmesi… Neyse ki kadın ölmüyor. Sadece bir girişimde kalıyor ama bakın nasıl devam ediyor bölüm:

“Ertesi sabah PR bölümündekiler bu intihar girişimini derhal romantik bir hikâyeye çevirdiler. Bana duyduğu aşkın verdiği karışık hislerle film setine fırlayan kadın oyuncu ümitsizlik içinde ölümü yeğlemek zorunda kaldı ama araya girmem sayesinde son anda ölümden döndü. Sonra da bu olayı hayatı boyunca unutamayacağı bir hatıra olarak bağrına basarak sinema dünyasını ardında bıraktı.
Bu olay hakkında gazeteciler bana soru sorarlarsa ne cevap vereceğim bile belirlenmişti.”(s.42)

Hayatın size bu kadar roller biçmesi, yazacağınız, çizeceğiniz, söyleyeceğiniz her şeyin başka bir kalemden çıkması ne kadar aslında… Ya insan haklarına da aykırı bir şey bir yandan. Bu işte oyunculuk, bilmiyorum yani kariyer yönetimi falan dedikleri… Bu kadarı da biraz fazla değil mi?

İşte günümüz oyuncuları, yıldızları, starları… Milyonlarca dolar bile kazansalar, istedikleri gibi giyinemiyorlar bile. “Şunu giyeceksin, bunu giyeceksin” diyen başlarında imaj makerları var. İstedikleri gibi konuşamıyorlar, istediklerini söyleyemiyorlar. Ya bu nasıl bir hayattır?

Ama şöyle de bir durum var: Bu ünlüleri da biraz kendi haline bırakınca, o kadar saçmalıyorlar ki bu mesleklerin doğması zorunda kalmış. Çünkü bunların eline bırakırsan o hayatları rezil edecekler, kariyerleri yerle bir olacak. Bazılarının tabii ki… Bunlar benim biraz da dışarıdan gördüklerim, zannettiklerim. Kesinlikle böyle de değildir birçoğu ama olanlar da var. En azından böyle hissediliyor, böyle görünüyor biraz dışarıdan.

Ve işte bu film endüstirisi gerçekten delişmen bir olay. Bu sahnelerin böyle kronolojik şekilde çekilmemesi de tamamen maliyet düşsün diye… Bir başı bir sonu yok: Önce hiç alakasız… Alakasız da değil de önce ortadan bir sahne, sonra sondan baştan… Oyuncuların zaten aklı nasıl gitmiyor? İşte tamamen duygusuz bir şekilde ne verilirse onu oynuyorlar. Biraz o yüzden, bu yüzden böyle çoğu oyuncudan çok iyi bir performans alamıyorsunuz. “Çok kötü oynamış” falan diyorsunuz da, ya kim bilir ne şartlarda çalışıyor?

O setler zaten… Setler, hadi gene oyuncular neyse ama arkadaki çalışanlar… Onların hayatı tam bir kölelik, tam bir sömürü düzeni var orada. Işıkçılar, sesçiler…

Ben tabii çok anlatamadım ama mesela o sahnelerin çekimiyle ilgili, sırasıyla ilgili yine yeni bir teknik öğrendim. Bunu ben de bilmiyordum. Hemen onu paylaşayım.

“Dahası, sıkışınca bütün bir sahneyi bile, kamera konumu aynıysa ‘sahneyi aradan çıkarma’ tekniğiyle çekmekten de çekinmedi. Mesela sahne 60 ile birkaç gün sonraki sahne 75 aynı seti kullanıyorsa, sahne 60 plan 8 ile sahne 75 plan 5'te kameranın konumu aynıysa bunları ardı ardına çektiriyordu. Bu durumda, karşımızdakiler de aynı oyuncularsa alışkın olmayanlar yanılsamaya düşecektir. Aynı yerde olduğumuz halde, zaman makinesine binmişçesine birden geleceğe uçup sonra birden geçmişe dönen, sonra tekrar geleceğe giden biz oyuncuların, bu durmadan ileri geri giden filmdeki zamanı kendi bünyemizde kontrol etmemiz gerekiyor.
İş verimliliğini artırmak ve zamandan tasarruf etmek için başvurulan bu zorlama yöntem, zamanla alışınca sorumsuz bir eğlencenin kaynağı da olmuyor değil. Mesela yeni açılan bir yaranın acısıyla kıvranıyorum. Bir sonraki çekimde daha olduğum yerden milim kıpırdamamışken yara çoktan iyileşmiş oluyor. Daha sonraki çekimde ise yeni açılmış yaranın yaranın acısını göstere göstere tekrar hissetmem gerekiyor.
Böyle bir rutini benimseyince, asla geriye dönüşün olmadığı hep aynı ritimde ilerleyen gerçek zaman sıkıcı ve tekdüze görünmeye başlıyor. Mesela bir kadınla karşılaştım diyelim. O kadınla yattığım zamanın hemen gelmemesi çok sıkıcı, ardından o kadından bıktıktan sonraki zaman ve sonunda, o kadınla karşılaşmadan önceki özgür zamanlarıma istediğim gibi gidip gelemiyor olmam mantıksız geliyor.”(s.48)

Gelir tabii. Çünkü aslında diğeri mantıksız. Öyle oradan oraya, oradan oraya atlayabilir misin hayatta? Mümkün değil. İyi bir şey mi bu? Belki de atlayabilirsin. Bilmiyorum. Zihni böyle kapatırsan… Bazı insanlar çünkü bana yani fiziken karşında ama ruhen kim bilir hangi zamanda yaşıyor gibi geliyor.

Neden yani… Bir yönetmen falan olsam kesinlikle böyle hilelere başvurmazdım. Hatta böyle olduğu gibi… Bir çılgın yönetmen, Kubrick gibi kronolojik sırayla falan bile çekmek isterdim ama onu tabii ki yapamazsınız, adınız Kubrick olmadıkça.

Ve yine evet, birkaç sayfa sonra şöyle bir bölüm var: Kayo’yu o yaz gününde, bir de yaz sıcağında bir kazak örerken görüyor yıldızımız ve “O ördüğün şey birine hediye mi olacak?” diye Kayo’ya sorduğu bu soru için sayfanın altına şu dipnot düşülmüş:

“Japon kızları sevdikleri için kazak örüp hediye ederler.”(s.52)

Allah Allah ya. Ne demek yani? Japon kızı… Bunu herkes, bizim millet yapmaz mı, yapamaz mı? Bizim hatta yani böyle şarkımız bile vardı bizim zamanımızda. Mustafa Sandal’ın söylediği… Hatta yani şeyde bile vardı, yok muydu? Harry Potter’da onun annesi… Gerçi orada annesi çocuklarından işte Harry’ye falan hediye ediyordu ama evet, diğer kültürlerde belki biraz daha anaç bir hareket olabilir bu. Ama sevdiklerine böyle kazak örmek vardır yani bizim kültürümüzde de eskiden. Artık tabii kim uğraşacak?

Belki atkı falanlardır şimdi. Ya da işte eldiven… Eldiven yok. Eldiven olmaz. Eldiven daha zor galiba, böyle onun parmakları falan. Size eldiven ören bir kız arkadaşınız varsa onunla evlenin yani. Hiç kaçırmayın.

Bir de Kayo yani hiç böyle sevdiği insanın kıvranacağı bir şey… Ölecek bir kız da değil biraz. Ondan da şaşırıyor. Şimdi ben de mesela burada bahsettim. Yani düşünsenize böyle evime günlerce, aylarca işte kazaklar, atkılar geliyor sürekli. Mektuplar… Taciz boyutunda artık, sizi rahatsız edecek. Kimden geldiği belli olmayan, sürekli “şöyle örüyorum, böyle örüyorum” diye… Yalan yanlış şeyler yani bunlar. Çünkü sizi tanımıyorlar bile. Sadece o dış görünüşünüz, hatta canlandırdığınız oyuncuları gerçek zannediyorlar.

Dışarıda o kadar… 100.000 derken insan onun hayaliyle yani size belki yaklaşıyorlar. Sizi öyle seviyorlar ve sizin onunla belki hiç alakanız bile yok. Hatta belki sevmiyorsunuz bile oynadığınız karakteri. İşte bu yıldızlık, o film yıldızlığı, starlık bir yandan da böyle bir şey. Bu gerçekten rahatsız edici. İnsan yani böyle bir hayatı yaşamak ister mi dışarıdan? Evet, güzel gibi görünebilir.

Kimdi? Jim Carrey’ydi galiba. Bir sözü vardı onun: “Keşke herkes işte bu kadar ünlü olsa da asıl istediğinin bu olmadığını anlasa” diye. Böyle bir sözü vardı.

Jim Carrey de mesela… Evet. Bu yıldızlara bir örnek verilebilir. Çok bayağı. Yani kafası gitti mi artık, rol mü yapıyor? O metot oyunculuğu işte… Bak metot oyuncuları da beni benden alıyor. Joker oynayan adamlar… Son Joaquin Phoenix değil de ondan önceki neydi onun adı? İntihar eden abi işte yani…

Yok yani bir film için, bir karaktere girmek için böyle hayat harcanır mı? Çok yani saçma geliyor bana bu. Bu kadar da övülüyor. “Yok işte şöyle metot oyuncusu, böyle metot oyuncusu, şu kadar işte o karaktere girmek için kaç ay çalıştı, şu kadar ay işte dilencilik yaptı, yok hastanede yattı, yok bir ayağını bağladı.”

Abi şimdi yani bir katili oynayacaksın, canlandıracaksın mesela. Katil mi olman lazım onun için? Bu yani… Bu hatta buna ihtiyaç duyuyorsan bu senin daha kötü bir oyuncu olduğunu göstermez mi, göstermiyor mu? Tabii ki şimdi bu oyunculara da saygısızlık yapmak istemiyorum ama bence bu biraz da bir amatörlük değil mi? Yani öyle görünüyor en azından.

Tabii ki evet, yapacağın işi ciddiye almalısın ama o kadar da yani abartma. Sonuçta bu bir film, bu bir oyun. Bu gerçek değil. Hayat bundan ibaret değil. Hayattan daha önemli değil. Sen niye yani kendini bu kadar kaptırıyorsun?

İşte insanlar biraz bazen bağlanacak şeyler arıyor hayatta. Başka bir şey bulamadıklarında… Plan hayatı iş olan insanlar var. O işkolikler çok çok sakıncalı bence. Oraya kayıyorsanız bir durun, bir düşünün. Derin bir nefes alın ve o elinizdeki artık her neyse onu bırakın. Silah tır, kitaptır, ne olursa… İçecektir. Belli size yaramıyor yani diyeyim. Biraz yine haddimizi aştık. Devam edeyim.

“Kayo pejmürde siyah pantolonuyla derme çatma merdivenden çıkıp yanıma geldi, gümüş renkli nane şekeri kutusunu uzattı. Bu kadar ufak bir şeyi pekâlâ cebime de koyabilirim ama prensibim icabı, ne kadar küçük olursa olsun cebime hiçbir şey koymam. Küçücük de olsa hareketimi ya da kostümümün hatlarını bozma riski var; hele hele cebime nane şekeri kutusu koyarsam hareket ettikçe muhakkak ses çıkarır.”(s.53)

Bu da bana biraz gençlik zamanlarımı hatırlattı. O lise çağlarımda maalesef ben de mevsim mevsim bir sigara içme… Sigaraya başlamış olma durumum vardı. Çok tabii ki çok zararlı. Kötü bir şey.

Ama mesela bak, benim arkadaşlarım bana böyle sigarayı bıraktırmaya çalışmışlardı uzun bir süre. Ben onlardan başlamamıştım da, kendim böyle kendi isteğimle paket almaya falan başlamıştım. Orada insan işte gerçek arkadaşlarını anlıyor. Onlar yani benden otlanabilecekleri halde, bırakmam için ellerinden geleni yaptılar. Sonra baktılar ben bırakmıyorum. Uğraşmadılar ondan sonra… Ve işte o zaman bu sıkıntıyı ben de yaşardım.

O şeker kutuları, sakız kutuları sürekli ses çıkarır insanın cebinde. Çok gıcık olurdum buna. Sonra bu kutu gibi olanlar çıkmıştı. Böyle tablet tablet sakızlar… Bu arada onlar da şimdi… Sigara içmeyince tabii artık onlara çok ihtiyaç duymuyorsun ama ne kadar pahalı ya sakız dediğin şey ya.

İyi ki bırakmışım yani, zaten o berbat koku. Yazık, günah bile… Sağlığınıza ve havayı da kirletiyorsunuz. Şu duraklarda, şu otobüste inince hemen en azından yakmayın. İçiyorsanız bile bir çıkın, bir köşeyi bir geçin ondan sonra…

Diyeyim mi, sosyal mesajımızı da verelim. Kamu spotu yapalım: Sigara sağlığa zararlıdır. Cebinize, atmosfere, ekonomiye… Yani sadece sigara satan, dünyayı da bataklığa sürükleyen firmalara yarar yani. Diğer herkese zarar.

Ve gelelim son alıntıma… Ve bu aynı zamanda kitabın da sonu ama yani çok da spoiler değil, diye onu da paylaşmak istiyorum.

“Kayo’nun yaklaştığını gördüm. Bu gerçek Kayo, gerçekten var olan Kayo’ydu. Dağınık topuz yaptığı saçları, makyajsız yüzüyle kulağıma yaklaştı, aynada gördüğüm hafifçe gülümseyen dudaklarının arasından gümüş dişleri parıldıyordu.
Kayo dikkatle kulağıma eğilip başkalarının duyamayacağı kadar kısık ama ateşli sesiyle mırıldandı:
‘Altmış yaşına da gelsen sana benim sevimli, yakışıklı prensim demeye devam edeceğim.’”(s.72)

Diyor ve bitiyor. Buradan öncesi var aslında. Buradan öncesinde yine dünya çapında bir yıldız, bir oyuncuyla karşılaşıyor. O mu geri kalan yıldız? Onu biraz böyle inceliyor ve adam o kadar yaşlanmış ki… Yani çok tabii dokunulmaz, gökyüzünde yıldızların arasında dokunulmaz bir mertebede gibi görünse de, bu yıldızımız onu incelerken onun o halini görünce… Onun yaşlılığını anlıyor, kendisini bile yani… Gördüğünüz, ne kadar daha 23 yaşında yaşlı hissediyor yani.

Çok belli ya, bu oyuncu o yaşa gelemeden bir şekilde hayatına son verecek ama neyse ki onu görmüyoruz. En azından o kadar ilerletmemiş bu kitabı yazar ama… Keşke yani bu karakter belki intihar etmeseydi ve kendisi etmeseydi… Kendisi bu sefer o hayat oyununda resti çekmiş ve kaybetmiş maalesef. Gerçi dediğim gibi çok da araştırmadım. Değişik de bir karaktermiş.

Şimdi çok hayatını da araştıramadım. İlk defa böyle okuyormuşum yanına… Bir kitabını böyle kütüphanede de olsa okumuş oldum bir yarım saat içinde. Yani yanıma üç kitap alırken bir de böyle bonus gibi dördüncüyü de bu arada okuyunca güzel oluyor. Bilmiyorum, bir pazar günü keyfi olarak bunu ayda bir en azından yapmak bana hoş geliyor.

Ve bu sefer o kütüphanede kedimiz de yoktu. Ortalıkta dolmadı. Yanıma gelmedi. Ama rahatsız eden, telefonda müzik dinleyen, bangır bangır yayın yapan insanlar da yoktu. Bunları niye anlatıyorum bilmiyorum. Buraya kadar okuduğunuz için sizlere de teşekkür ediyorum.