9 Aralık 2024 Pazartesi

Doğu Yolculuğu

Doğu Yolculuğu, Kaybolan Eşyalarımız, Eskiden Sevdiğimiz Şeyler ve Tarih Yazarken Uykunun Gelmesi

Hermann Hesse’nin Ağaçlar kitabının tadı damağımda kalınca dedim ki neden şöyle kısa bir kitabını daha okumayayım. Ve karşıma çıkan ilk kitabı da Doğu Yolculuğu oldu. Sadece 77 sayfadan oluşuyor ve ilk birkaç sayfadan sonra acaba okumasam mı bu kitabı diye düşündüğüm, beni pek sarmayan ama sonuna gelmemle iyi ki okumuşum dediğim bir eser oldu.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.

Benim okuduğum kitap Can Sanat Yayınları tarafından Mart 2020 de basılan 18. basımdı ve Almanca aslından çeviren Zehra Aksu Yılmazer’di. Hemen bu bilgileri verdikten sonra hızlıca alıntılarıma geçmek istiyorum:

“‘Yasa mı?’ diye sordum merakla. ‘Ne yasası, Leo?’
‘Hizmet yasası. Uzun ömürlü olmak isteyen, hizmet etmek zorundadır. Fakat hükmetmek isteyen uzun ömürlü olmaz.’
‘O zaman neden herkes hükümranlık peşinde?’
‘Çünkü yasayı bilmiyorlar. Hükmetmek için doğmuş olan çok az kişi vardır ve bunu neşe içinde yapar, sağlıklarını korurlar. Diğerleri, sırf ikbalperestlik yüzünden efendi olanlar ise yok olup giderler.’
‘Nerede yok olup giderler, Leo?’
Pek bir şey anlamamıştım ama yine de bu sözleri belleğimde yer etti, yüreğime de bir duygu yerleşti: Bu Leo çok şey biliyordu, belki de bizlerden, görünürdeki efendilerinden daha çok şey biliyordu.”(s.30)

Belki de bizlerden, görünürdeki efendilerinden daha çok şey biliyordu. İlk aldığım alıntımı yazarımızın Doğu yolculuğundan hiç bahsetmemiş. Bir cemiyete katılıp Doğu yolculuğuna çıkıyor Hermann ve burada da onların ayak işlerini gören, bir anlamda bir hizmetkârları var Leo isimli ve ilk sinyalini burada alıyoruz Leo’nun aslında çok önemli birisi olduğunun. Ben de bunu aldığıma göre benim de dikkatimi çekmiş ama buna rağmen kitabın sonunda çok şaşıracaksınız bence, çünkü o kadarını da beklemiyordum ben. Hemen birkaç sayfa sonra şunları not aldım.

“Olağanüstü ve ürkütücü bir başka şey de şuydu: Kaybolan nesneler, daha sonra bulunsun ya da bulunmasınlar, önemlerine göre bir sıra oluşturuyorlardı ve kaybolduğunu sandığımız şeylerden yavaş yavaş yeniden ortaya çıkanlar, eksikliğini gereksiz yere fazlaca duyduğumuz ve değeri hakkında çok yanıldığımız şeylerdi. Evet, açıklayamadığımız asıl şeyi şimdiden açıkça ifade etmek gerekirse: Yolculuk devam ederken utanarak anladık ki, kaybolan tüm araç gereçler, değerli eşya, harita ve belgeler vazgeçilmez şeyler değildi, hatta o zamanlar sanki herkes telafisi mümkün olmayan korkunç kayıplara uğradığına kendini inandırmak için hayal gücünü sonuna kadar zorlamış, en önemsediği şeyleri kaybettiğini öne sürmek -kimi pasaportlarını, kimi haritaları, kimi halifeye verilecek güven mektubunu, kimi şunu, kimi de bunu- ve bunların yasını tutmak çaba göstermişti.”(s.33)

Evet, şimdi “Bunlar ne oldu?” diyeceksiniz belki. “Ne kaybettiler, kaybolan nesneler?” Aslında nesnelerden daha büyük bir şeyi kaybediyorlar. Ama onun daha farkında bile değiller demek ki! Leo ortadan kayboluyor, hizmetkârları. Onların da bütün eşyalarını, işte önemli farz ettikleri şeyleri taşıyan Leo, bir anda sırra kadem basıyor. Herkes tabii ki önce şok oluyor, bir boşluğa düşüyor. “Ne yapacağız, ne edeceğiz?” İşte yolculuk esnasında kimliğini, işte pasaportunu, haritalarını kaybetmek bir yana hem de insanı böyle birden kılavuzsuz, başı boş kaldığını düşünün. Pusulanı kaybetmek gibi bir şey. Günümüzdeki telefonlar olmadığı için -ya da biz belki de telefonunu kaybetmek gibi de düşünebiliriz- ama bir yandan bakınca da yani canını da kaybetmiyorsun sonuçta! Hayat devam edecek bir şekilde, devam etmesi gerekir. Bunu işte anlamak, o bağımlı olduğumuz nesnelerin o kadar da hayati olmadığını fark etmek için bazen de kaybetmek gerekebiliyor. Şimdi “Bu cemiyet nedir? Nasıl bir cemiyet bu, amaçları ne?” gibi sorular belki aklınıza geliyordur. Onunla ilgili de kısa bir alıntım var.

“… Cemiyetimiz kesinlikle savaş sonrası yıllarda ortaya çıkmış bir hareket değildi, tüm dünya tarihine yayılan, bazen yeraltında olsa da asla kesintiye uğramamış bir sürece sahipti, Dünya Savaşı’nın belirli evreleri de bizim Cemiyet tarihimizin safhalarından başka bir şey değildi, ayrıca Zerdüşt, Laozi, Platon, Ksenophon, Pythagoras, Albertus Magnus, Don Quijote, Tristram Shandy, Novalis, Baudelaire de Cemiyetimizin kurucuları ve kardeşlerindendi. Lukas bu sözlerimi tam ondan beklediğim gibi bir gülümsemeyle karşıladı.”(s.40)

Burada ben de hemen tabii ki bunları kaydetmişim bu isimleri. Don Kişot biraz kafamı karıştırdı benim. O yani bir hayali kahraman değil miydi? Bu aralarda sık sık karşıma çıkıyor galiba. O tam metni de okuma zamanı geliyor yavaş yavaş. Yani savaş sonrası katılıyor aslında Hermann bu cemiyete. Ama tahmin ettiği gibi bu cemiyet savaş sonrası ortaya çıkmış bir hareket değil. Baudelaire de varmış. Hatta ilk sezonda onun da bir kitabını paylaşmıştım sanırım.

Bu cemiyete girdiklerinde bir de hepsine mülakat gibi bir şey yapıyorlar. Girmeleri için onu geçmeleri lazım. Hepsi bu yolculuğa neden çıkacağını, yolculuğa çıkma amacını paylaşmak zorunda. Hermann da güzel bir neden, yani en güzel nedeni belki o sunuyor. Diğerleri daha büyük hedeflere sahipmiş gibi görünse de en güzel sebeplerden birini Hermann söylüyor. Ama ben onu da söylemeyeceğim size, kitabın tadını da kaçırmayalım.

Ama şöyle bir bölüm vardı: Yine yazarımız yolda biriyle karşılaşıyor. Konu işte müzikten, “Çaldığınız bir enstrüman var mı?” gibi açıldığında, daha önce keman çaldığını ama kemanını sattığını söylüyor ve adam da tabii üzülüyor bunu duyunca. Bir ihtiyacı dolayısıyla sattığını düşünüyor doğal olarak. İşte “ceketimi sattım, yine de çocuğu okuttum” gibi bir şey vardır ya bizde, öyle bir şey düşünüyor herhalde. Ama Hermann bir para sıkıntısı çekmediğini, kemanı satmasının bununla bir ilgisi olmadığını söylüyor ve ondan sonraki diyalog şöyle gelişiyor.

“‘İnsanlar birbirinden çok farklıdır, genellikle de hayli tuhaftırlar. Siz de tuhafsınız.’
‘Ben mi? Neden?’
‘E, hem paranız var hem de kemanınızı satıyorsunuz da ondan! Müzikten zevk almıyor musunuz artık?’
‘Elbette zevk alıyorum. Ama kimi zaman insan eskiden sevdiği bir şeyden zevk almaz oluyor. Bir müzisyen kemanını satabiliyor ya da duvara fırlatabiliyor, gün geliyor, bir ressam yaptığı bütün resimleri yakabiliyor. Daha önce hiç böyle şeyler duymadınız mı?’
‘Duydum aslında. Bunun nedeni umutsuzluk. Olur bazen. İntihar eden iki kişi tanıyordum. Öyle aptal insanlar var ki, acımamak elde değil. İnsanlara yardım etmek mümkün değil zaten. Pkei ama siz şimdi kemansız ne yapıyorsunuz?’
‘Ah, çeşitli şeyler işte. Aslında fazla bir şey yapmıyorum, genç değilim artık, sız sık da hastalanıyorum. Neden hep şu kemandan söz ediyorsunuz? Bu o kadar önemli değil ki.’
‘Kemandan mı? Ben aslında Kral Davud’u düşünmüştüm.’
‘Nasıl? Kral Davud’u mu düşünmüştünüz? Onun bununla ne ilgisi var?’
‘O da müzisyendi. Çok gençken Kral Saul’a müzik çalardı, kimi zaman onun moralini müzikle düzeltirdi. Sonra kendisi kral oldu, türlü türlü kaprisleri ve eziyetleri olan büyük, kaygılı bir kral. Başında bir taç taşıdı ve savaşlar yönetti ve daha neler neler, bazı sahici kötülüklerde de bulundu ve çok ünlü oldu. Ama onun öyküsünü düşündüğümde, öykünün en güzel tarafı, genç Davud’un harpıyla zavallı Saul’a müzik çalışı; bence daha sonra kral olması çok yazık. Müziysenken çok daha mutlu, çok daha güzeldi.’”(s.49)

Diyor burada. Yani bu karşılaştığı adam da bir bilgin aslında sözlerine bakılırsa. Onun da değişik bir bakış açısı var. Başta ben de sinir olmuştum, yani böyle sürekli kemandan söz açması. Dedim hatta “Acaba o mu satın almış bir yerden? Yoksa onun karşısına mı çıkmış bu kemanla?” diye geçti aklımdan. Ama buradan başka bir hikayeye bağladığı için benim de dikkatimi çekti ve dediğim gibi 77 sayfa olduğu için sonlara yaklaşıyoruz ister istemez.

Yazarımız aslında Leo’nun kaçmadığını, bu yolculukta onları terk etmediğini, bunun deneyimin, yolculuğun bir parçası olduğunu ve Leo’nun aslında kim olduğunu öğreniyor diyeyim ben. Daha fazla spoiler vermeyeyim kitabı okumamış olanlar için. Ama tabii ki bunu bilmeyen kafiledeki diğer iki arkadaşının şu şekilde şeyler yazdığını öğreniyor. Kendisi de bu yolculuğun bir hikayesini yazmak istediği için bunlar özellikle dikkatini çekiyor. İlki şöyle bir diyor mesela. Ben ilkinin son cümlesini ve ikincisinin tamamını almışım:

“Firar eden tek kişi o değildi maalesef, sonunda küçük kafilemizden geriye hiçbir şey kalmadı…
Diğer tarihçide şu pasajla karşılaştım:
Ceasar’ın ölümüyle eski Roma, Wilson’ın firarıyla demoktratik dünya fikri nasıl çöktüyse, Morbio’daki o uğursuz günde de bizim Cemiyetimiz çöktü. Burada suç ve sorumluluktan söz etmek mümkünse eğer; bu çöküşün suçlusu, görünüşte masum iki kardeşimizdi: müzisyen H.H. ve hizmetkârlardan biri olan Leo. Cemiyet’in dünya tarihindeki önemini anlamaktan uzak olsalar da, sevilen ve sadık birer üye olan bu iki kişi, bir gün hiç iz bırakmadan ortadan kayboldu, yanlarında bazı değerli eşya ve önemli belgeleri de götürmüş olmalarından, bu iki rezilin Cemiyet’in azılı düşmanları tarafından satın alındığı sonucunu çıkarabiliriz…
Görünüşte büyük bir sadakatle, gerçekleri yansıttığı duygusuyla yazan bu tarih yazarının belleği bu kadar bulanık ve çarpıksa, benim kendi notlarımın değeri neydi ki? Morbio, Leo ve benim hakkında farklı kişilerce kaleme alınmış on yazı daha olsaydı, onu da birbiriyle çelişir, biri diğerini yanlış çıkarırdı. Hayır, bizim tarih yazma çabalarımız boşunaydı, bunları sürdürmeye, okumaya gerek yoktu, arşivin bu gözünde tozlanmaya bırakılabilirlerdi rahatlıkla.”(s.75)

Yazar aslında burada bu yazılara arşivde rastlıyor. “Paylaşmayacağım, sadece yolculukta başımdan geçenleri paylaşmak ve arşivinize de ulaşmak, o kaynakları kullanmak istiyorum” gibi bir şey söylüyor. Bu aydınlanma da çok güzeldi aslında. Kitaptaki en güzel bölümlerden biriydi. Bu kadar kısa kitaptan bu kadar büyük, güzel bir son beklemiyordum açıkçası. İnsana biraz kendini de sorgulatıyor. Yani kendi yaptıklarımız, ettiklerimiz… Bir şeyi o kadar çok aslında sınırlı bir açıdan görebiliyoruz ki ya işin aslı bambaşka olabilir gerçekten.

Hatta bir an “Acaba bu kitaplar hakkında böyle konuşarak yanlış bir şey mi yapıyorum?” diye de düşündüm. Muhtemelen birçok insanı yanlış yönlendireceğim. Hiç sevmeyecekleri bir kitaba sempati besleyecekler benim yüzümden, ya da çok sevebilecekleri bir kitabı benden duyup vazgeçenler… Umarım olmaz ama çok yanlış anlatacağım bazı kitapları, çok önemli yerleri es geçeceğim, hakkını yiyeceğim yani bazı yazarların. İster istemez, bu işte sadece bir şey hakkında konuşurken değil, özellikle yazarken, konuşurken… Çünkü söz ağızdan çıkıyor, o uçuyor gidiyor. Çok anlamıyorsunuz ama yazının o kalıcılığı… Birçok insan aslında bu yüzden yazmıyor diye de düşündüm ben de.

Çünkü Hermann da burada bu hikayeyi belki de anlatmaktan vazgeçecekken, sonrasında böyle bir kitap çıkıyor yani ortaya. Tam tersine yazması gerekir. Ve o başından geçen kötü şeyleri yazanlar da aslında yanlış yapmadılar, sadece işin aslını bilmiyorlardı. O gördükleri sınırlı pencereden baktılar. Bunu da geçenlerde yine bir yerde duymuştum. İşte “Başınıza gelen kötü şeyleri anlatın. Bir kazık yediyseniz mesela, sizi kandırdıysa birileri…” Platformlarda şimdi bunların bir de belgeselleri yapılıyormuş. Ben seyretmedim gerçi ama yani ifşa ediyorlar gibi bir şey bu kötü insanları, yaşanmış hikayelerden uyarlanarak… Yani “Bunu yapın” diyor oradaki mağdur insanlar çünkü eğer siz bunu saklarsanız bu insanlar yeni insanları da kandıracak. İpliğini pazara çıkarmak denilir ya, işte öyle bir şey. Yanılıyorsunuz da zaten. Başkası da çıkar der ki “Hayır, sen olayı çok farklı anlamışsın kardeş” diye uyarabilir sizi. Ve son sayfaya geldik. Kitabın sonu da daha hala ne kadar bizi etkileyebilir derken, son sayfada da güzel bir bölüm var. Son cümleler şu şekilde:

“Orada öyle durup bakarken ve gördüklerimi kavramaya çalışırken, Bremgarten’deki şölen günlerinde Leo’yla yaptığımız kısa bir sohbeti anımsadım. Edebiyat kahramanlarının, yaratıcılarından daha canlı ve gerçek olduğundan söz etmiştik.
Mumlar sonuna kadar yanıp söndü, üzerime sonsuz bir yorgunluğun ve uyuma istediğinin çöktüğünü hissettim, yatıp uyuyabileceğim bir yer aramak üzere arkamı dönüp gittim.”(s.77)

Şeklinde bitiyor kitap. Bu bana da çok olur böyle bazı kitaplarda. Ben bölüm bölüm yazılan kitaplara, özellikle böyle o bölümlerin arası çok sık değilse, daha düşkünüm, daha çok severim onları. Çünkü o bölümü bitirmem gerekir yani mutlaka. Bir işim bile çıksa, okumaya ara vermem gerekse bile önce derim ki “Şu bölümü bitireyim.” Bazen telefon çalar, yani onu bile açmam bir iki sayfa kalmışsa, önce onu bitiririm.

Kitabın sonlarına doğruysa işte bu olay daha da büyüyor ve kitabı bitirmek olarak değişiyor. Özellikle böyle gece okuduğum… Gerçi vakit de işte çok önemli değil. Öğlen de bazen uyku çökmüşse… Okurken çok uykum gelir benim ve böyle kitabı bitirip yattığım, ufak bir kestirdiğim falan çok olmuştur. Çok da güzel olur aslında böyle, özellikle romanlardan sonra uyumak. Rüyanızda da görürsünüz onları. Güzel bittiyse hikâye, ayrı bir tadı olur o uykunun.

Uyku zaten güzel bir şey. Ya bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz. Belki beni de böyle gece yatmadan önce okuyanlar, dinleyenler vardır. O da çünkü bir bağımlılık, bir hastalık gibi bir şey. Bazı insanlar… Benim amcam vardı böyle radyo dinlemeden uyuyamazdı gece. Böyle radyoyu açardı yanında. İşin kötüsü, kapatmazdı da… Öyle gördüğüm zaman çok şaşırmıştım. Yani tamam uykuya dalana kadar belki dinleyebilirsin de, daldıktan sonra da niye hala açık? O işte ona bir beyaz gürültü gibi bir şey yapıyor demek ki.
O kadar da yapmayın. Dinleyip uyuyabilirsiniz ama uyurken de hala arkadan çalmasın, bence diyeyim. Ve bu kitabı da böyle bitirelim. Buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.




5 Aralık 2024 Perşembe

Beyhude Ömrüm

 

Beyhude Ömrüm, Elektrik Alamama Sorunu ve Emeklilik Hayallerimin Kurda, Kuşa, Aşa Bölünmesi



Mustafa Kutlu, Beyhude Ömrüm kitabı, bu zamana kadar ertelediğim ve artık sonunda okumaya cesaret edebildiğim bir romanı olarak özel bir yere sahip benim için. Fazla ayrıntıya girmek istemiyorum ama galiba yine arada ağzımdan kaçırdım bazı şeyleri.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.

Mustafa Kutlu kitabıyla karşınızdayım. “Beyhude Ömrüm” isimli bu güzel kitap aslında benim neredeyse 2 sene önce okumam gereken bir kitaptı. Eski bir arkadaşım okuduğundan bahsetmişti, hüzünlü bitiyor demişti. Biraz o hüzünlü bitişini söylediği için üzerinden zaman geçsin, unutayım demiştim, ama bir türlü de unutamadım. O yüzden böyle yazarın son hikayelerine artık bırakacaktım, bırakmayı düşünmüştüm. O yüzden bugüne kadar erteledim. Ve yani yıllardır hakikaten Mustafa Kutlu okumalarım devam ediyor, bir türlü bitiremedim. Ne kadar verimli bir yazar olduğunu buradan da görüyorsunuz. Sadece böyle hikayeleriyle de değil, denemesiyle de çok fazla eseri var Mustafa Kutlu’nun.

Benim okuduğum kitap Dergah Yayınları’nda 2021 Ocak ayında basılmış, 39. baskı. Çok güzel de bir kapağı var: yemyeşil ağaçlar, bulutlar, arkada bir dağ manzarası gibi. Sanki yeşil mi ve mavi mi? Deniz yok ama mavinin de fazla tonu var. Zaten ikiye ayrılır çoğu insan işte, deniz mi dağ mı tatili için özellikle. Ben tabii ki ikisini de çok seviyorum ama artık böyle biraz yaş aldıkça diyeyim, sanki daha böyle sessiz sakin, temiz hava, orman daha güzel gibi geliyor bana artık. Yoksa eskiden sahil, deniz daha çekici gelirdi. Kaz Dağları benim biraz hayalimdir emeklilik için. Gerçi bizim emekliliğimiz…

Bu kitapta benim kendimi benzettiğim bir emekli de var. Öyle kolay değil yani, onu da tekrar tekrar görüyoruz. Emeklilik hayalleri, imkan bile olsa, o emekliliğe kadar belli bir hengamenin içinde yaşadıktan sonra bir anda sessizliğe alışmak, orada yaşamak kolay değil. Ne diyeceksiniz, ne anlatıyorum ben? Neden durduk yere böyle kendi emeklilik hayallerimden bahsediyorum? Durduk yere değil. Bu kitap bana düşündürdü bunları.
“Beyhude Ömrüm” isimli bu güzel kitap… Güzel hikaye alıntılarım var diye bakıyorum şöyle bir, ama var yine. Az değil kitabın son özellikle sonu zaten çok güzeldi. Yani buna güzel demek… Arkadaşımı hatırladım da şimdi, yani biraz farklı bir bakış açısı lazım. Arkadaşımın “sen seversin” demesine, kendisi üzülmüş mesela, ama beni aslında ne kadar tanıdığının da bir göstergesi olmuş. Ben sevdim gerçekten. Hemen ilk anlatıma geçeyim, anlatılar üzerinden bu kitaba da bakalım, inşallah bir şekilde anlatacağız.

“Yetişmez mi acaba?
Yetişmez mi?
Sedirden iniyor, ceketi bir kenara bırakıyor, yeniden usul usul yatağa uzanıyorum.
Yarın olsun gidip Hacali abiye bir danışayım. Madem Cenab-ı Hak bu ilhamı gönlümüze bıraktı, vardır bir hikmeti. Ne denilmiş: Gayret bizden tevfik Allah’tan.”(s.27)

İşte buradaki o ilk sorular “yetişmez mi acaba, yetişmez mi” diye sorması, kahramanımız önce o askerlik hikayelerinden başlıyor, askerlik anılarından, o zamanlar yediği o güzel meyvelerden çeşit çeşit. Hepsinin en güzelini zaten Mustafa Kutlu, bu çiçekleri, böcekleri, ağaçları çok güzel anlatır gerek diğer kitaplarından, denemelerinden. Aklımda kalan bir şey varsa Mustafa Kutlu’ya dair budur yani. Zaten ilk okuduğum uzun hikayesinde de aslında böyle bir bölüm vardı. Yine doğayla, toprakla iç içe bir yazar, o yüzden de çok seviyorum.

Burada o kadar güzel bahsediyor ki, zaten sizin de böyle tırpan alıp bir bahçe için girişiniz geliyor, kazmaları kürekleri alıp fidanları, ağaçları toprakla haşır neşir olması geliyor yani insanın. Ben mesela beden eğitimi derslerini çok sevmezdim. Yani severdim de serbest bırakılınca çok severdim, top oynadığımız zamanlar. Ama onun haricinde böyle işte “atla zıpla”, hele bir de basket zorla oynatırlar. Ben basketten de hiç anlamam. Sizin için spor ne yazık ki futbol olduğundan, boş boş koşmayı da mesela hiç sevmezdim. Koşuyorsan top peşinde koşman lazımmış gibi bir algı vardı. Halbuki koş işte, ne güzel ciğerlerin açılsın. Yok! O kafayı “Koşmasaydım Yazamazdım” kitabını okuduktan sonra anlayabilmiştim.

Neyse ne diyecektim, beden eğitimi. Heh, bir beden eğitimi dersinde ortaokulda, orta sona doğru sanırım bizim okulun hemen üstünde böyle bir yeşil alan vardı, çimenlik. Okula ait mi? Park yaptılar orayı sonra, sonra o park da olmadı, şu an bir anaokulu yaptılar. Orası işte anaokulu olmadan önce ve park da olmadan önce, oranın ağaçlarını biz dikmiştik. Hem de böyle beden eğitimi dersinde. Artık müdürü falan nasıl ikna ettiyse hocamız, iyi bir hocaydı. Yani bugün olsa çalıştıramazsın öyle çocukları, ama biz onu öyle çalışmak gibi de değil, böyle seve seve yapmıştık. Tabii bazı arkadaşlar çok hoşuna gitmemişti ama ben o böyle o fideleri fidanları taşıyıp tek tek onları ekmeye çalışmak… Küçücük de çocuksun, yani bir yandan oyundan büyük bir işe kalkışmışsın. Ama çok güzeldi, her tarafımız toprak falan olmuştu.

Ama onlar işte o can suyu dökmek, hala işte o anaokullarından geçerken aklıma gelir, “aaa” derim, “bu ağaçları biz dikmiştik” diye. Halbuki yani bir iki ağaç anca belki hayatta kalmıştır. Ama sanki bütün o ağaçlar bizim eserimizmiş gibi gelir bana. Çok güzel bir şey ağaç dikmek bence. Yani insanın stresini de alan, bugün birçok hastalık için doktorların reçeteye bile yazabilecek bir tedavi yöntemi olabildiğini, olabileceğini düşünüyorum ben. Ama tabii insanlar bunu anlayamayacağı için zavallı doktorlar da yazamıyor bunu. İlla bir ilaç yazmak zorundalar. Ve bu ilhamın bizim kahramanımızın da gönlüne düşmesi… Çünkü onun doğup büyüdüğü, yetiştiği yerde anca buğday yetişiyor. Çorak topraklar, su yok zaten. Öyle bir köy ki elektrik, su olmadığı zaman… Radyo geliyor mesela belli bir zaman sonra, sadece muhtarda. Onunla ilgili de evet güzel bir alıntım var. Bilmiyorum hala böyle köylerimiz, yolu olmayan, elektriği suyu olmayan köylerimiz var mı? Oralarda insanlar zaten nasıl yaşayacak? Bana da imkansız gibi geliyor. Hadi elektrik olmadan belki 3 gün 5 gün tatil yapabilirsin. Ama suyun olmaması, yani bir musluktan akmama durumu algılayabileceğim de bir şey değil. Biz hiç aksini görmediğimiz için, bir yerlerden işte su taşımak.

Gerçi ona benzer böyle İstanbul’da bir ara kesintileri de çok oluyordu, böyle mezarlıktan falan ben taşıdığımızı biliyorum. Yine benim çocukluğuma denk geliyor, herkes yani taşıdı o zamanlar. Öyle bazen mahalleye su tankerleri falan da gelir. Ne günler yaşamışız hakikaten, çok uzak gibi geliyor bunlar ama… Aksini yapamazmış gibi işte. Soba yaktığımız günler, sobayla ısınmayı da mesela düşünemiyorum. Güzel yanları da, güzellikleri de vardı elbette ama çok da zor bir yandan, onu temizlemesi, sadece bir odanın ısınması…

Neyse ben daha fazla uzatmayayım, her alıntıyı böyle konuşursak kısa kitap bile çok uzun sürer. Bu arada kitabımız 129 sayfa ve böyle ben bir oturuşta bitirmiştim. Bir sabah başlayıp öğlene doğru bitmişti yanlış hatırlamıyorsam. Çok böyle de gözlerim de doldu yani bitirdiğimde. Ama yer yer mutlu olduğum da oldu. İşte onlardan biriyle bağlayalım:

“İçim ferahladı.
Çukur tarlanın başında, ahlatın altında, Islak Kaya’yı gördüğüm o ilk andaki gibi sevincimi yeniden yakalamıştım. İnsanoğlunun bir yerde, bir işte yalnız olmadığını anlaması ne kadar güzel bir şey. Kalpten kalbe giden yol bu olsa gerek.”(s.30)

Burada bu bahçe yapma fikrini açıyordu sanırım. Yanlış hatırlamıyorsam köyün bir berberi var ama böyle alim, yani okumuş etmiş. Çok bilgin… Islak Kaya denilen bir yer var ve orada su var kayanın altından bir şekilde, zaten adı Islak Kaya olduğu için. Ama böyle tepede, şeyde, sapa bir yerde ve kocaman da kaya. Bir yandan oraya yani zor, akıl alacak iş değil orada çeşit çeşit ağaçlar dikmek, ekmek. Bu yüzden de zaten kimse inanmıyor kahramanımıza başta. İşte “altın arıyor” falan diye çıkıyor, yok maden arıyora çeviriyorlar onu sonradan. İşte “gümüş mü buldun, varsa bize de söyle” gibisinden.

Ama bu gündüz vakti yaptığı için o işi, ona da ihtimal vermiyorlar. O da en son artık açıklamak zorunda kalıyor insanları susturabilmek için, ama o da yetmiyor. “Burada ağaç mı yetişirmiş? Sen hayal görüyorsun” tersliyor adamı, yani bayağı. Ama en sonunda suya ulaştığı anda zararı, tabii ki başına gelmedik yine kalmıyor. Gıcık bir muhtarımız var. İlk köye radyoyu alan tabii ki bu muhtar oluyor. O alıntıyı okuyayım sonra konuşalım üstüne.

“Radyo sahibi olduktan sonra Muhtar’a apayrı bir şişinme gelmişti. Camialtında oturup ezanı bekleyen cemaatin arasına bu şişinmeyle giriyor; ‘Ee Muhtar, hele anlat, havadislerden ne var’ diye kendisine sorulmadan lafa karışmıyor, sesler kesilip bütün kulaklar ‘Acaba ne diyecek?’ diye açılmadan söze başlamıyor, başlayınca da gaibden haber verir gibi gizemli bir tavır takınıyordu.”(s.75)

Kitabın neredeyse artık ortalarına geldiğimizde bu muhtarla da bir çatışması oluyor kahramanımızın. Zaten o klasik zıt ailenin çocuklarının birbirini sevmesi… Kahramanımızın bir oğlu muhtarın bir kızını… Neyse oraları hiç anlatmayayım. Kızını kaçırıyor, İstanbul’a göçüyorlar diyecektim de demeyeyim… Ama diyemem artık, dedik. Bir de İstanbul’a göç sorunu da var. Yani köyde zaten zaman ilerledikçe insan kalmıyor.

İstanbul’da bir göç sorunu var yani. Ama öncesinde bu radyo sahibi olmakla benim biraz özdeşleştiren lisede aklıma gelen… Yani sınıfta 30 kişi falandı bizim sınıf ve 30 kişiden 3–4 kişinin yani evinde internet vardı. %10 gibi bir oran. Şu an yani akıl alacak gibi değil gerçekten. Ve bu işte internet olanların da sadece bir tanesi yani galiba bunu böyle alenen işte “internetten şuna baktım, internetten buna baktım” ödevlerde, şeylerde… Hep böyle biz ansiklopedilerden araştırma yapıyoruz, mesela böyle değişik değişik şeyleri söylerdi. Aynı bu radyo sahibi olan muhtar gibiydi yani, o havalar…

Şu an yani bilgisayarsız bir öğrenci… En kötü ihtimal herkesin işte akıllı telefonlarla girdiği… Bizi kandırmak da kolaydı işte. Öyle olunca şimdiki çocukları kandırmak zor. Bunlar gelmiş. İşte aklıma benim de biraz da ondan aldım galiba anlatıyı. Bir de hem muhtarı anlatırım dedim ama muhtar anlatılacak gibi değil. Muhtar biraz sıkıntılı, gaddar yani kitaptaki kötü karakter diyebileceğimiz. Ama bir yerden sonra kalbimiz ona da yumuşuyor. Yani onun… Çünkü o hastalık halini, o ölüm döşeğindeki zamanına da tanıklık ediyoruz.

Her şey yalan. Yani aslında gerçekten hayat… Ölümün olduğu bir dünyada zalimlik de gaddarlık da bir yere kadar. Sonra o insana bile acır hale geliyorsunuz, hakkınızı helal etmek durumunda kalıyorsunuz. Bunu anlattığı açısından da bence çok güzel bir kitaptı. Birilerini küs… Böyle olur ya aile içinde, şeyde akrabasına ya da arkadaşlar arasında küslük… Tanıdığınıza mesela güzel bir hediye olabilir bu kitap. Bu kitabı okuduktan sonra da hala küs kalıyorsa, demek ki çok ciddi şeyler yaşanmış ve o insan kolay kolay değişmeyecek demektir bu.

Ve dediğim gibi bu İstanbul’a göç durumu… Bugün bile göç devam ediyor bu Roma’dan beri, zaten belki öncesinde de. Evet kesinlikle. Yine de Roma’yla sonuçta kurulmuyor bu İstanbul. Paranın kazanıldığı, işin kurulduğu, işlerin bulunduğu yer… Merkez… Türkiye ekonomisinin yarısı zaten İstanbul üzerinden dönüyor gibi bir şeydi en son. Şu an net rakamları bilmiyorum ama. Bir de işte onun yarısı kadar olan 4–5 tane büyük şehrimiz var. Sonra geri kalan Türkiye’nin tamamı yetişemiyor bu büyüklüğe. Zaten işte ülke olarak aslında en büyük problemimiz o: Anadolu’yu kalkındırmak, dağılım eşitliğini sağlayamamak.

Burada da kahramanımızın çocuklarından biri daha, o göçen abileri gibi İstanbul’a gitme laflarını ediyor. O gitmesin diye başta o köyden bir kız bulup evlendiriyorlar. Baba ocağı tüttürme muhabbeti… Ona da gerçi… Ben o da yanlış yani. Öyle “sen burada kal” diye de kimseyi de bağlayamazsın. Gitmek isteyen gider, kalmak isteyen kalır, bir şey değiştiremezsin. Ama işte burada ilk defa ciddi ciddi bu durumları konuşuyorlar oğluyla. Artık askerliğini de yapmış, tüm engelleri kaldırmış yani gitmeye karar vermiş çocuğu.

Bunu öğrenince de tabii adam çok büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü o “yapılmaz” denilen, “burada tutmaz” denilen bahçeyi, ağaçları tek tek, yıllar içerisinde… Bütün o muhtarla olan çatışmalarına, şeylerine rağmen, mahkemelerde… Yani bir dönem sürünüyor demeyeyim de… Orada yine Allah’tan iyi bir hakime denk geliyor, hakkını yedirmiyor yani. Ve bir şekilde güzel bir bahçesi oluyor. Ama sonuçta sadece meyveyle sebzeyle olacak iş değil hayatta kalmak. İşte elektrik yok, su yok, yol yok. Yani burada işte başına bir şey gelse… Gençleri orada tutamazsın, o zaman da tutamazsın, bugün zaten hiç.

Burada da kahramanımız biraz ters çıkıyor oğluna, kızıyor. “Ben” diyor, “işte bu kadar, bu ağaçları, bahçeleri sizin için, size kalsın diye uğraştım. Nasıl gidersin?” gibisinden. Çocuk da “O zaman tabii dört tane ağaç için mi burada kalacağız? O dört ağaç…” diyor. Yani o adam oraya yıllarını vermiş, o da ona çok koyduğu için… Ondan sonra o da tersliyor yani çocuğu. Ona rağmen işte gelinler, oradaki eşi, karısı ortamı sakinleştirmeye çalışıyor, çay falan veriyorlar. Böyle bir ortamda şöyle devam ediyor yazar:

“Çay içesi mi kalır adamın.
İp koptu işte.
Koptu ya, zaten bir gün kopacağını içten içe biliyordum. Suyun bendi yıkıldı bir kere. Kimse geçemez önüne. Hem bir benimki mi çekip gidiyor. Bu dert hanenin başında.
Hani ne demiş adam ‘Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm’. Bizimki birincisi şimdilik.
Cenab-ı Hak encamımızı hayreyleye.
Öfkemin ayranı kabarıp indi. Oğlanı üzdük, ne gereği var, iş olacağına varıyor. Bari bundan geri yüzüne gülüp gönlünü almalı. Giderse de gönül rızasıyla gitsin.
Gönüle küskün olmaktan kötü bir şey yok şu dünyada.”(s.157)

Burası da aslında ders niteliğinde. O hepimiz zaman zaman kızıp öfkelenip bazı şeyleri incitebiliriz. “Ayranın kabarması” tabirini de ilk defa bu kitapta gördüm, birkaç yerde daha da geçiyordu. Hatta “ayran gibi kabarır” falan diyor. Tabii biz artık öyle ayranları görmediğimiz için gözümde de canlanmıyor. Bol köpüklü ayranlar… Çay içesi bile kalmadı yani adamın. Düşünün, çay yani o köy yerinde… Neyse ki işte çocuk da yine gönlünü alıyor ve o da gidiyor ve sonradan o şehir hayatında anlattığı bir bölüm var, orası da şöyle:

“Şehir yeri iyi de, her an tetikte olacaksın işte o kötü. Kime güveneceğini bilemiyorsun. Köylü milletiyiz biz. Biraz saf, biraz enayi, kaba-saba falan işte. Hatta görgüsüz, cahil. Böyle diyor oğlan.
Yahu bu oğlana n’olmuş böyle. Zokayı yutmuş besbelli. Dayısının tezgâhına dahil olmak için neredeyse aslını inkâr edecek. Para hırsı gözünü perdelemiş anlaşılan. Şehir yerlerinin bunlardan çekeceği var. Kimseye güvenemeyince paraya güveneceksin tabii. Ulan para. Anayı kızından ayıran meret. Köylük yerde kıymetin pek yok, lâkin şehirde kıral olmuşsun kıral.”(s.166)

Kral köylük yerde işte ama sadece elektrik su meselesi değil, orada bakkal da yok, dükkan da yok, market, yani hiçbir şey olmayınca paranın gerçekten bir anlamı olmadığını belki biraz o zaman öğreniyorsunuz. İstediğin kadar paran olsun… Kızılderililerin atasözüyle sanırım: “Son ağaç kesildiğinde, son balık tükendiğinde beyaz adam parayla bir şey satın alamayacağını anlayacak” diyordu. Neyse ben şimdi para pul işlerine burada çok girmeyeyim.

Ama burada işte böyle bir adamın bile bir çocuğu şehre gidince nasıl para hırsıyla… Biraz da ama o dönüşüm de zorunlu. Şimdi köydeki mantalite ile de şehirde kalamazsın ayakta. Burası da işte “Kurtlar Sofrası” denir ya, “ekmek aslanın ağzında” sözü… Zaten ben çocukluğumdan beri onu artık “midesinde” diye duyardık. Artık ekmek yok. Aslan artık… Aslan da yok artık yani, aslan da açlıktan öldü. Bakalım biz ne yapacağız diye düşünürken de tam böyle çok güzel bir alıntı… Burası çok güzeldi, ya çok güzeldi bu kitap…

“Sade kuş milleti değil, bahçemiz her tür hayvana yuva oldu. Pınarın ayağında, kaya kovuklarına yuva kuran bir kirpi, gün batımı ile beraber yavrularını ardına takıp gezintiye çıkıyor. Cevizin üst dallarında sincaplar oynaşıyor. Yahu bu hayvan nerelerden geldi buraya, akıl almaz yani. Oduna gittiğimiz tâ Çimen Dağı’nın meşeliklerinde görmüştüm. Ama; ora nere, bura nere…
Çalılığın kuytularında tavşanlar, taraklı kuşlar, yılanlar yani; ne diyeyim her bir hayvan barınıyor işte.
Bir biz barınamadık.”(s.171)

Kurda, kuşa, aşa derlermiş eskiden. O meyveler, ekinler… Sadece kendine değil yani. Hatta üçte bir yani o paylaşımda, o taksimde hayvanların da hakkı var o meyvelerden. Ve burada da hepsi kendini yuva kurmuşlar bir yandan. Sincaplar, kirpiler… Kirpiler de… Korkular… Aslında bizim köyde de bir kere var mıydı böyle bir… Herkes alarm durumuna geçmişti yani, kirpi varmış. İşte “çocuklarınızı koruyun, şey yapın” hem kaçardık hem de böyle merak ederdik nasıl bir hayvan diye. Görmemişiz, etmemişiz.

Bir de bu kuşların yuva yapması… O da benim yurttaki bizim odaya mesela, tam bizim cama yapmıştı bir kuş. Böyle Çanakkale’deyim, kaç oda vardı şu an çok hatırlamıyorum ama üç katlı, yani böyle her kat dört desek on iki tane falan erkekler tarafında, on iki tane de kızlar… Bayağı işte otuza yakın pencere var, cam var. Bir de arkası var bunun, aynı bir de arka taraf var ama orası zaten güneş almadığı için, oraya… Bizim tam böyle güneş alan en güzel yeriydi yani yurdun en böyle istenen odasıyla şanslı olmuştum. Oradan birisi çıkınca beni almışlardı. İstenen bir odaydı yani. Ama o odadaki o huzur sadece demek bizim tarafımızdan da değil, hayvanlar tarafından da anlaşılmış olacak ki koca yurtta sadece bizim pencereye böyle yuva kurmuşlardı kuşlar. Ve iki saat falan sürmüştü, iki saat içinde böyle bir yağmurdan sonra o toprak yumuşadıktan sonra… Anlayamadık biz böyle ilk başta. Bir sürü, çok fazla kuş zannettik ama çok fazlaydı, öyle bir iki değildi yani. 4–5 tane kuş sırayla geliyorlar, gagalarıyla taşıyorlar o çalıları çırpıları hızlı hızlı. Sadece bir tane kuş için, aslında bir kuşun yuvası olacak. Orada yumurtlayacak mı artık, ne yapacak, orasını da bilmiyorum.

Ya bu “işte gece ses yapar falan” demişti bir arkadaş. Ama yine de onu da ikna etmiştik, dokundurmamıştık oraya. Seçmişse vardır yani bir bildiği. Onun da hakkı o pencere diye korumuştuk onu. Ya ilk evcil hayvanımız gibi bir şeydi yani. Sonra da kendi kendine gitmişti galiba, çok hatırlamıyorum sonrasını. Çok kalmamıştı yani orada. Ama o iki saat içinde kurmuştu yani yuvayı. İnsan hayran kalıyor yani, hayvan deyip geçmeyeceksin böyle. Zaten türkülerimiz de vardır işte “Kuşlar bile yuva yaptı…” Acıklıdır zaten bu türküler, ben o yüzden çok dinlemem.

Ve gelelim Zalım Ağa’ya… Zalım Ağa… Zalım Arslan Ağa’nın torunu… Benim de işte kendimi benzettiğim muhasebe müdürüm… Bu Zalım Ağa’nın da lakabı zalimliği yüzünden konulmamış, ona böyle yiğit bir adammış aslında. Bazı durumlarda tersi… Zaten işte o Aziz Nesin soyadı hikayesinde de anlatılır ya, “herkes kendisinde olmayan nitelikleri aldı soyadı, isim olarak” der, işte tembeller “Çalışkan”, korkaklar “Yiğit” falan gibisinden.

Burada da adamın lakabı zalım ama kendisi çok iyi bir adammış diye anlatıyor. Bunu gördükten sonra zaten o emekli muhasebe müdürü Muhterem Bey de çok iyi bir insan belli. Geliyor orada o dedesinden kalma binaya… Ya banyo tuvalet yok yani daha, işte su yok. Onu inşa ediyor. He, onunla ilgili benim de evet bir anım vardı tabii ki. Tabii ki. Elbette benim başıma gelmeyen olay olur mu? Hemen paylaşayım sonra ona geçeyim.

“Böylece Zalım Arslan Ağa’nın torunlarından olup, muhasebe müdürlüğünden emekli Muhterem Bey’in köye dönme macerası noktalandı.
Biz en iyisi buna nokta değil de virgül, ne bileyim noktalı virgül, iki nokta üst üste falan bir şey diyelim.
İnsanoğlunun kendi başına, kendi kararıyla bir şeyi bitirmesi, nokta koyması mümkün mü?
Doğrudur; Muhterem Bey’in köye döne, baba ocağını görme, kır hayatı yaşama hevesi ile buralara geldiği; bir yaz bizimle birlikte bir serüven yaşadığı doğrudur.
Bizim şahit olduğumuz da budur.
Ama; adamcağızın bu maceraya kalkışmasının altında ya başka bir hikmet de barınıyorsa.
Değil mi ama.
Evet öyle.
O hikmet iki gün içinde; Muhterem Bey’in geri dönüş hazırlıklarını tamamlamaya çalışması içinde zuhur etti.”(s.191)

Evet, bunu söylemeyeyim… Ne olduğunu tam anlatmayayım, biraz hüzünlü bir durum. Hani derler ya, “Neye niyet, neye kısmet.” Bazen yaptığımız işlerin — hatta çoğu zaman — ana amacı değil de, yan dalları oluşuyor sanki. Farklı amaçlar, farklı faydalar… Ve onların peşine düşüyoruz. Aslında o “yan” dediğimiz şeyler, sonradan ana amaç haline geliyor. Bunu da ancak yıllar geçince anlayabiliyoruz.

Burada da Muhterem Bey’in hikayesi biraz bir başarısızlık gibi görünüyor. Köye, orada bir yazlığına gideyim diyor. Sonra “Yok, ben burada yapamayacağım,” deyip o evi de güzelce yaptıktan sonra bırakıyor. Çok benzer değil ama benim de aklıma bir anı geldi.

Bir yaz köye gittiğimde, eniştem anlatmıştı: İki tane yan yana ev vardı. Birisi, Almanya’da oturan bir akrabalarına aitti — çok net hatırlamıyorum çünkü tanımıyorum o tarafı. Diğer ev, daha eski püskü olan, bizim eniştemin köy evi. Buz gibi suyu vardı, elektrik-su var ama yok gibi… Duvarlar soğuk, hiç ısınmıyor ev. Bir katı tahtadandı, yürüdükçe çatır çatır ses çıkarırdı. Top falan oynardık biz o yaşlarda, ev sallanırdı, yıkılacak gibi olurdu. O yüzden “Dışarıda oynayın,” derlerdi bize.

Ama hemen yanındaki ev, ona kıyasla çok daha modern, camları, kapıları her şeyi en iyisinden yapılmıştı. Eniştem anlatmıştı sohbet arasında. O evi yaptıran adam, Almanya’da yaşıyormuş o zaman. “Bir gün memlekete döneceğim” hayaliyle yaptırmış. Ama evin işi bitmiyor tabii. Sürekli bir yeri yapıyor, sonra bir yeri eksik kalıyor. Mutfağı, odaları derken yıllar geçmiş. Yazları gelip bakarmış, “Şurası eksik kalmış” der, oraları da halledip dönerdi.

Derken yıllar sonra ev tamamlanmış ama adam hakkın rahmetine kavuşmuş. O güzel halini görememiş yani. Eniştem de demişti, “Bu ev şimdi çocuklarına kaldı ama onların umurunda bile değil. Zaten gelmezler, ev bomboş duruyordu.” Şimdi ne oldu bilmiyorum; belki satmışlardır.

Bazen diyorum, Allah’tan bizim köyde ne bir evimiz var ne bir arsamız. İyi ki de yokmuş. Çünkü bende o istek çok fazla. Olsaydı, herhalde kalmazdım İstanbul’da. Dağ başında bile olsa, suyu ve elektriği olsun yeter; internet bile şart değil. Ben orada hayatıma bir şekilde devam ederdim gibi geliyor. Belki de o yüzden yoktur zaten öyle bir yerimiz.

Neyse işte, bu kitabı okurken bu hikaye aklıma geldi, anlatırım diye düşünmüştüm. Ama yine bambaşka şeyler anlattık. Hep böyle oluyor ya; kitabı aşıyoruz, kitap biraz arka planda kalıyor gibi. Eleştiriler de almıyorum, işin kötüsü bu. Belki o yüzden bu cüretkarlık. Ama eğer yorumlarda “Biraz daha kitap odaklı kalabilirsen” derseniz, benim de bu hikaye anlatma cüretim biraz törpülenir. Çenem de bu kadar düşmez.

Ve son cümleyi değil de, bu kitaba bir ayrıcalık yapalım: Son sayfanın tamamını okuyayım. Kitabı henüz okumayıp da okumayı düşünenler varsa, burada bırakıp okuduktan sonra geri gelirlerse daha iyi olur:

“Pembe-beyaz şeftali çiçekleri, süt köpüğü gibi kabarmış erik, kayısı, vişne, kiraz çiçekleri; sarışın kızılcık çiçekleri yağıyor üstüme, serpiliyor gökten.
Aman Allahım, ne güzel, ne güzel.
Yağsın durmadan, yağsın ve örtsün üstümü bu çiçek kokuları, nerdeyim ben?
Gözlerimde yaş, dilimde dua.
Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm.”(s.209)

Ben de kitabı bitirdikten sonra düşündüm bunu. Çünkü gözlerim dolmuştu. “Beyhude ömrüm…” dedim. Hüzün… Ama bana “Sen seversin” diye önerilmiş bir kitabı daha bitirmenin mutluluğu vardı içimde. Her ne kadar hüzünlü olsa da, bence hüzünlü de değildi. Hatta çok güzel bir sondu. İşte, güzellik biraz da bakış açısıyla ilgili. Bence güzeldi.

Belki biraz şehir çocuğu olduğumdan, köylere alışkın olmayışım beni dışarıdan Muhterem Bey’e benzetiyor olabilirsiniz ama aslında içimde, kitabın kahramanı gibi bir adam var. Ağaçlara, doğaya sevdalı… O iki yanımı da görmek bu kitapta bana çok iyi geldi.

Umarım siz de beğenirsiniz ya da beğenmişsinizdir.



2 Aralık 2024 Pazartesi

Ne Kitapsız Ne Kedisiz

 

Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Serendip Yağmuruna Yakalanmak, Eksilerek Yaşamak ve Şikayet Ederken Kimi Görevlendiriyoruz?

Bilge Karasu’nun okuduğum ikinci kitabı olan Ne Kitapsız Ne Kedisiz tam sekiz denemeden oluşuyor. Benim okuduğum kitap da Metis Yayınlarını tarafından Eylül 2017'de basılan on birinci basımdı ve tam olarak 100 sayfaydı.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.

İçindeki denemelerin başlıkları da şu şekilde: “Ne kitaplı ne kitapsız, İmge üretiminde roman hâlâ ilk sırada, İletişimin güçlükleri üzerine yerli yersiz sözler, Cinayetin azı çoğu, Bir hayvanla yaşamak, “‘Dostlarım Üzerine’ diye söze girişerek…” ve son olarak da ‘Bilge Karasu adlı birinin 50. yaşı üzerine metin taslağı’ yer alıyor. Son denemede “Bu” isimde, yani ilk denemede zaten ne kitaplı ne kitapsız, biraz kitabın da adının nereden geldiğini bize gösteriyor. Ve kitabın kapağında da çok güzel bir kedi var, bir kitabın üzerinde uyuyan. Sırf resim hatırına bile okunur bu kitap. Tam 100 sayfa ve dili biraz ağır. Yazarla birçok konuda da aynı görüşte olduğumu görünce sevindim. Sanki kendi düşüncelerimi böyle profesyonel bir şekilde dile getirilmiş hali gibi geldi bazı yerler. Yalın Alpay’ın vardır böyle konuşmaları, onu da ben dinlerim. Bazen denk gelince biraz onu dinliyormuş gibi de hissettim kitabı okurken. Hemen başlayayım, siz de zaten beni anlayacaksınız.

“Okumak istediğim için -genellikle ucuz baskısını bularak- aldığım kitaplar, yani bugün dolaplarımı dolduran kitapların çoğu, bana ilk on-on iki yıl içinde birkaç şey öğretti: Okun/a/mayan kitap, ölü bir nesnedir, bir yüktür. Ne yazık ki okunmuş kitapların birçoğu da zamanla böyle bir ölü yük olmaya adaydır. İster tozdan ister güneşten (kimi zaman da bir kedinin aşırı ilgi ya da sevgisinden) korunmak için pek çoğunu kapılı, kapalı dolaplara doldurduğuma göre kitaplarımı, malımı sergilemek gibi bir merakım da yok; okuduğumla kendi ‘ellik-imgem’ arasında görünür bir bağ kurmak, derdim değil. İnsan okumaya meraklıysa, birçok kitabı okumak ister, alır (edinir). Okumanın düzeni ise, değişebilir; hızı önceden kestirilemez (örneğin, okunmak üzere sıraya koyduğum beş-on kitap olmuştur ama beşini-onunu art arda okuduğum olmamıştır. Araya, gerekli ya da gereksiz, başka kitaplar girmiştir. Sonraları, okuma üzerine geliştirdiğim düşüncelerde, okuma hızları, okuma düzeni üzerine bu ilk gözlemlerimin payı önemli oldu).”(s.10)

Böyle devam ediyor burası ve kimi zaman alındıktan yıllar sonra da okunabilen. Bahsetmiş kitapların böyle aldıktan 30–40 yıl sonra okuduğu kitaplar varmış. Burada benim ilgimi çeken bir şey daha şuydu.

“İşin tuhafı, bu okumaların hemen hemen hiçbiri ‘geç kalmışlık’ duygusu vermedi bana. -Verecek olan kitapları zaten okumuyor muyum ne?- Tersine, ancak kırkına ellisine gelindiğinde okunması gereken kitaplar hiç de az değilmiş diye düşündüğüm çok oldu.’Birçok kitabın, yazar kaç yaşında yazmışsa o yaşta okunması galiba pek yerinde olur.’ dedim sık sık. Ama artık nesne — kitaptan değil, metinden söz etmekteyim.
Okur kitap arar ama, kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama ‘rastlantılar’ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?”(s.10,11)

Ve burada onun da bir anekdotu var. Bilmiyordum ben bunu, çok
beğendim:

“18. yüzyılın ortalarından bu yana ‘Serendipli Üç Şehzade’ masalından yola çıkarak türetilmiş bir sözcüğü var İngilizcenin: Serendipity; aranmakta olmayan değerli/hoşlanılır bir şeyin insanın karşısına çıkıvermesi anlamında kullanılan… Elbette, aranmayan şeyin bulunması, olacak şey değil. Ne var ki, ‘aramama’yı ‘o anda aramakta olmamak’ ya da ‘aranması gerektiği düşünülen yerde aramakta olmamak’ diye yorumlarsak, birçok kişinin bu ‘Serendiplilik’ten (az ya da çok) pay aldığını kestirebiliriz. Serendip yağmuru benim de tarlama yağmıştır ara ara.”(s.11)

Serendipity diye de çok güzel bir film de vardı, hatta romantik komedi tarzında ama güzeldi yani. Yine de o kelimenin de anlamı gerçekten ilk öğrendiğimde beni de büyülemişti. Böyle bir kökenin olduğunu da bilmiyordum. Şimdi artık daha da sevdim o kelimeyi. Bir sonraki sayfada da şöyle bir bölüm var:

“Evet, ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını…”(s.12)

Kitaplarından da ayrılırken öyle bir eksilme yaşarmış, yani zaten tamamından ayrılmamış ama zaman zaman böyle taşınırken özellikle “satacağım bu kitaplarımı” falan dermiş. 2000'e yakın kitabı varmış o dönem. Ve şimdiki anımda Virginia Woolf’tan, yani bu da artık bir serendipiti herhalde, bu kadar üst üste gelmesi. Daha onun da yeni şeyi bitirdim bu arada. “Mrs. Dalloway”i bitirdim ama “Deniz Feneri”ne başlamadım henüz. Şu an bir sonraki hangi kitabını okusam diye düşünüyorum. Ve bir “Mrs. Dalloway” de bizim toplantımız sonra bölümünü yapacağım. Birge Karasu’nun da aslında “Gece” kitabını okumuştum neredeyse. Yani hiçbir şey anlayamadığım için dedim ki ben biraz Bilge Karasu’yu daha yakından tanıyayım. O yüzden bu deneme kitabını aldım aslında. Ve toplantıdan sonra umuyorum ki o kitap üzerine birkaç şey belki söyleyebilirim. Çünkü alıntılarım vardı güzel böyle, ama işte olay örgüsü biraz karışık olduğu için onun üzerine çalışmak gerekiyor biraz. “Mrs. Dalloway” de biraz o açıdan zor bir kitap. Ama onun gibi değil tabii, onun kadar değil kesinlikle. Hatta belki de Virginia Woolf’un en kolay okunabilen kitaplarından biri. Burada yazarımız da ondan bahsediyor.

“1928 YILINDA Virginia Woolf, Vita Sackville-West’e yazdığı bir mektupta, romanın ‘kendisine, yazılamayacakmış gibi gelen’ bir şey olduğunu anlatır… Herhangi bir yazı yazması gerektiğinde şöyle bir saat falan düşündükten sonra söylenecek bir dizi şey gelirmiş ya usuna, roman, hiç ulaşılamayacak bir ‘karşı yaka’ gibi görünürmüş.
Nasıl imrenmem V. Woolf’un haline? Her yazı ulaşılması çok güç bir ‘karşı yaka’ gibi görünür bana.”(s.45)

Demiş burada da, yani çok zor yazıyormuş Bilge Karasu. Böyle günlerce uğraşırmış her kelime için, cümle için, virgül için. Onunla hep yatar kalkarmış. Öyle bir anda o yazıp çizen insanlara çok özenirim demiş. Onunla ilgili de bir notum vardı. İnşallah eğer o sayfayı bulabilirsem:

“Türkçenin kimi şeyi dile getirmekte güçsüz (sınırlı, başarısız, olanaktan yana yoksul v.b.) olduğunu söyleyen ‘aklı başında’ aydınlarımız o kadar da az değildir. (‘Aklı başında’ olmayanlarla ‘bilisiz’leri hiç katmayalım hesabımıza.) Bu çeşit savlar, Türkçeyi sevenleri incitir. Savı ortaya atanların da, incinenlerin de yanıldığını, söyleyebiliriz: Türkçe, yeterince gelişememiş, ya da, sevdiğimiz için, kendisinden umudu kesmeye kıyamadığımız bir delikanlı değildir ki!
Ama biraz başka bir açıdan düşünülürse, savı ortaya atanlar da haklı görülebilir, incinenler de: Berikiler, şu anda, Türkçenin anlatım olanaklarının (belli bir erek-söylem açısından) yetersiz olduğu gözleminde bulunuyorsa, haklı olabilir; ötekiler de incinebilir çünkü Türkçenin yetersizliği gözlemlenip söylenmekle ortadan kalkmaz; bu yetersizliğin giderilmesine çalışılması gerekir. Yetersizliği gördüğü halde bunu yeterliğe dönüştürmek için uğraşmayan kişi bu işle kimi ‘görevlendirmektedir’ acaba? Sorulmaz mı bu soru?
Dili, durmadan, kurmak zorundayız. Yaşamla, düşünceyle sürekli bir etkileşim içinde olan, var ettiğimiz, bizi var eden bu aracı, durgu durak bilmeden kurmak zorundayız. Bilmek ile yetinemememiz de bundan.”(s.32)

Burada mesela dil hakkında görüşleri de çok önemli. Biraz bu eleştirilerin, karşı çıkışların yetersizliğini görmesi ama hiçbir şekilde bunu düzeltmek için uğraşmaması benim de canımı sıkan, beni de rahatsız eden bir şey. Bir çözüm yolu sun. “Ne yapalım, onu söyle bakalım.” O yok maalesef, sadece eleştirmek var. Ve bir sonraki sayfada da son cümleler şu şekilde:

“Her söylediği ya da yazdığının anlaşılması gerektiğini sanan adamın durumu da bir tür aymazlıktır… İlgiden, istekten başlayarak bilgiye, görgüye uzanan birçok etmen, bu ‘anlama’yı kolaylaştırır ya da güçleştirir, olanaklı kılar ya da engeller.”(s.33)

Seslendirmek de çok zormuş bu cümleleri. Ne kadar yapabiliyorum bilmiyorum ama “her söylediği ya da yazdığının anlaşılması gerektiğini sanan adamın durumu da bir tür aymazlıktır” diyor. Her söylediğin anlaşılacak diye bir şey yok yani. 1982'de yazmış bu arada bu denemeyi ve şöyle bitirmiş:

“Sınırlı olan, engel yaratan, dil değil, vericinin kafası; metin değil, alıcının kafası…’ Bizim dile getiremediğimizi bir başkası getirebilir, bizim anlayamadığımızı bir başkası anlayabilir. Çok görülmüştür bu; biraz tarih bilmek yeter.”(s.38)

Aynen öyle yani. Zaten 29 tane harf var bizim güzel Türkçemizde. Hepimizde. Herkes istediği gibi kullanabilir. O anlatıyor da sen niye anlatamıyorsun? Ben de eskiden hep “anlaşılmak lükstür” derdim ama biraz anlatabilmek de belki de lüks. Bir de kitabın tam ortasında yazar bir alıntı yapmış.

“Andrê Gide, ‘Kalpazanlar’ın Günlüğüne’ne 20.11.1924 günü şöyle bir şey yazmış: Bir kuşağın davranışlarından birçoğu, bir sonraki kuşakta açıklamasını buluyor… İletmekle yetiniyorum.”(s.50)

Bu da “Yeni Dediğimiz Üzerine” isimli denemesinde yer alıyordu. “Yeni üzerine, yeni ne söyleyebiliriz?” diyor. Bu şekilde başlıyor. Ama söylenebilecek belki de hemen hemen her şeyi söylüyordu orada. İşte geçen nerede bir yerde duymuştum. “O çok eski saçma sapan programlar, televizyon programları o dönemki TikTok videoları bunlardı” diyor mesela. Adamlar aslında geleceği görmüşler falan. Yani bilmiyorum, o açıdan bakınca belki haklı olabilirler. Ve sonra beni üzen de bir bölüm vardı “Cinayetin Azı Çoğu” isimli. Biraz bu kitabın aslında adının da sadece kitaplardan değil hayvanlardan da geldiğini gösteriyor:

“24 TEMMUZ 1987 günü Milliyet gazetesini görenler ne düşündüler, ne yaptılar, ne yapacaklar?”(s.56)

O gün çok acı bir olay olmuş. Ondan da bahsetmeye burada. Ama bir sonraki alıntımı zaten biraz ipucunu vereceğim. Kuduz tehlikesiyle sanırım, çok da bilmiyorum olayı ama binlerce köpeği, 1747 kedi ve köpeği diri diri yakmışlar Türkiye’de, Bursa’da. Kanı donduran… Ben hemen alıntıyı paylaşayım.

“Yapılan, topluca kıyımın yanı sıra, nicelikle ilişkili gösterilen bir öldürme yöntemi kullanılmış olmasıdır: Hayvanlar diri diri fırında yakılmıştır.
‘Gerekli’ görülmüş bir can alma işini elden geldiğince acı vermeden yapmanın yolu aranmış mı ki? Gömme sorun yaratıyorsa (öyle ya, 1747 hayvan için kazdırılacak çukurlar büyük olacaktır, zahmete girilecektir) hayvanların ölmesinden sonra onları yakma yoluna gidilebilir. Öldürten kişi, ‘insani açıdan bakarsak karşıyım’ dediği ‘olaya’ hayvani açıdan bakmağı denemeyeceğine göre, ‘içinin de sızladığını’ söylediğine göre, hele, kendini, kendi duygularını aşan bir ödevi yerine getirmekte olduğunu da belirttiğine göre, yapılacak, söylenecek bir şey kalmamakta mıdır artık?
Bir ‘insanlık’ belirtisi, olsa olsa, ‘yakıyorum ama önce uyuşturuyorum’ denmiş olmasında görülebilir. (‘İstesek onu da yapmayız ya… İnsanız ne de olsa…’) Gelgelelim, uyuşturmak, diri diri yakılan bir memeliyi (amaç buysa) acı çekmekten ne kadar korur? Pek iyi bildiğimiz bir şey olmasa gerek… ‘Acı çığlıklar’ (haberi veren gazetecinin kullandığı deyim) işitildiğine göre ‘uyuşturma’ denen iş, yararını, ancak fırının dışındakilere sağlıyor besbelli.
Neresinden bakılırsa ürkütücü, tiksinç bir iş bu.”(s.62)

Yani ben de öyle sinirden okuyamadım ve bu cinayetin azı çoğu
denemesi şu cümlelerle bitiyor:

“Abarttığımı söyleyecekler az olmayacaktır, biliyorum. Savunmak, abartmaktır. Ama, yakılmış hayvanlar geri gelmeyeceğine, çektikleri acı ‘olmamış gibi’ olmayacağına göre, bu olaydaki vahşetten de çok, insanın gönlüne yılgı salacak nitelikteki yanına dikkati çekmek, abartmak sayılır mı?
Tehlikeli olabileceğinden korktuğumuz varlıklardan korunmanın en sağlam yöntemi onları topluca yok etmek midir? Bunun böyle olduğuna inananlar çoğunlukta mıdır?
Bu sorular hepimizi ilgilendirse gerek.
Fırın da silah, kalem de silah.”(s.63)

Çok fazla şey söylemek istemiyorum. Ve “Bir Hayvanla Yaşamak” bölümü geliyor ondan sonra. “Bir Hayvanla Yaşamak” denemesi. Hemen ondan sonra mı tam emin değilim, bakayım. Evet, hemen ondan sonra. Orada yine böyle aslında acı hikayeler var, ama en azından böyle bir vahşet değil, katliam değil. Mesela bu hayvanlarla insanların kurduğu dostluk, hep önce temelde tabii sevgi olduğunu düşünüyoruz, ama sevgi zaten, yani bir kedide bir köpekte o sevgiyi görememek hiçbir şeyi görememe durumunda olmakla bir, demiş yazar. Sonra asıl gerekli olan, aslında bir hayvanla yaşamak için gerekli olan şeylerden bahsediyor burada.

“Ya sabır, orada iş biraz değişik. Sevgi bir karşılıklılık varlığıdır. Dile getirilme, gösterilme imleri iyiyen için de kısa zamanda bir düzgü niteliğine ulaşır. Sabır, bir bakıma, bir tepki yokluğuna dayalıdır. Sabır göstermek, gerçekte, gösterilebilecek (gösterilebileceği bilinen) bir tepkiyi göstermemektir. Ancak, gösterilebilecek tepkinin iki yanca da bilinmesi durumunda sabırdan söz edilebilir. Hayvanlarıyla içli-dışlı olanlar, kendilerinden başkasının da, yani Ötekinin de fakında olanlar, kendi sabırlarını bildikleri kadar hayvanlarının da nerelerde, nasıl sabır gösterdiğini çok iyi bilirler.
Güven ise, bu bağlamda az işitilen bir sözcük. Oysa güven, insan-hayvan ilişkisinde her şeyden önce gelir, her şeyin başındadır. Ama pekişip yerleşmesi, en sona kalır. En sonunda kendini açığa vurur.”(s.70)

Burada çocukların böyle sadece sevgiyle sahiplenip, sıkılınca da hayvanları, kedileri, köpekleri özellikle salıvermesinden biraz dem vuruyordu, bırakmasından. Mesela “eve kedi aldık” deyimi bir cahillik belirtisidir diyor. Ne demek yani “kedi aldık”? Ve bir de şöyle bir bölüm var:

“Gayriresmi resmi dilimiz İngilizce bize petshoplar da armağan etti. ‘Pet’ nedir? Satılmak üzere bekletilen, hasta edilen, acı çektirilen bir canlı oyuncak mı? Sözlüklere bakmak zahmetine katlananlar başka anlamlar bulabilirler o sözlüklerde. Hayvan bizim açımızdan ‘başka’dır. Onun açısından bizim başka olduğumuz gibi. Bu başkalıklar pek güzel bir arada yaşamayı öğrenebilir.”

“Oldum olası, kalemini eline alıp yazısını döktürüverenlere imrenmişimdir. (Bu yazıya başladıktan üç ay sonra okuduğum bir kitapta, Calvino’nun Se una notte d’inverno un viaggiatore’sinde (Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu), ‘üretken’ yazarla ‘tedirgin’ yazarın biribirilerine nasıl imrendiklerini dile getiren sayfalara gelince çok keyiflendim doğrusu; ama keyiflenmem de, Calvino da, bu bakımdan bir şey değiştirmiyor.) Okunurken akıp giden, tutulmuş bir soluğun salı salıverilmesi gibi yazılmışa benzeyen yazılardan söz etmiyorum. Yazı yazarken gördüğüm pek çok kimseyi düşünüyorum şu anda; gerçekten, kalemi eline alıp yazısını döktürüveren birçok kimseyi… O yazıyı okuyup şurasına burasına bir virgül eklemekle, orasında burasında ufacık bir düzeltme yapmakla yetinenleri… Böyle çalışıp hemen hemen kusursuz yazılar ortaya koyan birkaç kişiyi…
Bense, yazılarımla uzun uzun yaşamak zorundayım sanki; o yazının çatısı, yaşayarak (yaşarken, yaşadıkça) çatılacak; yazı etlenip butlanacak, budanacak, değişik yerlerinden başlanarak, yazılıp bozulacak, değişik yollar denenip bırakılacak; sınanıp ‘işlenmeğe değer’ bulunmuş damarlar, yüreğe giden yolu oluştursun diye düzene konup birleştirilecek, ayrılacak; ortaya ‘bitmiş gibi’ görünen bir yazı çıktığında da en acımasız makaslamalarla kurguya yeniden girişilecek, yazının yüzlerce yerine ufak-büyük birtakım ekleme, çıkarma, düzeltme işlemleri uygulanacak. Sözün kısası vakit geçecek, o yazıyla yaşamanın getirdiği (anlamsız kıldığı, önemlileştirdiği) ne varsa, ‘yazma’ da oralardan geçip dolaşıp bir yerlerde eğlenecek, bir yerlerde hızlanacak. Sonunda ortaya bir yazı çıkacak…
Böyle yazmak gerektiğini söylemiyorum, ancak böyle yazabildiğim söylüyorum. Böyle bir şey söylediğim, söyleyebildiğim için de benimle eğlenecek kimseler az olmasa gerek. Eğlenmesinler diyemem ya, bu tutumumun bir zararı varsa onlara değil, kendimedir, diyeyim.”(s.73,74)

Aynı işte, zamanında yine bir önceki okuduğum deneme kitabı olan Rasim Özdenören’in Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı kitabında bahsediyordum sanırım. Bu hayvanat bahçelerinin ne kadar yanlış olduğu, çok da hoş olmadığı… Bunların iç yüzü… Aynı şekilde, bu pet shoplarda evcil hayvan malzemeleri satılıyorlar gerçi artık, sanırım. Ama bir de onun hayvan satanları var. Ve gerçekten büyük bir sorumluluk hayvan sahiplenebilmek.

Ben mesela hiçbir zaman kendime o konuda güvenemediğim için… Çünkü bir günüm bir günümle uymayan bir insanım zaten. Bahçeli bir evim maalesef olmadığından — hatta bir evim olmadığından — aslında kalkıp bir hayvan sahiplenmek benim için şu an mümkün değil. Ki yani, bir hayal olabilir en fazla.

Ama çocukken mesela hatırlıyorum, işte o kuşumuz vardı — bahsetmiştim. Muhabbet kuşu. Uçmuştu, kaçmıştı balkondan. Üzülmüştüm o zaman. Bir de ondan daha da küçükken hatırladığım, böyle bir akvaryumum da vardı bizim. Balıklar falan, böyle rengârenk. Ben onları dışarıdan seyrediyordum. Ama yani daha çocuksun, sevmek de istiyorsun ama o öyle camın içinde duruyor… Yani balık o açıdan çocuklar için aslında çok da evcil bir hayvan gibi değil. Bakması tabii nispeten çok daha kolay diğer hayvanlara göre.

Ama işte o balıkla da şöyle kötü bir anım var, maalesef. Size de söyleyeyim de siz de çocuklarınızı, özellikle çok küçük yaştakileri, hayvanlarla baş başa bırakmayın. Kırmızı olanı vardı, bir tane Japon balığı mı diyorlar, artık hatırlamıyorum ama elimdeki hissini hatırlıyorum. Bugün mesela elime alamam öyle bir balığı. Ama o zaman — kaç yaşlarındaydım artık, 4–5 yaşlarında mıyım — çok hatırlamıyorum ama elimde onun o çırpınmasını hatırlıyorum. Bana böyle oyuncak gibi bir şey gelmişti. Onu öldürdüğümün bilincinde değildim. Hâlâ böyle bir akvaryum falan görsem bir yerde içim sızlar yani.

Mesele sadece sahiplenmek değil; ona bakabilmek. Bakıyorsanız da hayvanı rezil etmeyin, öldürmeyin. Yoksa köpekleri çok severim aslında. Keşke olsa. Öyle hayallerim var. Bazen böyle, bahçemde hemen kapımda köpeğim olsa, onu da böyle her gün yürüyüşlere çıkarsam, ağaçların, ormanların içinde… İşte o zaman neler neler yazarım! O insana ilham da verir. Yürümek çünkü zaten başlı başına bir meditasyon. Köpekle geçirilen zaman da öyle.

En fazla şu an benim olabilecek hayvan bir kedi işte. Kedi de çok zor. Yani onun da bakımı… Sürekli bir ayağın zaten veterinerde olacak. Bizim komşularımızın var; bir komşumuzun hatta altı tane kedisi var. O yavru olanlardan birine birkaç gün bakmıştık. Evi alt üst etmişti ama çok güzeldi. Yani evinde öyle bir kediyle yaşamak, insanın bütün stresini alıyor.

Ve dostlarım, “üzerine” diye söze girişerek denemesine girelim. Ve burada biraz yazarın, işte o yazmayla ilgili durumundan bahsediyor…

“Yazının ‘ortaya çıkması’, kokumuzu değiştiriyor olsa gerek: Kedi besleyen her yazar buna benzer şeyler söylemiş, yazmıştır.”(s.74)

Kediler hisseder gerçekten birçok şeyi. Hatta köpeklerin de böyle sırf kokudan kanseri, kanserin çeşitli türlerini, tümörleri falan saptayabildiğini okumuştum ben bir yerde. Şimdi hiç hatırlamıyorum nerede olduğunu ama bununla ilgili araştırmalar, çalışmalar var. Araştırırsanız bulabilirsiniz. Araştırmanızı öneririm diyeyim ben.

Ve son kitaptaki son denememiz: Bilge Karasu adlı kişinin “50 Yaşı Üzerine” metin taslağı. O da çok değişik başlıyor. Biraz böyle Gece romanının tadı var. Oradan sadece son cümlelerini okuyacağım, biraz da adet olduğu üzere… Son cümleler:

“Bir adamı anlatmak: Sayfalar, kitaplar, şeritler dolusu; ya da birkaç tümce, birkaç çizgi… Ne biri yeter, ne öbürü. Belki ikisi de gevezelik. Okuyan karar verir; elbet, kendi hesabına.”(s.100)

1981 yılında kaleme almış bunu yazar. “50 yaşından sonra, uzun zamandır da böyle… Hanidir yetiştirilecek yazı yazmıyoruz artık,” diyor. Öyle bir yazı istendiğinde, zor gerçekten. Böyle ısmarlama yazılar yazmayın demişti hatta bir hoca bize.

Anlatıyorum böyle kendi yazma maceralarımı da bazen. Ama bunlar belki de çok güçsüz, beyhude çabalar olarak gelebilir bazılarınıza. Bilmiyorum. Belki benim gibi arada sırada yazmaya çalışanlar da vardır aramızda diye, öğrendiklerimi paylaşmaya çalışıyorum sadece. Kendimden örnekler vererek, başımdan geçenler açısından…

Şaka maka bitti yani bu deneme kitabı da. Bu şekilde… Bu hafta sonunda Gece kitabı için buluşacağız ve onun aklında, böyle zorlu bir toplantı olacak diye düşünüyorum. Çünkü kitap çok zorlu. Onunla ilgili YouTube’da “Büyü Yorum” diye bir kanal galiba, onlar konuşmuştur uzun uzun. O videoya bakacağım ve kendi notlarımı çıkartıp gideceğim. Bakalım öğreneceğim şeyler eşliğinde de o kitap için bir bölüm yapmak istiyorum.

Hemen gelecek ayda Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ini konuşacağız. Ondan sonra da Virginia Woolf’tan okumalara devam edeceğim. Bu süre zarfında da, yeni kitaplarla, başka kitaplarla, denemelerle yine karşılaşırız.

Çok teşekkür ederim, zaman ayırdığınız için. Girişler, kapanışlar bana hâlâ çok zor geliyor. Aralara nispeten alıştım. Ama bir haber spikeri gibi “Esen kalın,” diyorum. Kendinize çok iyi bakın. Allah’a emanet olun.

“Kib, bye, Aeo” derdik eskiden. Kısaltmalarını hiç sevmezdim ama… MSN’de özellikle öyle bir şey vardı. MSN nedir bilmeyenler varsa aramızda, onlara da çok şanslısınız diyorum internet çağında doğmakla, elinizdeki nimetlerin kıymetini bilin.