Beni Asla Bırakma, Olmayan Şarkıya Yazılmış Sevgili, Fazla Uğraşmak ve Altmış Saat Uyumayan Arkadaşım
Kazuo Ishiguro’nun çok duyduğum ama daha öncesinde filmini seyrettiğim için bir türlü okuyasım gelmeyen ama yayımlandığı yıl Time tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesinde gösterilen Beni Asla Bırakma romanından bahsedeceğim.

Benim okuduğum kitap Yapı Kredi Yayınlarının Mart 2022 tarihli 26. baskısıydı ve çeviri de Mine Haydaroğlu’na aitti. Toplamda başlıksız olarak yazılmış 23 bölümden oluşan kitap tam 271 sayfa. Son bölümlerine kadar neden bu kadar çok seviliyor, anlayamadım açıkçası.
“Şimdi Tommy’ye döneyim. Ruth’un yatakhanemizde ışıklar söndürüldükten sonra söyledikleri -Tommy’nin bütün sorunlarının kendisinden kaynaklandığı hakkında-, o sırada Hailsham’daki neredeyse herkesin düşüncelerinin özetiydi. Ruth söyleyeceğini söylediği zaman, Tommy’nin bile isteye denemeyi bırakmış olduğu düşüncesinin geçmişten beri, Küçükler’deyken bile konuşulduğunu fark ettim. Sonra, Tommy’nin başına gelenlerin, sadece geçen birkaç hafta ya da ay değil, yıllardır sürmekte olduğunu ürpererek anladım.”(s.25,26)
Kathy ana karakterimiz. Tommy onun çocukluktan beri aşık olduğu çocuk ve Ruth da Kathy’nin en iyi arkadaşı. Yani yine tehlikeli bir üçgen — aşk üçgeni mi deniyordu? Çok tehlikeli ya bu insan ilişkilerinde. Zaten üç tane yakın arkadaş bana da hep tehlikeli gelmiştir. Çok iyi bir şey değil yani. İki kız bir erkek olsa da, iki erkek bir kız olsa da, zaten çoğu hikâyenin temelinde bu üçgeni görürsünüz. Çünkü oradan hikâye, zor bir hikâye çıkar.
Ruth da burada aslında Tommy ile başlarda ilgilenmeyen ama Kathy’nin ona olan aşkını görünce kendisi de biraz yalnız kalmak istemeyip Tommy’yi bir anlamda Kathy’nin elinden alan bir karakter. Filmde de zaten Keira Knightley miydi? O gibiydi aynı, çok ona da sinir oldum.
Öbür Kathy’ye bak mesela — ne güzel uydurmuşlar karakteri. Çok masum, çok naif bir karakter olmuş. Sırf görüntüsünden bile yani anlıyorsunuz o saflığını. Ama Ruth, Ruth yani hiç kesinlikle öyle değil. O da aslında… Keira Knightley yani çok başka filmlerde çok daha değişik. Burada mesela gayet gıcık. Hiç güzelliği falan da artık gözünüz görmüyor yani.
Ama Tommy de yani fazla pasif, fazla içine kapanık, içe dönük artık ne denirse. “Küçüklerden beri konuşulduğunu fark ettim” diyor burada mesela.
Bunlar şimdi o Hailsham diye bir yerde yetişiyorlar. Bir öğrenci yurdu gibi belki düşünebiliriz. Bütün eğitimlerini, şeylerini orada alıyorlar. Ve Tommy de orada erkekler arasında hep dışlanan, işte oyunlara en son dâhil edilen ya da hiç dâhil edilmeyen… Yaptıkları resimlerle, işte müzikle, şeyle uğraşıyorlar ve o da çok anlaşılmayan çocuk. Ve bu böyle gerçekten sadece o birkaç haftalık durum değil — yıllardır süregelen bir durum.
Zaten Tommy’nin o meşhur dışa vurumu var. Çıkıp böyle etrafında kimse yokken bağırması, çığlıklar atması ve içindeki nefreti bir anlamda kusması gibi sanki. Bu da işte bardağı taşıran son damla ve bunu anlıyor yani Kathy. Kathy de o kadar empati sahibi ki…
Burada evet, Madam var. Onunla ilgili alıntıma geçeyim hemen:
“Aslında Madam tahmin ettiğimizden farklı bir şey de yapmamıştı; donup kalmış ve yanından geçip gitmemizi beklemişti. Çığlık atmamış, hatta nefes bile almamıştı. Ama hepimiz onun tepkisine odaklanmıştık ve belki de bu yüzden çok etkilendik. Madam durduğu anda hemen yüzüne baktım; diğerleri de eminim aynısını yapmıştır. Şimdi bile, bastırmaya çalıştığı ürpertiyi görebiliyorum, içimizden birinin ona kazayla dokunma ihtimalinden dolayı duyduğu gerçek korkuyu. Yürümeye devam etsek de, hepimiz aynısını hissettik, sanki güneşin altında ilerlerken donduran bir gölgeye geçmiştik birdenbire. Ruth haklıydı: Madam bizden korkuyordu. Ama bazı insanlar örümceklerden nasıl korkuyorsa, oo da bizden öyle korkuyordu. Buna hazır değildik. Böyle algılanmanın, örümcek gibi görülmenin bize neler hissettireceği aklımıza hiç gelmemişti.”(s.41,42)
Gelmez tabii. Yani insan öyle düşünebilir mi? Sevilmemek çok zor bir durum. Sevilmediğini hissetmek ve çocuklar bunu tabii ki anlar burada. Ama farklı da bir durum var. Yani adam o okuldan da değil, tam olarak konumundan da emin değil öğrenciler. Bir öğretmen değil. Yani dışarıdan gelip böyle onların yaptığı resimleri kendi galerisine alan bir insan. Bir seçme yetkisi de var. Yani dolayısıyla o hocalardan falan daha üstte görüyorlar onu. Hatta okulun sahibi falan olduğu söylentileri…
Zaten bu okulda çocukları biraz söylentilerle yönetiyorlar. Korkuyla. Ama en büyük gizemlerden biri de aslında asıl korkanların onlar olması. Madam’ın onlardan korktuğu ya da tiksindiği maalesef. Evet bu “tiksinme” kelimesi geçiyor kitapta.
Bu arada bu bizim okuma grubumuzla konuştuğumuz kitaptı. Yoksa zaten ben okumazdım bu kitabı. Filmini seyrettiğimi zannettiğim için konuyu bildiğimi sandığımdan… Konuyu biliyormuşum işte ama filmini seyretmemişim. Öyle de ilginç bir durum. Bu da geldi başımıza. Yani bunu da yaşamadık demeyiz.
Bu kitapta işte bu haftaki moderatör arkadaşımız mesela çok güzel böyle detaylar vermişti kitaba dair. O İngilizce baskısını okumamış gerçi, onu da söyledi ama araştırmış işte “şöyle çevrilmiş bu kelime ama aslında şurada şöyle diyor” işte mesela “tamamlanma”, “completed” mıydı, öyle bir şey demişti. Ondan sonra o insansızlık, insanlara benzeme… Benzeme değil de “look like”. Aslında birçok kavram tam olarak Türkçemize çevrilmiyor. Birkaç anlama gelen kelimeler.
Ben de mesela daha “hesap kitap”ın İngilizcesini bilemiyorum. Nasıl denir, denir mi, denilebilir mi? Benzer kelimeler tabii ki var ama içinde “kitap” geçmiyor. O da o zaman benim için aynı sonuca ulaşmıyor.
Ve gelelim Kathy’nin yine acayip benzetmelerine. Benim kitapta en sevdiğim yerler bunlardı. Kathy’nin değişik tabirleri.
“‘Normal hayatta insanlar böyle davranmıyorlar, sen öyle sansan bile.’
Ruth’un kızdığını ama nasıl cevap vereceğini bilemediğini görebiliyordum. Başını çevirdi ve yine omuz silkti. ‘Ne olmuş yani?’ dedi. ‘Büyük bir olay değil ki, çoğumuz yapıyoruz bunu.’
‘Yani Chrissie ve Rodney yapıyorlar demek istiyorsun.’
Bunu söyler söylemez hata yaptığımı anladım, bu ikisinden söz etmeden önce Ruth’u köşeye sıkıştırmıştım ama şimdi kurtulmuştu. Tıpkı satrançta olduğu gibi: Bir hareket yaparsınız ve eliniz çeker çekmez yaptığınız hatayı görürsünüz, paniklersiniz ama felaketin boyutlarını henüz bilmiyorsunuzdur. Tabii ki, Ruth’un gözlerinin ışıldamaya başladığını fark ettim. Tekrar konuştuğunda sesi tamamen farklı çıktı.”(s.121)
Satranç oynayanlar çok iyi bilir bu hissi, bu duyguyu. Gerçekten de öyle olur. O çok gariptir. Yani insan hamleyi yaptıktan sonra hemen nasıl anlayabiliyor yanlış bir hamle yaptığını? Madem anlıyorsun onu yapmayaydın bari, bir zahmet… Yok ama illa o hatayı yapacaksın. İşte hayat da böyle — bazen gelecekten yaptığın hataları yaptıktan sonra anlayabiliyorsun.
Ve o satrançta işte işin oyunculuk kısmı biraz poker gibidir. O yüzden oynadıktan sonra hemen o elin titremeyecek mesela, hemen geri almaya çalışmayacaksın yaptığın hatayı. Hissettirdiğin anda zaten tamam, karşı taraf… Gerçi iyi oyuncular her türlü senin o hatanı, bir yanlış hamle yaptığın an… İşin biter yani. Karşı tarafın görmeme ihtimali yoktur.
Ama işte böyle acemi oyuncular, benim gibi oyunu çok bilmeyen, iki tarafın da böyle denk olduğu oyunlarda bu yaptığın hatayı hissettirmemek de çok önemli. Ama bunu işte yani ben insan ilişkilerinde mesela hiç düşünmezdim. Bir adım önceyi, böyle birkaç hamle öncesini düşünmek ayrı bir meziyet.
Konuşurken de insanlarla böyledir ama gerçekten. Ve maalesef birçok insan bir satranç oynar gibi konuşur sizinle. Böyle ağzınızdan cımbızla almaya çalışır kelimeleri. Her konuşmasını böyle münazara gibi yaşayan insanlar var, sanki muhabbet sonrası toplanacağız ve puanlar vereceğiz, “Evet sen kazandın” diyeceğiz. Sürekli hep haklı çıkmaya çalışan, hep kendi dediğinin doğru olduğunu söylüyor. Verilen her örneğe kendinden bir şey söylüyor.
Ya mesela yani şimdi bu da ne zaman geldi başıma? Oldu, oldu. Bir 4–5 ay oldu. Yeni bir olay anlatayım size. Bir yerde bir konu, bir şey açıldı. Ben bu Cenk Erdem’in muhabbet rekorundan bahsettim — 52 saat boyunca hiç uyumadan işte sürekli konuşmaları. Guinness Rekorlar Kitabı’na giren bir olay yani bu zaten. Öyle sıradan, basit bir şey değil. Çok zor. Özellikle o son 28 saati YouTube’da var. İlk 24 saati sadece yok internette. Nasıl da yoksa yani, halbuki çok da eskide değil yani. 2011–2012 senesinde falan olması lazım ama ilk 24 saati kaydetmeyi mi unuttular, ne yaptılar? Neyse, sonraki saatlerden zaten anlaşılıyor, belli oluyor. Çok çok zor bir şey. O kadar saat sadece uykusuzluk bile insanı mahvedecek bir şey ki, onlar bir de muhabbet ediyor. Ve YouTube’da o şeylerin altında “saçmalamaya başladılar artık” falan diye yazıyorlar. O da ayrı bir komik. Yani bu kadar saat zaten adamlar sana bilimsel açıklama mı yapacaktı?
Neyse, bir konusu mu açıldı? Bir şey mi oldu? Böyle bahsettim. Hemen oradan böyle biraz nasıl diyeyim? Palavra sıkan da demek istemiyorum ama yani her konuya böyle mutlaka “Ya o da bir şey mi? Bak ben şöyle yaptım, şunları yaşadım” falan gibi diyecek bir arkadaş başladı oradan hemen: “Ya” dedi, “ben 60 saat uykusuz kaldım. Bir keresinde 60 saat boyunca hiç uyumadım.” Ve öyle de bir diyor ki yani bir gram uyumamış!
Ulan bu adamlar bile aralarda böyle saat başı mola imkânları vardı yani. Bir 3–5 dakika gözlerini dinlendiriyorlardı. Bu kadar içtikleri kahvelere, işte yedikleri şeylere rağmen uyku nasıl bastırıyordu yani. Sen nasıl uyumuyorsun hiç 60 saat? Ama ben yine bozmadım onu ama diğer bir arkadaş mesela… İşte bu sefer şey yaptı, yaşı da bizden büyük, şimdi adama bir şey de diyemiyorsun. Ona rağmen şey dedi yani, o zaman gülmüştük: “Yine kolpalara başladın” dedi.
Ve o anladım ki yani o zamana kadar herkes de onun her söylediğine hep inanmış gibi davranıyormuş. Meğer hiç kimsenin inandığı falan yokmuş. Herkes her şeyin farkında. Bir tiyatro oynuyor yani orada. Böyle olunca işte senin dediğinin de bir anlamı da kalmıyor. Belki arada doğru şeyler de söylüyor. Ya doğru derken… O söylediğini de bak hâlâ ben yanlış, yalan demek istemiyorum ama doğruluk payının daha yüksek olduğu, daha net hatırladığı diyeyim ya da en azından… Olaylar da böylece patlıyor. “Hiç mi dediğine inanamıyorsunuz ya?” Böyle de olmamak lazım diyeyim ve devam edelim.
“Ruth hiçbir şey söylemedi, ama omzunu silkiverdi, sanki Chrissie’nin dokunuşunu silkip atmak istemişti. Gözlerini kısmış uzaklara, denizden ziyade göğe bakıyordu. Üzüldüğünü görebiliyordum, ama onu iyi tanımayan biri sadece düşüncelere daldığını sanabilirdi.
Rodney, ‘Üzgünüm Ruth’ dedi ve Ruth’un omzuna hafifçe dokundu. Ama bir an bile suçlanmayı beklemiyormuş gibi bir gülümseme vardı yüzünde. Birine iyilik yapmaya çalışan ama başaramadığı için özür dileyen birine benziyordu.”(s.159)
Burası da yine evet, Kathy’nin o gözlem gücü. Daha doğrusu yazarın demek lazım belki de. Bu da biraz insana kendini de sorgulatıyor. Siz acaba etrafınızdaki insanların düşüncelere daldığını sanırken aslında üzüldüğünü anlayabiliyor musunuz acaba? Ya da belki de sadece düşüncelere dalıyor, siz üzüldü zannediyorsunuz. Tam tersi de olabilir. Her zaman buradaki gibi de olacak değil. Bu kadar hassas olmaya da gerek var mı? Bir de o da var.
İnsan kendini yıpratıyor çünkü o zaman. Çok her şeyi böyle ince düşünmeye, alıngan olmaya da gerek yok. Yani dediğim gibi kendinizi yıpratırsınız. Bazen bazı şeyleri akışında bırakmak gerekebilir. Herkese iyilik yapmak, yapmaya çalışmak olmaz ya. Bazen başaramazsınız, beceremezsiniz. Elinizi yüzünüze bulaştırabilirsiniz. En azından kötülük yapmayın diyeyim ve başka bir bölüme geçeyim. Artık kitabın sonlarına da yaklaşıyoruz.
“‘Ama Tommy haklı,’ dedim, ‘eğer özel biri olduğuna inanıyorsan, en azından sorman gerekir. Madam’a gidip sormalıydın.’
Bunu söyler söylemez -Madam’ın adını andığım anda- hata yaptığımı anladım. Ruth başını kaldırıp bana baktı ve yüzünde zafer gibi bir şeyin parladığını gördüm. Bazen filmlerde görürsünüz, birisi elindeki silahı başka birine yöneltir ve ona bir şeyler yaptırır. Sonra aniden bir karışıklık, bir boğuşma olur ve silah öbürünün eline geçer ve bu ikinci kişi birincisine gözlerinde bir ışıltıyla bakar, talihine inanamıyormuş gibi bir ifadeyle, intikam zamanı gelmiştir çünkü. Evet, Ruth artık bana böyle bakıyordu, ertelemeyle ilgili hiçbir şey söylememiş olmama rağmen, Madam’dan bahsetmiştim ve artık yeni bir aşamaya geçtiğimizi biliyordum.”(s.218,219)
Ruth’un yine o keskin bakışları var, insanı rahatsız eden türden. Burada artık o “erteleme” konusundan bahsetmem gerekiyor ki, ben daha önemli şeylerden bahsetmedim henüz. Belki kitabı okumamış olanlar vardır diye çok fazla tadı kaçıracak bilgiler de vermemeye çalışıyorum. O yüzden ertelemeden bahsetmeyeyim şimdilik.
Ama bu çok önemli — kitabın, yazarın bize sunduğu belki de tek twist’i bu ve çok büyük bir olay gibi görünse de o kadar büyük bir olay değil aslında. Ya da bana öyle geldi.
Mesela size şöyle bir soru sorayım, kitaptan bağımsız: Üç sene… Üç tane 12 ay ya da üç tane 365 gün, artık nasıl tanımlarsanız, nasıl bakarsanız. Üç tane 365 gün deyince bana da şimdi çok gibi geldi ama okurken hep o kadar kısa bir süre ki bu. Aslında bu kadar erteleme için bu kadar uğraşılır mı, bilmiyorum. Yani ben uğraşmazdım gibi geliyor. Tabii dışarıdan konuşuyorum, büyük konuşuyorum. Yine başıma gelmediği için…
Bunu belki de o ölümcül hastalıklara yakın olan insanlara sormak lazım. İşte “bir ay”, “üç ay” mı derler, “altı ay” mı — genelde o kadar ömrünüz kaldı deniliyor mesela bazı büyük hastalıklarda. İmkânınız olsa, onu… Atıyorum, birine âşık oldunuz, bu aşkı ispatlarsanız size üç yıl daha veriyoruz deseler, böyle bir ispat için uğraşır mısınız? Ne yaparsınız ya da ne yapabilirsiniz?
İşte bu çocuklar, o yaptıkları resimlerin bunun için olduğunu zannediyorlar. Sanat biraz da sizin kim olduğunuzu, ne olduğunuzu, duygularınızı, düşüncelerinizi, hatta belki de kime âşık olduğunuzu, o aşkta ne kadar samimi olduğunuzu gösterir mi, gösteriyor mu? Bunları düşündürüyor.
Yazar o açıdan başarılı bence. Çünkü bunu düşünüp düşünmediğimi ben de daha önce hiç düşünmemiştim.
Çok kötü cümleler oluyor konuşurken böyle. O yüzden işte yazıya çevirince, bu söylemlerimin ne kadar… Kelime seçimlerinin basitliği, tekrarı beni öldürüyor aslında. O yüzden bu yazmaya biraz ara verdim gibi bir şey oldu. Çünkü hem çeviremiyorum bunları. Hiçbir yapay zekâ şu an doğru düzgün başaramıyor. Başarsa da okunacak gibi değil.
İşte yazı diliyle bu kadar farklı olması konuşmamın, beni de hayal kırıklığına uğratıyor. Biraz Tommy’nin çizimleri gibi yani aslında. Tommy de resimlerini hiç beğenmiyor ilk başta. Zaten anlaşılamıyordu — o böyle hayvan resimlerini falan yapıyor, genelde böyle minyatür gibi, değişik bir tarzda. Gerçi filmde onlar mesela çok güzel gösteriliyordu. Yani bunları nasıl beğenmiyorlar? İlginç.
Ben de yazımı hiçbir zaman beğenmem gerçi. Yani kendi yazdıklarımı da beğenmiyorum ki, konuştuğumdan çevirmeyince tabii ki o da güzel olmuyor.
Yani aslında bu aldığım eleştiriler doğrudur. Yani doğruluk payı kesinlikle vardır. Haklılar. Yazılarımın kalitesi düştü ama daha önce de sanki çok mu iyiydi? Değildi ama… Konuşmam da yani, konuşmayı düzeltmem lazım belki de.
İşte bak, yazmaya başladıktan sonra yazamadığını anlıyor insan ya da çok kötü yazdığını. Bir podcast yapınca da konuşamadığını anlıyorsun, çok kötü konuştuğunu. Çünkü normal hayatta kimse senin sesini kaydedip sana tekrar dinletmiyor ya da başkaları dinlemiyor. Tekrar tekrar dinlenemiyor. Bu aslında ne kadar büyük bir nimet… Diyeyim ve kitaba dönelim.
“Tommy’nin çizimlerini artık eski günlerdeki kadar taze bulmuyordum. Tamam, pek çok açıdan bu kurbağalar Kulübeler’deyken yaptıklarına benziyordu ama bir şey kesinlikle eksikti, fazla uğraşılarak yapılmışlardı, sanki kopya edilmişlerdi. Bu yüzden o his kapladı yine içimi, ne kadar kurtulmaya çalışsam da: Bütün bunları yapmakta çok gecikmiştik; geç kalmıştık, şimdi düşündüğümüz ve planladığımız şeyler artık çok saçmaydı, hatta suçtu.”(s.229)
“Geç kaldık” hissini zaten çok iyi anlıyorsunuz. Ve “fazla uğraşılarak yapılmış” hissi de bak, hissediliyor. Bir şey için fazla uğraştığınızda garip şekilde daha kötü bir sonuç çıkabiliyor ortaya. Bu da işte, hayatın gizemlerinden ilginç bir durum.
Tam tersi olması gerekmez mi? Çok harika işler zaten sanki üzerinde çok az uğraşılmış gibi görünür ama aslında çok, çok daha fazla pratik yapılmıştır. Defalarca aynı hatalar düşünülmüş ve sonunda artık böyle gözü kapalı yapar hale gelmiştir, derler ya — onun gibi.
Messi’yi anlamazsın yani. Nasıl geçti o adamları? Ronaldinho topla sakız gibi oynar…
Bu kitap da işte — bak, belki de hakkını yedim başta orada. Çok basit yazılmış gibi, çok… Hem anlaşılır hem akıyor gidiyor yani. Kolay zannediyorsunuz belki ama kesinlikle öyle değil demek ki.
Buradan ben şöyle bir sonuca varıyorum: Bir şey için “fazla uğraşıyormuş” gibi göründüğünde, aslında yeterince uğraşmıyorsun, uğraşmamışsın demek oluyor bu. Çünkü gerçekten fazla uğraştığında, o fazla uğraştığın belli olmuyor bence.
“Bence” değil de… Böyle kendi saçma sapan çıkarımlarımı yapmayayım. Bu da bu arada şimdi geldi aklıma. Daha önce hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Şimdi gelelim son anlatıma…
“Çöpleri, dallara takılmış sallanan naylon parçalarını, tel örgüye takılmış tuhaf şeylerin oluşturduğu hattı düşünüyordum ve gözlerimi kısıp çocukluğumdan bu yana kaybettiğim her şeyin buraya sürüklendiğini hayal ettim, şimdi burada, hepsinin önünde duruyordum ve yeterince beklersem, tarlaların ötesinde, ufuk hattında ufacık bir figür belirecekti, ben onun Tommy olduğunu görene kadar yavaş yavaş büyüyecek ve bana el sallayacak, belki seslenecekti. Hayalim bundan öteye hiç gitmedi -buna izin vermedim- ve gözyaşlarım yüzüme aksa da ne hıçkırarak ağladım ne de kontrolümü kaybettim. Sadece biraz bekledim, sonra arabaya döndüm; nerede olmam gerekiyorsa oraya gitmek için.”(s.271)
Bence bu en güzel alıntıydı. En güzel alıntıydı kitaptaki bu sahne. Filmde de gözümün önüne geldi şimdi — o uçuşan naylon parçaları, sanki bir ağaca falan çaput bağlamış gibi. Onu da andırıyor. O yerin de zaten ayrı bir önemi var kitapta.
Tıpkı bu işte şarkı plak… Ya o plağı falan hiç yapmamışlar. O dans ettiği sahne yok yani. En kilit noktaları es geçmişler. Nasıl acaba? Çekememişler mi? Uğraştılar da çok mu kötü oldu? Fazla mı uğraştılar, ne yaptılar? “En iyisi hiç koymayalım” mı dediler? Çünkü Dune serisinde de vardı mesela öyle bir sahne. Defalarca uğraşmışlar, çekmişler, bakmışlar yapamıyoruz. Atalım bari. Böyle şeyler de oluyor uyarlamalarda bazen.
Ama Kathy… Yani asıl aslında içine kapanık olan karakter Tommy değil. Kathy çok daha otokontrollü ve hiçbir şeye izin vermeyen. Hayalinin daha öteye gitmesine nasıl izin vermez? Veremez. Vermiyor işte bazen. O da bir kendini koruma stratejisi, değil mi? Çünkü daha fazlasına cesaret etse, hayal edebilse — yani en azından o zaman sorgulamaya da başlayacak yaşadığı hayatı ve bunu da istemiyor. Bu çok, çok zor bir şey.
Yine filmde Tommy ile beraber — o ilk filmin sonlarında, yani orayı söylemeyeyim ama — orada Tommy mesela çok saf. Orada gerçekten çok güzel oynamış oyuncu. Adını da bilmiyorum ama çok, çok saf. Gerçekten anlamıyor yani, bir an böyle. Ama Kathy anlıyor ve onun anlamadığını da anlıyor. Kendi acısından geçip artık onu sakinleştirmeye çalışıyor. Onu ikna etmeye çalışıyor. Yani yine kendi acısını yaşarken Kathy… Yani çok gerçekten bağışçıdan çok bir bakıcı, kelimenin tam anlamıyla. Belki de hayat onu o yüzden oraya getirdi diyeceğim de…
Bir yandan da evet, yani o çok, çok ağır bir konuyu işliyor kitap. Bunu ben de düşünmüştüm, moderatör arkadaşımız da dedi. Yani bu kitap… Tommy nasıl işte o içindeki insanı, ruhunu gösterebilmek için resimler yapıyorsa diğer birçok öğrenci gibi, Kathy de sanki bu kitabı yazmış gibi gelmişti bize. “Bize” diyorum, bana da çünkü öyle gelmişti.
Ve yarın bir gün mesela — zaten şu an böyle şeylerin yaşanmadığını kim söyleyebilir, bilmiyorum. Ben Çin’den, Rusya’dan falan ve içe kapanık ülkelerden korkuyorum biraz, onlardan. Daha önce bir kitapta yine geçmişti sanırım, bahsetmiştim. Bu araştırmaların ben Dolly’den sonra bittiğini, bir anda böyle kesilip üzerinde çalışılmadığını inanmıyorum, inanamıyorum diye. “Yeraltı” derler ya, yani gizli saklı kesinlikle bu şeyler için uğraşıyorlardır ve bir gün belki de çıkacak ortaya, insanları ikna etmeye çalışacaklar. Ve o gün de işte bu kitabı göstereceğiz. Diyeceğiz ki: “Önce bir şunu okuyun. Aklınızı başınıza devşirin.”
Ölmek, ölüm yani… O kadar! Geçen çok güzel bir söz duymuştum: “Önemli olan kazanırken neler kaybettiğindir.” Yani kazanmak — kazanırsın bir şekilde, hileyle, hurdayla da kazanabiliyorsun. Üç kağıt yaparak da kazanırsın, belki o yan yollara saparak. Mesela kazanmak değil. Aynı şekilde mesela hayatta kalmak da değil. Yani bazen insanların tek düşüncesi oymuş gibi geliyor: “Önce bir kurtulayım da, önce bir yaşayayım!”
Hayır, sen yani ömür boyu bir vicdan azabıyla yaşayacaksan, yaşamış mı oluyorsun? Bilmiyorum ama kazanmış olmuyorsun. Ve bazen kazandığın şeyler küçücük, çok değersiz, çok basit şeyler olabilirken, onu kazanmak için çok daha fazlasını vermiş, çok daha büyük şeyleri kaybetmiş olabilirsin. Bu da işte o satrançtaki — o hata yaptığını anladığın hamleye benziyor biraz. Şöyle bir geriye dönüp baktığında neleri kaybettiğini görmek.
Bu kazanç bazen bir iş olabilir. Belki bir diploma, belki bir evlilik, ev, araba, bir şey almak. Yani o hayatta geçici böyle amaçlarımız oluyor ya… Hayatı ona, hayatımızı yani belki yıllarımızı ona vakfettiğimiz bu mu? Yani gerçekten bu mu senin istediğin, yoksa o ufukta beliren sana el sallayan, yaklaştıkça büyüyen insan burada o mesele. Ama o öyle bir şey de yok yani aslında. O da sadece bir hayal.
Bir de bu karakterlerin hiç kesinlikle kaçmayı düşünmemesi… Buradaki son cümlede de diyor: “Arabayla geziyorsun” yani bütün ülkeyi. Ada ülkesi işte, o İngiltere. Arabayla kaçamıyorlar tabii yani. Bilmiyorum, biz olsak hemen ilk onu düşünürüz. Yani nasıl kaçarız, nasıl kurtuluruz buradan? Bu sistemin dışına nasıl çıkabiliriz?
Biraz da benim Psikoanalist okumamdan kaynaklanıyor da olabilir. Orada çünkü çok güzel bir kaçış hikayesi vardı. Yeni bir hayata başlama. Orada benim okuma grubuna önerdiğim kitap o oldu. Onu seçtiler. Yani daha doğrusu ben Devlet Ana’yla Küçük Ağacın Eğitimini de koymuştum ankete ama Psikoanalist çıktı. Onu da okumamıştım zaten. Daha vaktim var ama dedim öncesinde bir okuyayım. Güzel, değişik bir kitaptı o da.
Ama Ağustos’tan sonra bizim toplantıdan sonra yapacağım onun bölümünü de, kim bilir ne zaman ayarım. Yani belki de 2026 bile olabilir. Şu anda da bu Nisan dönemi çok yoğun bizim işler. Bütün kapanışlar, beyanname zamanları, STK’ların, kurumların hepsi — hepsi, her şey içeri girdi. Yani ondan da böyle 50'şer sayfalık kitaplarla geçirdim bu arayı. Aslında büyük uzun kitaplar da okuyorum, işte Zorba’yı okudum. Ama ne ara yapacaksın, onu da hazırlayacaksın.
Bak bu bile şimdi kayıt yani bir saate yaklaşıyor şu an. Bunu bir yarım saate indirmek hiç kolay değil. Ve bazen o da biraz şey düşündürüyor bana: Hayatımızda belki işte 50–60 sene, 70–80 diyelim. Hadi yaşayacaksın belki ama o ham hali. Ondan da boşlukları silsen, yanlış söylediğin hatalı kısımları ayıklasan, elimde ne kalacak? Bir 10–15 sene kalır mı “yaşadım” diyebileceğin, yoksa böyle fragman gibi 3–5 dakikalık bir şey mi kalacak? Eyvah, eyvah. O da olabilir.
Daha fazla konuları karıştırmayayım ben. Oradan oraya da atlamayalım ve bitirelim. “Beni Asla Bırakma” böyle bir kitaptı.
Bu arada kapağı da konuştuk. Kapağı da ben sordum hatta, özellikle dedim yani: “Bu kapak hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu kız hangi kız? Kim bu? Niye böyle bir kapak yapmışlar?” Çünkü bu kitap yani sırf o kapak yüzünden de tercih edilmiyormuş. İtici yani. Gerçekten o korku filmindeki kız gibi aynı.
Ve şey dediler — bak, bu hiç aklıma gelmemişti: Bir hikâye anlatılıyor kitabın başlarında. Daha onlar çocukken oradan kaçan işte bir kız. Geri onu almamışlar mı? “Hayaleti artık dolanıyormuş” falan filan. Böyle onları korkutmak için uydurulan bir hikâye yani. Ve o hikâyeye de — yani ne kadar yalan olduğu belli de olsa — saf çocuklar tabii inanıyorlar. “O kızın hayaleti olabilir” demişlerdi. Doğru. Ah, galiba yani benim hiç aklıma gelmemişti.
Çünkü Ruth, Kathy zaten değil. Kathy öyle bir karakter değil. Ruth mu acaba diye… Ruth da olmasa gerek ya. Ruth da aslında o kadar kötü bir insan değil. Ruth ya sadece kıskançlığına yenik düşen kötü bir arkadaş.
Bu arada böyle arkadaşlarınız var mı diye düşünüyorum. Benim başıma gelmedi ama şöyle bir karakter ben de görmüştüm. Hatta çok şaşırmıştım. Bizim üniversitede bir böyle çakma Kıvanç Tatlıtuğ gibi bir çocuk vardı. Sarı saçlı, mavi gözlü. Çok kendini yakışıklı zanneden. Hafif de yakışıklı yani, hakikaten çok. Çünkü çocuğun hakkını yemeyelim ama karakter yani… Karakter olarak.
Neyse, orası da bana düşmez de şey derdi böyle arkadaşlara: “Ben” derdi, “istesem işte senin de kız arkadaşını elinden alırım. Senin de alırım, onu da alırım” falan. Böyle salak salak konuşuyordu. Benim tabii o zaman kız arkadaşım yoktu. O yüzden bana diyemedi öyle bir şey. Bana da diyemezlerdi. Yani bence bu kavga sebebi olacak bir söz. Ama işte arkadaşlar da onu ciddiye almadıklarından belki de böyle gülüp geçiyorlardı. Çok tuhafıma gitmişti bu benim. Ne kadar çirkin bir söylem.
Kızlarda da var demek ki böyle şeyler. Kızlar arasında vardır tabii ki, kadınlarda zaten. Böyle insanları da yani tutmayın işte yanınızda, çevrenizde. Böyle arkadaş olur mu? Sırf zarar.
İşte biraz o “Beni asla bırakma” diyenleri bırakamıyoruz. Bazen bırakmak gerekiyor belki de. “Kendinize dikkat edin” falan derler hep ama bence biraz arkadaşlarınıza da dikkat edin.

