26 Mayıs 2025 Pazartesi

Pandora’nın Kutusu

 

Pandora’nın Kutusu, Yapmacık İltifatlar, Kaçanların Kovalanması ve Havaalanı Hikâyem

Osamu Dazai’nin Pandora’nın Kutusu kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. Pandora’nın kutusu açılıyor yani.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Yine Tokyo Manga yayınlarından çıkmış. Aynı Yaban Kazı, Ogai Mori’nin kitabında olduğu gibi. Bunu da yine zaten aynı fuardan almıştım. Japonca aslından çeviren Burhan Reyhani olmuş. 191 sayfalık yine çok güzel ve tamamen mektuplardan oluşan -sanki bana özel yazılmış- bir kitap. Platonik aşkı, kıskançlığı, çekememezliği, hastalığı, hastalık ruhunu, yalnızlığı bu kadar güzel anlatması… Osamu Dazai’yi de ben hiç okumamıştım daha önce.

İnsanlığımı Yitirirken kitabını bir arkadaşım “Aman!”, demişti! Yani “sakın okuma, normal insanı bile depresyona sokar.” O derece ağır bir kitap. Ben de o zaman böyle okunmayacaklar listesine almıştım ama bu kitap biraz ismiyle de dikkatimi çekmişti. Bir şans vereyim dedim ve beğendim yani gerçekten. Yine Japonya’nın o savaş dönemi… Amerikan uçaklarının her gün tepelerinden geçtikleri dönemlerde bir Japon genci, tüberküloz hastalığına yakalanıyor. Tüberküloz muydu? Öyle hatırlıyorum sanki ama. Kan tükürüyor yani böyle artık. Zaten öleceğini zannediyor o zaman. İyice de umutsuzluğa kapılıyor ama babası bunu bir hastaneye gönderiyor ve orada en iyi arkadaşına yazdığı mektuplardan oluşan bir kitap.

Ondan gelen mektupları yani cevapları görmüyoruz. Ama tabii ki yazarken arada işte senin şu cevabın, senin bu cevabın gibi -Kafka’nın Milena’ya Mektuplarını anımsattı bana ama burada tabii ki aşk arkadaşına karşı değil, hastanedeki hemşirelere karşı.

Oradaki ortam, orada zaten başka insan yok yani. Aynı odada kaldığı diğer hastalar, bir tane başhekim gibi bir doktor var. Sürekli ortalarda gezinen. Çok da bir hastane gibi değil aslında daha çok deneysel bir çalışma gibi bir ortam. Her gün esnetme, gerdirme yapıyorlar ve friksiyon dedikleri masaj gibi bir şey. Bütün günleri böyle yatarak geçiyor yani, bir yandan çok sıkıcı bir yandan çok dinlendirici. Belki de yani hepimizin ihtiyacı var böyle koşuşturmacadan uzak durup dinlenmeye. Bende bunun bir çok hastalığa çare olabileceğini düşünüyorum. Böyle bir dağ evi falan olsaydı Kaz Dağlarında, harika olmaz mıydı? Ama tabii oraya giden insanlarda artık hastalığı ilerlemiş insanlar. Böyle de bir çelişki var. Oraya da sağlıklı insan hem yolu düşmez hem gitmek istemez.

İyi hastanın doktor ayağına gelir miydi? Doktor iyi hastanın ayağına gider miydi? Öyle de bir söz vardı da neyse… Ben ilk alıntımla başlayayım:

“Her günü sahte bir şekilde yaşasan da yine de kandıramadığın kaygı bulutlarının oluşturduğu şişkinlik, yüreğinin derinlilerine sıkıştığı için ondan kurtulamazsın. Böyle şeyler yaparak yaşamaya devam edersem, sonrasında hayatım ne tarafa doğru ilerleyecek acaba? Bir şey olacağı yok. Basit, faydasız biri değil miyim sadece? Böyle düşününce şaşkına dönüyorum. Ne yapmalıyım? Hiçbir planım, hiçbir şeyim yok. Sonuçta böyle yarım yamalak yaşadığım gerçeği, insanlara rahatsızlık vermekten başka bir şey yapmıyor. Her şeyin bu kadar anlamsız olduğunu düşünmek, dayanılmaz bir acıya sebep oluyor. Senin gibi gelecek vadeden birisinin bunu anlaması zor ama benim hayatım, insanlara sıkıntı veriyor. Ben, istenmeyen bir insanım. Böyle bir bilinç kadar insana acı veren başka bir şey yok bu dünyada.”(s.14)

Evet, kitabın hemen başlarında ne kadar ağır bir durumda olduğu anlatılıyor. Hastaneye yatmadan önceki psikolojisi, muhtemelen insanlığını yitirirken yaşadıkları… Yani tamamen böyle ağır bir kitap. O yüzden belki de okumamam lazım diye düşünmüştüm ama bu kitap öyle değil. Bu kitap umut dolu aslında.

Kime neden aşık oluyoruz? Kimi seviyoruz? Kaçan mı kovalanıyor? Kıskançlık işin içine giriyor mu? En iyi arkadaşlarımızla sevgililerimizi konuşmalı mıyız? Buradaki arkadaşı da mesela… Erkek olduğunu uzun bir süre, daha doğrusu cinsiyetini söylememiş. Yazdığı kişinin de ilk başta ben kadın olabilir mi, yoksa eski bir sevgilisi mi diye düşünmüştüm. Ama erkek, gelecek vadeden birisi diyor burada. Şair gibi bir şey o da, onun tuzu kuru yani. Hasta da değil, hastaneyi ziyarete de geliyor bir ara. Hatta karakterimizi aslında hayata bağlayan insanlardan biri diyebiliriz.

Ona böyle içini dökmesi de onu iyileştiren başka bir şey belki de. Asıl tedavisi sanki bu mektuplar. Babası da tabii ki onun için çok büyük fedakarlık yapıyor. Burada onunla da ilgili bir alıntım var. Hem de bu hastanenin adı geçiyor burada.

“Babam, benim için bu ‘Kendo Dojo’yu seçti. Bildiğin gibi, benim babam matematik profesörü. Matematik hesabı yapma konusunda yetenekli olabilir ama daha önce hiç para hesabı yapmamış sanırım. Hep fakir olduğumuz için, ben de lüks bir tedavi isteyemezdim.”(s.20)

Diyor ki, burada zaten ilk başta tedavi olmak gibi bir niyeti de yok. Kan kustuğunu annesine “artık öleceğim, haberiniz olsun” gibi bir psikolojiyle haber veriyor. İlk başlarda saklıyor hatta bunu. Sonra bir gün dayanamayıp söylüyor. Öyle bir şey.

O zamanlarda bir de vücudu artık böyle yorgunluktan tükenmesi, bitmesi için tarlalarında çalışıyor. Bir tarlaları da var. Artık bayılana kadar çalışıyor. Oradan zaten şüpheleniyorlar — “Bu normal değil” diye.

Ve bu hastanede herkesin de bir lakabı var. Bütün hemşirelerin, doktorların, hastaların… Hepsine o lakaplarla sesleniyorlar. Onun lakabı da bu alıntıda geçiyor.

“Benim Dojo’daki lakabım ‘Hibari’. Aslına bakarsan, oldukça sıkıcı bir isim. İsmim Risuke Koşiba, küçük tarla kuşunu andırıyormuş, o yüzden bana bu adı taktılar. Pek de onur verici değil. Başlarda hiç hoşuma gitmemişti. Utandığım için benimseyemesem de şu anki ben, her şeye karşı hoşgörülü olduğundan ötürü, biri bana Hibari diye seslendiğinde çok rahat bir şekilde cevap verebiliyor. Anlıyor musun? Ben, artık o eski Koşiba değilim. Ben, artık Kendo Dojo’daki bir tarla kuşuyum. Güçlü bir şekilde öterek gürültüye neden oluyorum. Bu yüzden mektubumu, bunu dikkate alarak oku. Ne kadar da boş bir adam bu, diye düşünerek kaşlarını çatmanı istemem.”(s.35)

Burada hem o itiraf hem kendisiyle barışması… O insanlarla bir yandan aslında bir umursamamazlık da var. Boş vermişlik ama o kabullenmeyi de getiriyor. Öyle olunca işte o bile faydalı oluyor.

Sürekli bu hastanede bir yerden sonra “yeni ben” diye başlıyor. O yeni Kojiba adını da burada söylüyor — zaten gereksiz olmuş yani bence. Sanki bize söylüyormuş gibi olmuş. Arkadaşı bilmiyor mu onun ismini zaten?

Neyse… Ve burada işte ilk zamanlar etkilendiğini zannettiğimiz — mi diyeyim artık — o küçük hemşire onu şöyle tanıtıyor bize.

“Hep bu şekilde gülüyor olmasına rağmen, Mabo diğerlerine kıyasla daha fazla yalnız hissediyor olabilir. Çok gülen çok ağlamaz mı? Nedense konu Mabo olduğu zaman, içim bir tuhaf oluyor. Mabo’nun sürekli olarak Nişivaki Tsukuşi ile konuşmak istemesine dayanamıyorum.”(s.42)

Yine zor okunan bir başka isim. Mabo da işte… Bu söylediği diğer hastaya aşık gibi bir şey. Aşık yani. Hatta hastaneden ayrıldığında ağlıyordu. Ama Nişivaki de evli bir adammış. Onu da sonradan öğreniyor. Öyle bir kalp kırıklığı var Mabo’nun.

Mabo zaten daha çocuk aslında. Bir sonraki alıntımda geçiyor ama işte böyle sürekli gülmesi… İlk zamanlar bizim kahramanımızın gıcığına gitse de sonradan hem alışıyor hem etkileniyor. Hem aradığı güler yüz o oluyor diyebiliriz.

Bir sonraki alıntımda aslında bir başka alıntı içeriyor içinde ama ben yine tamamını almışım.

“On yedi, on sekiz yaşlarındaki kadınların hepsi böyledir belki. İyi birisi mi yoksa kötü birisi mi, karakterinin nasıl olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile yok. Onunla her karşılaşmamda, aklıma, Genpaku Sugita’nın Batılı dilde yazılmış bir kitabı ilk kez eline aldığında kurduğu ‘Dümeni olmayan bir gemiyle okyanusa açılmaya benziyor. Sonuna yaklaşmanın imkânsız olduğu, insanı hayrete düşürecek kadar geniş bir okyanus,’ cümlesi geliyor. Biraz abartıyor olabilirim ama anlayacağın, ondan azıcık çekiniyorum. Kafamı sürekli meşgul ediyor. Şu an bile onun kahkahası yüzünden mektubum kesintiye uğruyor.”(s.43)

Diyor ki, hatta buradan sonra onu da şikayet edecek. O baş hemşire gibi bir kadın da var burada — Take. O da hatta uyaracak Mabo’yu ve araları ondan sonra hem böyle biraz bozulacak gibi olacak, hem de böylece biraz Mabo’nun da dikkatini çekecek.

Evet, burada… Burada da mesela almışım aslında orayı.

“Özellikle ‘Tsukuşi’ye cırcır böceklerinin öttüğünü söyle,’ dediğinden beri, duygusal olarak sürekli gerilmeye başladım. Ve ayrıca, sana yazdığım mektupta Mabo’dan ne kadar hoşlandığımı belirttikten hemen sonra, dayanılmaz ve yavan bir ruh hâline büründüm. Mabo, sırtımı sıvazlarken kısık sesle:
‘Oldukça iyisin ha, Hibari!’ dedi.
Hiç mutlu olmadım. Söylediği şeyin, rahatsızlık verici olduğunu düşündüm. Böylesine yapmacık bir şekilde iltifat etmesi, beni çok da umursamadığının kanıtı. Gerçekten de iyi olduğumu düşünseydi, böylesine açıkça, küstah bir şekilde bunu dile getirmezdi. Ben bile bu tür şeylerin inceliklerini bilirim. Hiç ses etmedim. Sonra tekrar kısık sesle:
‘Bir sorun var,’ dedi.
Oldukça şaşırmıştım. Söylediği şeyler kötü değil mi? Bıktım artık. Cırcır böceklerinin ötüşü, benim için artık tamamen negatif bir çağrışıma sahip. Zekâsı konusunda şüpheye düştüm. Bir süre boyunca, bu gülüşmelerin aptalca olduğunu düşündüm. Aynı zamanda, gerçek olamayabileceklerini de düşününce bir hafiflik hissettim.”(s.47)

Buradan sonra artık ondan bir soğuma… Daha doğrusu onun söylediklerinde cırcır böceklerinin ötüşünden beri gıcık oluyor. Çünkü Mabo da yani bu kahramanımızı biraz aracı gibi kullanıyor. Sevdiği kişiyle, etkilendiği kişiyle arasında bir köprü olmasını istiyor.

Bu sevdiğimiz insanlarla yani onların sevdiği diğer şeyler arasında gerçekten çok ilginç bir ilişki oluyor. Bazen çok sevebiliyorsunuz. Bazen… Benim şöyle bir saçma sapan hatıram vardı. Anlatayım mı size? Yine üstünden çok zaman geçtiği için bir şey olmaz herhalde diye, hem de söyleyeyim de unuturum belki. Hem bu biraz benim de önyargılarımı gösteriyor aslında. Bir ders oldu yani bana.

Hande Yener’in bir şarkısı… “Bana lazım bir yaşam alanı” falan diye… Şarkının sözlerini bildiğim için sadece ve bana nedense çok saçma gelen — yani yaşam alanı falan ne demek — bir ortamda yine böyle konuşuyorduk işte. Değişik kelimelerden mi, etimolojiden mi… “Yaşam alanı” bir şey alanı diyorlardı yani. Ben de “Bak işte bir şarkıda da geçiyordu, çok da saçma sapan bir şarkı” demiştim.

Oradan hemen o dönem böyle çok ilgimi çeken birisi vardı, “Ya” dedi “ben o şarkıyı çok seviyorum. Çok güzel bir şarkıdır” falan. Durdum ben de. Hem aynı böyle hissettim yani zekası konusunda şüpheye düştüm — diyor ya — tercihleri konusunda. Bende “Pop müzik mi dinliyorsun?” falan gibi.

Sonradan ama hem birkaç yerde dikkatimi çekti, işte algıda seçicilik oldu galiba. Duydukça da şarkı hoşuma gitmeye başladı. “Aaa” dedim “gayet güzel, eğlenceli…” Hala denk gelirsem dinlerim yani radyoda falan. Hande Yener ya, 90'larda falan zaten çok da popülerdi o zaman. Bayağı pop müzik deyince ilk akla gelen insanlardan biriydi. Hiç dinlemeden de karşı çıkmayın. Eğlenceli şarkıları olabiliyor diyelim ve devam edelim.

Yine Mabo’dan bahsediyor. Ya bütün kitap zaten neredeyse son bölümlere kadar Mabo üzerinden gidiyor ama aslında asıl mesele Mabo da değil. O açıdan da bence çok güzel bir kitap.

“Aslında anlıyorum. Her şeyi anlıyorum. Mabo’dan tümüyle vazgeçeceğim. Yeni birisi olmak demek, kararlı olmayı gerektirir. Pişmanlık duygusu, yeni bende yok. Şu andan itibaren, Mabo’yu görmezden geleceğim. O artık, bir kedi.”(s.49)

Bu son cümleye hayran oldum. Yani “birini görmezden gelmek ve onu bir kedi olarak görmek”… Kedi olunca bu da herhalde onların bir deyimi gibi bir şey. Bir atasözleri mi artık, böyle bir şey yani hiç duymamıştım. Birini görmezden geleceğin zaman onu bir kedi olarak tanımlamak. Kedileri mi görmezden geliyorlar yani onların kültüründe?

Japonlar da zaten… Evet. Kara kedi de mesela şans işareti miydi? Uğurlu sayıyorlar yani onu, birçok kültürün aksine! Farklı bakış açılarını seviyorum ve bunu da kullanmaya çalışacağım artık. Birini “Ya o artık bir kedi” diyeceğim benim için. Çok çok güzel. Ama biz yani kediyse zaten daha çok dikkatinizi çekmez mi, bilmiyorum.

Burası da yine yazarın aslında görüşleri gibi geldi bana. Yazarın sanata olan bakış açısı. Biraz da bak, demin bahsettiğim Hande Yener örneğime de benziyor. İnsanları dinlediği şeylerle de kategorize etmemek lazım. Yani hepimizin oturup evde Mozart dinleyecek hali yok. Mozart… Mozart da değil. Emrah mı demişti ona da? “Konseri olursa giderim” falan.

Evet. Bizdeki entelektüellik seviyesi de inanılmaz gerçekten. Hemen alıntıya geçeyim.

“Sanat ve halk arasındaki ilişki başlarda böyledir. Beethoven’ın en iyisi olduğunu söyleyip Liszt’e ikinci sınıf muamelesi yapan, sözde bu yola baş koymuş ‘hevesliler’ ağızlarından köpükler saçarak tartışıyorken, halk bu tartışmayı geride bırakıp, sevdikleri şarkıları keyifle dinlemiyor muydu? O insanlar, eserin yaratıcısını takdir etmiyorlar. İssa’nın, Kappore’nin veya Mabo’nun yapmış olması fark etmez. O dize, ilgi çekici değilse kayıtsız kalıyorlar. Sosyal ortamlarda hava atmak için ya da öylesine, hobi olarak sanatla ilgilenilmez. Sadece kalbe dokunabilen eserler kendi tarzlarıyla hatırlanabilirler. Hepsi bu. Sanat ve halk arasındaki ilişki hakkında bir şeyin daha farkına varmış gibi hissediyorum.”(s.91)

Burada da sanatla halk arasında, gerçekten “sanat sanat için midir, toplum için midir” tartışmasına da biraz ışık vuruyor gibi. Ve ben de öyle… Bir sadece dinleyeyim bu kafadan çok, hele bir de bunun için tartışmak insanlar… Tam boş muhabbetler yani.

Biraz siyaset gibi de tınlıyor bana siyasette de çünkü böyle olan işte takım tutar gibi parti tutan insanlar diyelim. Takım bile bence böyle tutulmaz ya. Yani niye karşı tarafla düşmansın? O olmasa sen de olmuyorsun işte.

Neyse… Neyse. Burada da yine güzel bir tespiti var yazarımızın.

“İyi huylu olan insanlar, alışverişte her zaman kötü olurlar. Görünen o ki Take bu çoğunluğun bir parçasıymış. Mesela biraz daha ihmalkâr olan Mabo, her zaman daha güzel şeyler alıyor. Yapacak bir şey yok.”(s.108)

“Yapacak bir şey yok” derken de orada artık Mabo ile Take’yi de kıyaslamaya başlıyor. İkisi de karakterimize bir nevi hediye alıyorlar ve Mabo’nunkini daha çok beğeniyor. Take böyle oyuncak… O Japon geleneksel bebeklerinden, değişik de bir adı varmış. Onu alıyor. Anlam veremiyor yani “bunu niye aldı bana” diye. “Ne saçma sapan bir hediye…” Tozlu raflarda unutulmuş orada duran…

İşte hediye almak üzerine o okuduğum kitapta bir yandan şey de… Bak bu kitapta anımsadım. Zülfü Livaneli’nin Kardeşimin Hikayesi’yle benzerlikler var yani, sanki işte kitaplar kitaplara yol açıyor.

Bir yerde de oradaki bir başka karakter… Hastaneye yeni yatan o yakışıklı falan diye bir önceki eski yakışıklı paçavrayı dama atan bir çocuk var ama onun da yani bomboş saçma sapan endişeleri oluyor. “Yok işte savaşta Amerikalılar gelir burayı basarsa ben İngilizce biliyorum ama o kadar da iyi değil. Beni tercüman yapmaya çalışırlarsa rezil olurum” falan diye bunları anlatıyor yani karakterimize.

Onunla ilgili şöyle bir cümle kuruyor.

“İnsanların böyle çeşitli endişelerinin olması beni etkiledi.”(s.133)

Bu kadar güzel ifade edilebilirdi ancak. Artık sadece iki uzun alıntım kaldı. Bu mektupları yazdığı arkadaşıyla bir araya geldikten sonra konuşmaları hakkında. O da bence hayata dair, çok önemli, çok doğru tespitler barındırıyor ve şöyle diyor:

“İnsanlar ne kadar yakın olurlarsa olsunlar, uzun bir aradan sonra ilk kez yan yana geldiklerinde birbirleriyle fikir alışverişinde bulunurlar. Bu, farkındalığımızı birbirimize açıklama isteğinin getirdiği sabırsızlıktan kaynaklanıyor olabilir. Sen balkona çıktıktan sonra, Japonya’nın eğitim sisteminin temelindeki yetersizliklere kızarak:
‘Küçükken aldığın eğitimin kalitesi, senin bütün hayatını belirler. Daha büyük insanlar yetiştirmeliyiz,’ dedin.
‘Evet. Tek derdi para kazanmak olan insandan hayır gelmez.’
‘Aynen öyle. Çıkarcı davranmanın sonu iyi bir yere varmaz. Yetişkinlerin stratejilerinden gına geldi.’
‘Gerçekten öyle. Yüzeysel blöfler artık demode. Çok rahat anlaşılıyor.’
Sen de en az benim kadar tartışma konusunda zayıfsın. Sürekli aynı şeyleri tekrar ederek konuşup durduk.”(s.159)

Burada da karşı tarafa hep hak veren, onları onaylayan o uyumlu insanların sıkıcı konuşması… Gerçekten arkadaşlar arasında bazen benim de öyle hissettiğim oluyor. Aynı şeyi tekrar tekrar… “Evet sen de haklısın.” Orhan Gencebay’ın şarkısı geliyor aklıma. Tartışmanın da çünkü birçok bir anlamı yok ama böyle her şeyde en son zaten eğitim şarta bağlanınca artık bana da gına geliyor yani.

Ve kitabın sonu… Son iki sayfasında uzunca bir anlatım var ve bence spoiler da içermediği için ve çok daha güzel bitiyor. Sizinle paylaşabilirim diye düşündüm.

O yüzden özveriden bahsediyor burada. Hemen odada yanında yatan şair… Büyük bir şair var orada. Ve neredeyse ki sonuna kadar kimse onu tanımıyor. Arkadaşı geldiğinde “A” diyor, “Bu işte şu büyük ünlü şair değil mi?” O zaman bir dikkat ediyor, bakıyor yüzüne. “Evet olabilir” diye şaşırıyorlar ve ondan sonra soruyorlar hatta ona. O zaman da bütün hastane öğrenmiş oluyor onu. Başhekim bile yani farkında değilmiş. Geliyor, özür diliyor.

Her hafta da günün belli bir saatinde yayın gibi bir şey yapıyorlar. Hoparlörlere bağlıyorlar, haberleri dinletiyorlar bazen. Bazen de böyle eğitim gibi, seminer gibi… Odalarda ses sistemleri işte. O oda arkadaşının da şair olduğu öğrenildikten sonra özveri üzerine güzel bir konuşma yapıyor. Burada da onun sözleriyle başlıyor.

“Özveri, sadece kör bir çaresizlikle kendimizi öldürmek değildir. Bundan oldukça farklıdır. Özveri, en muhteşem şekilde, sonsuza kadar yaşamaktır. İnsanlar, sadece bu saf özveri sayesinde ölümsüz olabilir. Ancak özveri için, dış görünüşün bir önemi yoktur. Bugün, her zaman olduğu gibi her şeyimi adamalıyım. Elinde çapayı tutan kişi, bir çiftçi kadar özverili olmalıdır. Nasıl göründüğüm hakkında kimseyi kandıramam. Özveri ertelenmez. İnsanların her anı özverili olmak zorunda. Kendimizi tümüyle adayabilecek bir plan yapmaya çalışmanın anlamsızlığını da sık sık vurguladı. Dinlerken birçok kez yüzüm kızardı. Şu ana kadar kendimi hep, yeni biriymişim gibi anlattım ve bunu biraz abartmış olabilirim. Özveri konusuna fazla kafamı taktım. Makyaj mevzusuna fazla takılmam da bundan ötürüydü sanırım. Şu ‘yeni adam’ tabelasını, cesur bir şekilde durduğu yerden indirmeliyim. Benim çevrem de zaten en az benim kadar aydınlık. Şu ana kadar bulunduğumuz her yer, kendiliğinden daha aydınlık bir yer hâline gelmedi mi zaten? Bundan sonra hiçbir şey söylemeden, acele etmeden ama ağırdan da almadan, önümüzdeki patikada düz bir şekilde ilerleyelim. Bu patika nereye çıkıyor olabilir? Bunu, sürekli genişleyen sarmaşıklara sorsan daha iyi olur. Sarmaşıklar cevap verebilirler belki.
‘Ben hiçbir şey bilmiyorum. Sadece, güneş ışıklarının vurduğu yöne doğru genişliyorum.’
Kendine iyi bak.”(s.190,191)

Diye bitiriyor burada hem mektubu hem bu kitabı. Makyaj konusu da evet bir mevzu haline geliyordu hastanede. Hastalardan biri… Bir o da şikayet ediyordu. Yani “çok makyaj yapıyor bu hemşireler” falan diye. Yani saçma sapan muhabbetler. Orada da anladım, ben de normalde makyaja mesela çok karşı mı diyeyim? Ben daha çok işte o içinde kullandıkları kanserojen maddeler, o hayvanlara edilen eziyetler, deniz hayvanlarının katledilmesi sırf bu makyaj malzemeleri için ve deneylerde kullanılan, testlerde kullanılan hayvanlar… Bunlar yani beni asıl rahatsız eden şey.

Yoksa yani bizim haddimiz ne? Yapıyorsa yapsın… Bir erkek olarak zaten hiç de bilmediğimiz bir dünya bir yandan ya. O yüzden çok o konulara da girmemek lazım belki. Daha önce ben de bir eleştirmiştim. Bu kitapta da böyle denk gelince dedim “aslında bizim burada çok konuşmaya hakkımız yok.”

Ve sarmaşık… Aşk kelimesinin kökeni de sarmaşıklardan geliyor diye okumuştum bir yerde ama öyle sürekli genişleyen, sarıp sarmalayan bir bitki. Ama o bile aslında sadece güneş ışıklarının durduğu yöne doğru genişliyorum diyen der mi sorsak? Bilmiyorum ama güzel bir sonu yani bu kitap.

Çünkü ağır bir şekilde bitiyor. Hem Take ile hem Mabo’yla arada kalmıştık. O ayrıca bir ters köşe de var ya… Onları da anlatmayayım. Onları da okuyanlar belki yorum yaparsa onlara cevap veririm tabii ki ama hiç bilmeyenler için tadında bırakalım. Yine buraya kadar gelip okuduğunuz, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.




22 Mayıs 2025 Perşembe

Sadece Müzik

 

Sadece Müzik, Kendini Göstermeyen Anlam, Özgürleştiren Kısıtlamalar ve Zihnen İstifa Etme Hikâyem

Haruki Murakami’nin Sadece Müzik kitabını bir roman zannederek almıştım. Halbuki kapakta kocaman Seiji Ozawa da yazıyor ama ben Ozawa’nın çağımızın en büyük orkestra şeflerinden biri olduğunu bilmiyordum. Kısaca bu kitabın türü söyleşi ama Murakami’nin kaleminden çıktığı için özellikle yazmak ve yazarlıkla ilgili çok şey öğrenebileceğini düşündüm.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Tabii ki haklı çıktım. Çünkü kitap, özellikle ilk kırk sayfa neredeyse tamamen müzik üzerine ve ben hiçbir şey anlamadım oralarda. Kitabın arkasında da bir karekod var, kitapta yer alan müziklerin yer aldığı bir çalma listesi yapmışlar galiba. Bir an dedim acaba bir yandan onları mı dinlesem, çünkü neredeyse tamamen onlar üzerine konuşuyorlar başta. O müziklerden dakikaları falan bile yazmış Murakami, burada şöyle olmuş, şurada böyle olmuş diye Ozawa da cevap veriyor sürekli ama ben tabii bahsettikleri eserleri daha önce dinleyip dinlemediğimi bile bilmiyorum. O kadar cahilim bu konuda. Tam dedim acaba bıraksam mı okumayı, belki ileride okumam daha iyi olur, henüz hazır değilim diye kandıracaktım kendimi ama bir yandan da biliyorum ki hiçbir zaman bunlardan anlayacak kadar müziğin içine giremeyeceğim. En iyisi olduğu kadar devam edeyim dedim ama sonra Ozawa sanki beni duymuş gibi “Ben bu söyleşinin müzikten anlamayanlar tarafından da okunabilmesini isterim,” gibi bir şey söyledi ve beni benden aldı. Oradan sonra benim de alıntılarım başladı diyebilirim ve bir çırpıda baktım ki 256 sayfalık kitabın neredeyse yarısını okumuşum.

Okuduğum diğer birçok Murakami kitabında olduğu gibi Japonca aslından çevirenin Ali Volkan Erdemir olduğu bu kitabı Doğan Yayınlarının Haziran 2021 tarihli ilk baskısından okuma şansına sahip oldum.

Ve ilk alıntımla başlayayım. Burada yazarımız yazarlık hakkında bir ipucu veriyor:

“Bu onun müzik yaşamının temeli. Sabah erkenden kalkar, tek başına kendi özel odasında büyük bir konsantrasyonla saatlerce notaları okur. Bu karmaşık sembolleri, geçmişten gelen gizemli bir mesaj gibi deşifre eder.
Bay Ozawa gibi ben de sabah saat dörtte uyanır, tek başına işine konsantre olurum. Kışın etraf zifiri karanlıktır. Ortada şafaktan eser yoktur. Kuş sesi bile duyulmaz. Beş ya da altı saat boyunca masamın başında yazarım. Sıcak kahve içer, kendimden geçmiş gibi klavyemin tuşlarına basarım. Bu yaşam biçimini çeyrek yüzyıldır sürdürüyorum. Bay Ozawa kendini nota okumaya nasıl veriyorsa ben de aynı şekilde kendimi yazmaya veririm. İkimizin yaptığı iş birbirinden bütünüyle farklı olsa da işimize yoğun şekilde konsantre oluşumuzun benzer olduğunu düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki böylesi güçlü bir konsantrasyon gücüm olmasaydı, şimdiki gibi bir yaşamım olmazdı. Konsantrasyon gücüm olmasaydı bu artık benim yaşamım olmaktan çıkardı. Sanırım Bay Ozawa da kendisi için aynısını düşünüyordur.”(s.16)

Yazarımız, benim kendisine özenmeme neden oluyor diyerek… Ben öyle her sabah dörtte, her gün aynı saatte kalkmak bana biraz — yani benim yapamayacağım bir şey gibi geliyor. Çünkü dünya bile dönüyor, yani nasıl o kadar rutin olabilir her şeyimiz değil mi? Evet, tamam. Yani güneş doğmadan kalkmanın mantığını anlıyorum da, bazen dört gerçekten çok erken. Bu aralarda mesela şimdi altı olmadan güneş doğuyor artık. Uykulu süremiz işte — gün uzadıkça aslında azalıyor. Daha erken yatacaksın zamanla belki, ama yazı işte… Belki de biraz ondan da seviyorum. Gün daha erken başlıyor ama evet, bir yerden sonra yorgunluk baş gösterebiliyor.

Burada da işte hem o konsantrasyon gücü hem de biraz sevdiğin işi yapmak… Bu saat 4 herhalde — sabah 4'te başka bir şey yaptıramazsınız yazmaktan başka, gibime geliyor.

Bundan sonra da aralarındaki diyalogdan geçen… Bu arada kitapta o diyalog bölümleri şöyle yazılmış: Murakami diyor, iki nokta üst üste koyuyor ve kendi sorusunu yazıyor. Ardından “Ozawa:” diye iki nokta üst üste koyup… Yani benim aslında hiç okumayı sevmediğim, genelde dergilerden falan alışık olduğumuz tam böyle bir söyleşi ama işte bu kitapta yazan Murakami olunca gayet güzel okunuyor.

Ben de oralarda “acaba bu isimleri söylesem mi?” diye biraz kararsız kaldım ama söyleyeyim, yoksa hiç anlaşılmayabilir. Burada konuşmaya önceden başlıyor. Sözün başından başlamadığım için ismini de almamışım.

“Herkes onu ‘Lenny, Lenny’ diye ilk adıyla çağırıyordu. Bana da ilk adımla, ‘Seiji, Seiji’ diye sesleniyorlardı. Ama onunki daha abartılıydı. İçlerinde ‘Hey Lenny, orası öyle çalınmaz’ gibi şeyler söyleyenler, bunun yanlarına kâr kalacağını düşünenler de oluyordu. Bu şekilde müdahaleler uzadıkça prova da ilerlemiyor, zamanında bitmiyordu.
Murakami: Eğer işler yolunda giderse ortaya çok tutkulu, güzel bir müzik çıkar. Ama işler sarpa sararsa da çok dağılabilir.”(s.42)

Yorumunda bulunuyor. Çünkü burada Seiji’nin anlattığı ya da Ozawa — Ozawa diyeyim ben. Ozawa’nın anlattığı durum, o orkestrayla aralarında tam bir kimyanın oluşmadığı, o müzisyenlerin maestroya, şefe yeterince saygı göstermediği, çok fazla işte senli benli olup o provalarda “enseye tokat” diye bizim tabir ettiğimiz… Yani şefe diyebilir misin “orası öyle çalınmaz” diye işte diyen çok özgüvenli, işinde çok iyi olan müzisyenler de olabilir. Bunlar işte o bir denge. İşler yolunda gidince de hakikaten güzel görünür, dışarıdan da hissedilmez. Ama bir kötü gitmeye başlasın, o zaman hemen çatlak sesler.

Ben de zaten burada o orkestra şefliğinin daha çok insan yönetimi ya da teknik direktörlük gibi bir şey olarak gördüm. Ve Ozawa da kendisini eleştirirken aslında bize de bir hayat dersi veriyor. En beğendiğim alıntılardan biri şuydu:

“Burada daha cesur davranmalıymışım. Elbette partisyonda ‘cesur ol’ diye yazmaz, o çıkarımı kendin yapmalısın.”(s.56)

Yani hayatta da bizim bir senaryomuz olsa bile ve onu okusak da, orada sanki “burada cesur ol” gibi şeyler yazmazmış gibi hissettim. O işten gelen bir şey. Yani cesaretin belki de en zor kısmı — nerede, nasıl, ne kadar kullanacağınızı hissetmeniz gerekiyor. Biraz bir yaşam tecrübesi… O çıkarımı kendinizin yapması gerekiyor.

Yani ben de hemen bu cümleyi görünce not aldım. Dedim ki: “Evet, burada cesur olacaksın.” gibi işaretleri bundan sonra daha net görmeye çalışacağım. Hemen yeni bir diyalogla… Bunu da söylemeyeyim artık, her seferinde, zaten isimleri de yazıyor.

“Murakami: Boşluğu yüz ifadesi ya da beden hareketiyle işaret ediyorsunuz demek.
Ozawa: Evet, evet. Yüz ifadeleri ve el hareketiyle uzun soluk mu kısa soluk mu alacaklarını işaret ediyorum.
Murakami: Şef nasıl ilerleyeceğine o ana göre mi karar veriyor peki?
Ozawa: Genellikle. Hesaplayıp yapmak yerine şef olarak kazandığı deneyime göre soluk alıp verişi anlıyor. Bu arada, bunu yapamayan ne kadar çok şef olduğunu bilsen şaşarsın. Bu kişiler hiçbir zaman ilerleme kaydedemez.
Murakami: Müzisyen ve orkestra şefinin göz göze gelerek anlaştığı da oluyor mu?
Ozawa: Elbette oluyor. Ve bunu yapabilen orkestra şefleri müzisyenler tarafından çok sevilir.”(s.65)

Evet, işte işinde iyi olan bir mentör, bir patron, bir işveren gerçekten bir nimet gibi bir şeydir. Sadece o bakışlarla anlaşabilmek, sizi doğru yönlendirebilmesi… Ve bunu yapamayanlara da gerçekten o kadar çok ki, onlar da işte hiçbir zaman ilerleyemezler, kaydedemezler size. Pek geçerli değil bizim coğrafyamızda diyeyim. Her yerde böyledir muhtemelen.

Bunlar nedense daha hızlı ilerleyebiliyor bazen ama sevilmiyorlar işte, ve bir yere kadar ilerliyorlar aslında ya. O konuda haklı yani — adam bir yerden sonra o balon patlıyor yani. Patlamak zorunda… Ya da neyse, ben devam edeyim. Burası da güzeldi. Murakami’nin güzel bir tespiti.

“Murakami: Bu Carnegie konser CD’si canlı kayıt ya, rahatsız edici sesleri nasıl hallettiler? İlk dinlediğimde hiç rahatsız edici ses duymayınca şaşırmıştım. Aa, bu gerçekten de canlı konser mi diye.
Ozawa: Öyle değil mi? Bu kadar temiz bir kayıt mümkün değildir. Dinleyicilerin öksürmelerini, aralarındaki fısıldaşmaları keserler. Yerine de provadaki kısımları koyarlar.
Murakami: Bu diyeceğim şey sahne arkası dedikodusu gibi olacak ama bu yaptıkları teknik olarak kusurlara yama yapmak, değil mi?
Ozawa: Evet, öyle.”(s.73)

Diyor ve o konserlerin canlı kayıtlarında demek ki bu gürültüleri kesiyorlarmış. Ben de bunu bilmiyordum. Gerçekten bir hile gibi geldi bana da okuyunca. Bak, Murat Yen takılıyor böyle şeylere ama onu da… Yani sonuçta dinleyiciler için yapıyorlar. Kimse istemez arada o gürültüleri. Ya da ister mi? Kimisi de doğal olsun ister. Bilmiyorum.

Bu benim de aslında en büyük problemlerimden biri. Hiç böyle bir hayatımda bir problem olacağını düşünmezdim daha önce ama gürültüler, sessiz bir ortam bulamam, düzgün bir ekipmana, ses kaydına sahip olmamam, sesimin hep kısık çıkması… Ama yani biz burada bir senfoni yönetmiyoruz arkadaşlar ya! Biraz konsantrasyon… Odaklanmanız gereken şey bu gürültüler ya da benim sessizliğim olmamalı. Kitaplara odaklanmalıyız. Kitaplara odaklanırsak diğerlerini duymayız gibi hissediyorum.

Bu sefer sadece Ozawa’nın sözü… Bu da çok büyük bir hayat dersi aslında:

“Ozawa: Diğer bir deyişle, bir orkestrada onlarca insan vardır. Onlardan her biri, en öndekinden en arkadakine dek ‘Ben olmasam olmazdı’ ya da ‘Ben bir numarayım’ anlayışına sahip olursa o konser felaket olur.”(s.78)

Bu bence iş hayatında da geçerli, takım oyunlarında da. Sadece futbolda da değil yani. Çok zor da bir şey — onlarca insanın gerçekten böyle bir olabilmesi. Bir de bizim kültürümüzde çok yok diyeceğim de… Ya var aslında da işte, o bir liderin peşinden gitme vardır ama işte o doğru lider çok kolay çıkmıyor karşınıza her zaman ve o zaman da her kafadan bir ses çıkıyor.

Bireysel sporlarda mesela o yüzden daha başarılıymışız gibime geliyor benim. Takım oyunlarında eksik kalıyoruz. Birer birer baktığında her biri belki dünya yıldızı olabilecekken, bir araya gelince işte “en iyisi benim” ya da “ben olmasam olmazdı” gibi sözler.

Bu yine bir teknik direktörün bir sözüydü. Hangisiydi şimdi hatırlamıyorum. “Yıldız futbolcularla çalışmak zor mudur?” diyorlar da “hayır” diyor. “Asıl zor olan kendisini yıldız zannedenlerle çalışmak.”

Ve bu sefer yine uzunca bir Murakami bölümü olmuş ama yazmaktan bahsediyor. Evet, burayı paylaşmam lazım.

“Murakami: Partisyon okumak denen şeyin ne olduğundan pek emin değilim ama çeviri gibi olduğunu düşünüyorum. Ben her gün İngilizce kitaplar okuyor, Japoncaya çeviriyorum, bazen hiç anlamadığım bir kısımla karşılaşıyorum. Ne kadar düşünürsem düşüneyim anlam kendini göstermiyor. Ben de kollarımı bağlayıp saatler boyu o birkaç satırlık cümleye bakıyorum. Bir şekilde anladığım oluyor ama çözemediğim zamanlar da oluyor. Bu durumda da o kısmı olduğu gibi bırakıp sonraki kısımdan devam ediyorum; çeviriye devam ederken ara ara o yere dönüp yine düşünüyorum. İki üç gün sonraysa nihayet anlıyorum. Ah, demek buymuş, diyorum. Anlam sayfada doğal olarak ortaya çıkıyor. Sanırım ben saatlerce o kısma bakarken geçen zaman, ilk bakışta vakit kaybı gibi görünüyor ama o sürede de gerçekten anlamış oluyorum. Partisyon okumak denen şey de acaba bunun gibi bir şey mi diye düşünmeden edemiyorum.
Ozawa: Zor partisyonlarda bu dediğin sıkça oluyor.”(s.99)

Bilmiyorum sizin de kitap okurken başınıza gelen bir şey mi? Ben bu kadar ağır metinler okumuyorum ya. Yani o da benim bir eksikliğim. Belki de yavaş yavaş, belki geliştirecek bir özellik. Çoktan geliştirmem gereken bir özellik de olabilir. Geçte kalmışımdır muhtemelen. Ama öyle bir yere takılayım işte, günlerce onu düşüneyim falan. Yok, o zaman çok rahatsız olurum ben de. Çevir zaten.

O yüzden çevirmek, bir şey çevirmek gerçekten hiç kolay değildir. Böyle anlamı falan anlayabilirsiniz, kendinizi çıkarımlar yapabilirsiniz ama birebir çevirmek büyük bir usta işi. Ama yani Murakami’nin kaleminin de ne kadar güçlü olduğunu bak: “Anlam kendini göstermiyor” diyor. “Anlamıyorum” demiyor. Harika ya! Ben de bundan sonra böyle bir yerde anlamadığım bir şey çıkınca öyle diyeceğim. “Anlam kendini göstermiyor abi!” Hemen “Ne diyorsun sen?” derler yani ama ben beğendim bu kısmı.

Şimdi de biraz uzun, neredeyse iki sayfadan oluşan bir böyle karşılıklı konuşma. Ama burası da çok önemliydi. Hemen vakit kaybetmeden orayı da paylaşayım sizinle.

“Murakami: Peki hiç bu direktiflere ikna olmadığınız, neden bu şekilde çalınmalı ki dediğiniz yerler olmuyor mu?
Ozawa: Oluyor tabii. Özellikle de üflemeli çalgı müzisyenlerinin ‘Bu kısmı o şekilde çalmak mümkün değil’ dedikleri epey yer oluyor.
Murakami: Ama partisyonda o şekilde yazdığı için müzisyenler de ona göre çalmak zorunda, değil mi?
Ozawa: Evet, öyle olmak zorunda olduğundan öyle çalıyoruz.
Murakami: Teknik açıdan çalmanın zor olduğu kısımlardan mı söz ediyorsunuz?
Ozawa: Teknik açıdan çalmanın çok zor olduğu kısımlar var. Müzisyenlerin o şekilde çalmayı mümkün görmediği yerler.
Murakami: Mümkün olup olmaması bir yana partisyona o kadar detaylı halde yazılmış olması müzisyenlere seçenek bırakmıyordur, bu durumda Mahler’in eserlerinin seslendirilmesinin orkestra şefine göre farklılık göstermesinin sebebi nedir?
Ozawa: (Uzun bir süre düşünüyor). Hımm, bu çok ilginç bir soru. İlginç çünkü bugüne dek hiç bu şekilde düşünmemiştim. Biraz önce de söylediğim gibi Bruckner ya da Beethoven’ın müziğiyle kıyasladığımızda Mahler’in direktifleri çok daha fazla, dolayısıyla da yorum seçeneği çok az. Ama pratikle öyle değil.
Murakami: Bence de, dinleyince her bir orkestra şefinin kendi konserindeki sesin diğerlerininkinden farklı olduğunu anlıyorum.
Ozawa: Bu soru karşısında çok düşünmem gerek. Ama kısaca şunu diyebilirim, direktifler ne kadar çok olursa orkestra şeflerinin de o kadar direktifi nasıl bir araya getirecekleri, direktifler arasında nasıl bir denge kuracakları konusunda kafaları o kadar çok karışır.
Murakami: Eşzamanlı çalan iki farklı enstrümanla ilgili detaylı direktiflerin olduğu durumlarda mı diyorsunuz?
Ozawa: Evet, evet. Bu durumda hangisi öncelenmeli diye… Gerçi ikisi de ibr arada çalmak zorunda. Mahler’de ikisi de en iyi şekilde çalmalı. Ama provalarda ikisinni birlikte en iyi sesi çıkaramadığını gördüğünüz durumda ibr denge kurmak zorundasınız. Bu yüzden de Mahler gibi çok direktif veren bir başka besteci olmadığı gibi Mahler kadar da orkestra şefine göre eserin sesinin değiştiği bir başkası yoktur.
Murakami: Tam bir paradoks. Bilincinize ne kadar direktif geliyorsa bilinç dışı seçimleriniz de o kadar artıyor. Bu durmda bir orkestra şefi olarak sizin bu direktifleri bir kısıtlama olarak görmediğinizi söyleyebilir miyiz?
Ozawa: Evet, kesinlikle.
Murakami: Aksine belki de bazı kısıtlamalar olmasını istersiniz.
Ozawa: Evet, öyle. Böylece müzik daha kolay anlaşılır.”(s.159,160)

Bu benim de hiç daha önce bilmediğim bir şeydi. O partisyonla… Partisyonun zaten ne olduğunu da bilmiyordum. Notalardan oluşan kağıtlar sanırım. Ve oradaki o direktiflerin, zorunlulukların çok olması nasıl bir kolaylık sağlıyor şefe. Çok ilginç bir durum bu gerçekten. Ve ne kadar çoksa bu direktifler, o kadar farklı çalınması size özgürlük vermiyormuş gibi dursa da aslında farklı bir özgürlük barındırıyor bir yandan. Bu kadar çok şeyi yapabilmek.

İşte burada hep yine benim futbol geldi aklıma. Böyle “katı” diye tanımladığımız işte bazı menajerler olur. İşte Guardiola falan öyledir. Mesela Mourinho. Mourinho yine öyledir. Kendi direktiflerine çok fazla uymanızı isterler. Oyuncuya çok fazla bir özgürlük tanımazlar. Ama aslında ona uyduğunuzda belki daha özgür şekilde oynadığınız, içinizdeki gerçek potansiyelin ortaya çıktığını da görebilirsiniz. Yani çok ilginç bir denge gerçekten bu.

Ve gelelim son alıntıma. Burada da Ozawa’nın kendisini seyrettiği, dinlediği bir bölümden bahsediyor.

“Bazen genele odaklanarak müziğe bakarsın, bazen de bunun aksine detaylı kısımlara odaklanmak gerekir. Bu görevlerin hangisine daha çok ağırlık vereceğine de karar vermen gerekir. Tüm bu deneyimler bir şef olarak beni değiştirir. Rahatsızlanıp hastanede yapttım ve uzun bir süre orkestra yönetmekten uzak kaldım. Kısa bir süre önceyse New York’a gidip pat diye yeniden orkestra yönettim. sonra Japonya’ya döndüm ve yılbaşında yapacak başka bir şeyim olmadığından o Saito Kinen konser kayıtlarını defalarca dinledim ve onlardan çok şey öğrendim.
Murakami: Çok şey mi öğrendiniz?
Ozawa: Evet, hayatımda ilk kez kendi konser kayıtlarımı bu kadar dikkatle dinledim.
Murakami: Hayatınızda ilk kez mi? Kendi konser kayıtlarınızı her zaman dikkatle dinlemez miydiniz?
Ozawa: Hayır, dinlemem. Kayıt yaptığımız CD hazır olduğunda biz sonraki eser kaydına geçmiş olurduk. Ellbette ticari olarak satışa sunulacaksa dinlerim ama o akşam başka bir eseri seslendirmek zorunda olduğum durumlar çok olduğundan kendimi tamamen vererek dinlemek pek mümkün olmaz. Ama bu kez sonrasında başka bir programım olmadığı için önceki konserin sesi hâlâ kulağımdayken o kaydı dinledim. Böylece de çok şey öğrendim.
Murakami: Ne öğrendiniz, somut bir şey söyler misiniz?
Ozawa: Kendime aynada bakmak gibi bir şeydi. Bir süür detayı ürpertici bir netlikte gördüm. Kulağımda ya da bedenimin her bir dokusunda henüz konserin sesi hâlâ durduğu için mümkün oldu bu.”(s.179)

Bana da nedense eski iş yerimi hatırlattı bu satırlar. Nasıl anlatsam… İşten ayrılışımı, yani aslında kendi zihnimde istifa ettiğim zamanı hatırlattı. Kendini böyle izlemek, dışarıdan görmek gerçekten biraz ürpertici bir deneyim. “Bu nasıl benim başıma geldi?” diye düşünüyorum. Gerçekten değişik ve anlatıp anlatmama konusunda kararsızım. Ama zaten kim dinleyecek? Çok hoş bir anı değil. Anlatayım, aradan çıksın, unuturum belki böylece. Ya da belki benzer durumları yaşayan çok insan vardır. Dediğim gibi biraz ürpertici bir şey olduğu için, buna cesaret etmek de kolay değil.

Şimdi kısaca şöyle diyebilirim: Benim o zamanki odamdan resmi bir evrak kaybolmuş. Önemli bir şey — tutanakla alınması gereken, alındığında imza atılması gereken bir belge. Soruyorum soruyorum, yaklaşık 30 çalışanımız var, hepsi “Ben almadım” diyor. Başka bir şey de gelmedi aklıma.

Patronlardan biri “Git şu kameralardan bir bak” dedi. Orada İT işleriyle uğraşan bir arkadaş vardı — ismini vermeyeyim. Orijinal İT uzmanı değil tabii, 50 tane işin yanında bunu da yapmaya çalışıyor. O da zaten isteksizce “Gel abi, istersen beraber bakalım” dedi.

Hızlı hızlı odadaki kamerayı açtı. Hangi gün olabilir, belli değil. İki günlük bir dilim. Ama ben şunu hâlâ anlayamıyorum: Bir şeyi oradan alırsın ve nasıl “ben almadım” diyebilirsin? Israrla nasıl bunu iddia edersin? Bari bir açık kapı bırak: “Ben almış olabilirim, bir bakayım çantama, dosyalarıma” de. Hemen “ben almadım” diye kesin atmak… Bu nasıl bir özgüven? O kadar gerçekten yerinde misiniz, ne yaptığınıza bu kadar hâkim misiniz?

Hâkim olsanız zaten… Biliyorum ben sizin yaptığınız işi de görüyorum. Her şey orada dönüp dolaşıp bana gelirdi. Bazı işlerin üzerime yıkılmasını da patronlardan biri şöyle açıklıyordu: “Onlar yapamıyor, onlar dikkat edemiyor. Sen yap o zaman.” Ne güzel iş! Gerçekten her işin böyle üzerinize kalması insanı çok bunaltan bir durum. Bir yandan da boş işler — size bir şey katmayan, orada birkaç kişinin canı istediği için yapılan, içleri rahat etsin diye yapılan işler.

Neyse, orada seyretmeye başladım. Video hızlandırılıyor ve neredeyse bütün günümü gördüm. Özellikle bu evrak kaybolduğu gün. Bir yandan da suç sana kalıyor: “Kapıyı neden kilitlemedin?” ya da “O an neden orada değildin?”

Her zaman her yerde olamazsın. Nasrettin Hoca hikâyesine dönüyor — hırsızın hiç mi suçu yok? Herkes akıl veriyor, çözüme ulaştıran yok.

Seyrediyorum, biraz daha, artık bitecek gibi değil. Hızı iyice artırdık, arada giren çıkan oluyor ama seyredilecek gibi değil. Sonuçta koca bir gün, bayağı hızlandırarak — filmlerde olur ya böyle çok hızlı çekim — o şekilde bir günümü gördüm.

Ve o kadar utandım ki! Sürekli el kol hareketleri yapıyorum, bağırıyorum, çağırıyorum. Ses çıkmıyor Allah’tan. İnsanlara kızıyorum, babam yaşındaki adamlara sorular soruyorum, cevaplar alamıyorum, öfkeleniyorum. Yaptığım iş değil gerçekten — orada insanlarla uğraşmak. Bir şef gibi de değilim, insanları yönetemiyorum, gerekli saygıyı göremiyorum. Yetkim de yok öyle fazla.

O zamanlar mali müşavir de değilim, staj aşamasındayım. Bizim zamanımızda 3 senelik staj vardı (şimdi 2 seneye düşmüş). 3 sene ne kadar uzun! Ondan sonra da asıl zor sınavlar olduğu için, birçok insan yıllarca uğraşıp geçemiyor. Dışarıdan öyle bir algı var ki, “Daha sen stajı bitireceksin, sınavlara geçeceksin” diye yüzüme utanmadan söylüyorlardı.

Neyse, gördüm orada koca bir günümü. Bir gün geçti, yine çıkmadı. İkinci güne geçtik ve ben kafamda istifa ettim. Dedim ki: “Yok, ben burada daha fazla çalışamayacağım.” İlk fırsatta — staj bittiğinde — çıkacağım. Çünkü staja ara vermek sıkıntı, belli bir sürede devam etmeniz gerekiyor, yine resmi bir işe girmeniz zor. Kolay şeyler değil, stresli. Ben zaten çalışırken kendime ikinci iş bulacak karakterde bir insan da değilim.

Daha önceden yaşadığım şöyle bir durum aklıma geldi: Ramazan’da personele gıda kolileri dağıtılıyordu. Yardım amaçlı ama ne kadar yardım — araba yok, eve götürmen problem, eziyet gibi. Şimdi Allah’tan market kartları veriyorlarmış.

Neyse, o koliyi girişte bir köşeye bıraktım, sonra çay almaya gidecektim. Hemen odama koymamıştım. Oradaki tecrübeli bir abimiz — yıllarca çalışmış orada — dedi ki: “Bunu burada bırakma!” Şaşırdım, “Niye?” dedim. “Alırlar” dedi. “Götürürler, hiç anlamazsın.”

“Nasıl?” dedim ya, “Burada 30 kişiyiz, herkes birbirini tanıyor, herkese verilmiş birer tane. Nasıl bir insan kalkıp ikincisini alabilir? Bu hırsızlık değil mi?”

“Yok” dedi. “Arkanı döndüğünde alırlar. Bunu hemen odana koy, orada dursun.”

O zaman anlamamıştım. Sonradan başıma gelen evrak olayında olduğu gibi, böyle bir ortam varmış. Bilmiyorum, her iş yerinde olan şeyler mi bunlar?

Bir de şöyle bir şey var: İnsanın kendini çalıştığı kuruma ait hissetmesi, sahiplenme hali. Bende de oluyordu bu, çok iyi bir şey değil aslında. Kendinizi dışarıdan görürseniz, kariyerinize çok farklı yönlerde ilerleyebilirsiniz.

Böyle bağlayayım. Çok yine uzun oldu. Benim hikâyeler kitabın önüne geçmesin ama sadece kitaptan da bahsetmek istemiyorum. Böyle aralara, kitaplardan unutmak istemeyeceğim ve hayattan unutmak isteyeceğim anları serpiştirerek bitirmek istiyorum. Sonra da hepsini unutuyorum gerçekten.

Kitaptan unutmayacağım bir bölüm: Seiji Ozawa, Amerika’ya ilk gittiğinde New York Filarmoni Orkestrasında yardımcı şef olduğu dönemde 150 dolar kazanıyormuş, kirası da 125 dolarmış. Yani kariyerinin zirvesinde değil ama çok yetenekli, dünyadaki sayılı insanlardan, işini çok iyi yapıyor. O özen, konsantrasyon, ilgi, tutku… Ama ona rağmen kazandığı paraya bak! Kirasını zor ödeyen bir insan konumunda.

Hep derler ya: “İşini iyi yap, para gelir.” Bunlar patronların daha çok kazanması için uydurdukları yalanlar demek istemiyorum ama sistemin size yönlendirdiği, inanmanızı istedikleri yalanlar bunlar aslında. Yaptığın işi iyi yapmak evet çok önemli, o işin hakkını vermek ama bu kazançla doğru orantılı değil.

Koskoca New York Filarmoni Orkestrasının yardımcı şefi! Binlerce kişinin karşısında sahneye çıkıp alkışlanan insanlar. Hoş bir detay değil ama böyle bir durum da var, es geçmemek lazım.

Bu kayıtları da dinlemiyorum, yazıları da okumuyorum. Çünkü bunların düzenlemesini yapacağım — bütün boşlukları, gürültüleri, öksürükleri, kuş seslerini, araba seslerini keseceğim. Sonra kim bilir kaç ay sonra bunu yazıya çevirmeye çalışacağım. Orada da yeniden hatırlamış olacağım. Ama o zaman gerçekten çok zaman geçiyor, ne söylediğimi tamamen unutmuş oluyorum. “Aa, böyle mi demişim?” diyorum.

Orada da dinlemiyorum aslında, YouTube’un oluşturduğu altyazılardan ilerliyorum ve neredeyse baştan yazıyorum. Baştan yazmak belki daha kolay. En azından bir yazı kalsın diye uğraşıyorum. Onun da üzerinden biraz zaman geçince, sanki onu da tamamen unutuyormuşum gibi geliyor.

Bir şey unutmak istiyorsanız, yazın üzerine, konuşun arkadaşlar, kayıt alın. Unutmayayım diye aldığım bütün bu notların, alıntıların unutmama neden olması ne kadar değişik bir paradoks!

Murakami’yla yapılan bu söyleşi de belki bu tespiti yapardı. Orada diğer müzisyenlere sorduğu sorular var. Bazen diyor ki: “Bu soruyu ben sorsam, bana böyle cevap veremezlerdi. Sen dışarıdan biri olduğun için seninle daha rahat konuşmuşlar, meslek sırrı diyebileceğimiz gizli bilgileri vermişler.” Bu gerçekten doğru bir tespit.

Karşılıklı böyle iki usta — mesleğinde zirveye çıkmış, neredeyse dünya çapında sanatçılar. Sırf bunun için bile okunur bu kitap bence.

Bir saate yakın kayıt oldu, umarım bunu yarım saate kısaltabilirim. Yazıyı da 10 dakikada okunacak kadar kısaltabilirsem tamam. Gittikçe azalıyor böyle. En son shortsları da yapıyorum, alıntılardan oluşan, o da bir dakikanın altına düşüyor bazen. En son nereye kadar gidecek böyle? Tek tıklık şeyler çıkar mı? Belki yapay zekayla falan yapar. Çok teşekkür ediyorum beni buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için.