20 Kasım 2025 Perşembe

Kendini Arayan İnsan

 

Kendini Arayan İnsan, Hep Aynı Yolda Gitmek, Zamanı Damgalamak, Bir Çılgınlık Yapmak ve Louvre Müzesi’nin Soyulması

Rollo May’in Kendini Arayan İnsan kitabından bahsedeceğim bugün. Sonunda bitirebildim bu kitabı. Uzun zamandır birkaç hafta boyunca bitiremediğim tek kitap bu oldu sanırım.

Kurgu dışı olmasına rağmen bizim okuma kulübünde okuma grubunda — grup mu diyorduk, kulüp mü diyorduk ben de şu an karıştırdım — onu da tartıştığımız, konuştuğumuz kitap da Kuraldışı Yayıncılık yayıncılıktan çıkmıştı ve Ayşen Karpat tarafından çevrilmişti.

Toplamda 3 ana bölümden oluşuyor:

BİRİNCİ BÖLÜM Bizim İkilemimiz
1- Günümüz İnsanının Yalnızlığı ve Endişesi
2- Rahatsızlıklarımızın Kökeni
İKİNCİ BÖLÜM Benliğimizi Yeniden Keşfetmek
3- Birey Olma Deneyimi
4- Var Olma Mücadelesi
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Benliğimizle Bütünleşmek
5- Bağımsızlık ve Öz İrade
6- Yaratıcı Vicdan
7- Cesaret: Olgunluğun Erdemi
8- Zamanın Ötesindeki İnsan

Ben neden bu kitabı bu kadar geç okuyabildim? Açıkçası ilk başta yarısını falan bitirdim— yüzde ellisekiz — yüzde de veriyorum çok acayip olarak. Çünkü ben bunu biraz e kitap okuyucudan okumuştum. Uzun süredir onu da kullanmıyormuşum. Onu da bir keşfettim. Oraya yüklediğim kitaplarımı gördüm. Murakami’yi de uzun zamandır devam edemediğimi hatırladım. Biraz da tabii kurgu dışı olması, her zaman okuyabilirim nasılsa gibi bir düşünce. Ayrıca ilk defa okuma grubuna bitiremediğim bir kitapla gittim. Son gün bile olsa en azından okurdum ama bunda işte son gün yarıya kadar gelebildim.

Çok fazla notum yok aslında ama birkaç tane böyle uzun, bayağı bir uzun, düşündürecek alıntılarım var. En azından diyorum onları paylaşayım. Bugün sizlerle hem çok uzun bir yazı olmasın, karşılıklı yorulmayalım hem de bakalım benim aklımda neler kalmış şu an ben de emin değilim.

“Bir zamanlar Alfred Adler Viyana’da kurduğu çocuklar okulu için ‘öğrencilerin öğretmenlere bir şeyler öğrettiği yer’ tanımlamasını yapmıştı. Psikoterapide de böyledir. Hastalarım dediği insanlardan hayata dair en önemli noktaları öğrenen bir terapistin mesleğine minnettarlık duymadığını hiç sanmıyorum.”(s.10)

Ben de bu yazılarda aslında daha çok sizden öğreniyorum. Yaptığınız yorumlardan, geri dönüşlerinizden ve tabii ki okuduğumu kitaplardan. Okul içinde bu çok güzel bir tanım değil mi Adler’in yaptığı? Öğrencilerin öğretmenlere bir şeyler öğrettiği… Bizim bir hocamız da şey derdi: “Öğretmenlik bitmeyen öğrenciliktir.” Katılmamak elde değil.

Şimdi işte o bahsettiğim uzun alıntılardan biri, neden bu kadar uzun? Şu an ben de şaşkınlık içindeyim. Neredeyse tüm sayfayı almışım:

“Kısa süre önce New York gazetelerinde oldukça merak uyandırıcı bir haber yayınlandı: Bronx’ta bir otobüs şoförü hiçbir sebep olmaksızın boş otobüsüyle gezerken birkaç gün sonra Florida’da polis tarafından durdurulmuştu. Şoför, her gün aynı yolu gidip gelmekten bıktığını bu yüzden kısa bir yolculuğa çıkmaya karar verdiğini söylüyordu. Şoför Bronx’a getirilirken gazetenin haberinden anlaşıldığı kadarıyla otobüs şirketi şoförü cezalandırıp cezalandırmamak konusunda kararsız kalmıştı. Şoför geri döndüğünde bir halk kahramanı gibi karşılanmıştı; büyük bir kalabalık ‘Hoş geldiniz’ demek için onu bekliyordu. Hatta şirketin adama herhangi bir ceza verilmeyeceğini ve böyle bir olayın tekrarlanmaması koşuluyla da işine devam edebileceğini açıklamasıyla Bronx’ta pek çok kutlama düzenlenmişti. Bronx’un gayet metropoliten bir kesiminde yaşayan aynı zamanda da tipik orta sınıf değer yargılarını temsil eden insanların gözünde basit bir otobüs hırsızı gibi gözüken bu şoförü kahraman yapan neydi? Üstelik bu şoför yerine getirmesi gereken hizmeti de aksatmıştı. Ama bu şoförün işi her gün aynı blokları dolaşıp her gün aynı duraklarda durmaktı ve yaptığı iş tipik orta sınıf insanının rutin iş hayatını çok andırıyordu. O halde şoförün bu alışılmadık davranışı da hayatlarının tekdüzeliğinden bunalmış Bronx’lu insanların en büyük ihtiyacını simgelemiyor muydu? Bu olay bize Paul Tillich’in yaklaşık yarım asır önce Fransız burjuvazisiyle ilgili açıklamalarını hatırlatıyor. Fransız burjuvazisinin içinde hapsolduğu mekanikleşmiş ticari ve endüstriyel döngünün de tek kaçamağı burunlarının dibinde onları bekleyen bohem hayat tarzının sunduklarıydı. Boşlukta yaşayan bireyler hayatın monotonluğuna ancak nadiren yapabildikleri çılgınlıklarla katlanabilirler ya da en azından başkalarının çılgınlıklarında kendilerini bulurlar.”(s.23)

Ne kadar doğru ve ne kadar acı? Aslında bir yandan ben o şoförde biraz kendimi görmüştüm ama ona hak veren insanlar arasında çok kendim göremedim. Düşünsenize o gün mesela otobüs bekliyorsan falan, kızarsın yani! Okadar anlayışla karşılayabilir misin? Ama böyle işte aslında; görünce, düşününce… Ben zaten metrobüs şoförlerine, makinistlere falan da çok üzülürüm. Aynı yolu sürekli git-gel, dümdüz, ileri geri… Bunaltıcı bir iş gibi gelir bana halbuki yani pilotluktan da çok büyük farkı yok. Var mı? Kaptanlık… Vapur olunca mesela iş değişiyor. Bir kaptan olsan ne kadar güzel bir meslek gibi geliyor. Deniz olunca mı işin şekli değişiyor?

Hayatın monotonluğu mu bizi mahvetti? Arada yapabildiğimiz çılgınlıklar da olmasa… Benim eski bir arkadaşım da cebinde çok az parası kaldığı zamanlar, “Bir çılgınlık yapıp çay mı içsek,” derdi. Birazda o geldi aklıma.

“Geçenlerde gazetede okuduğuma göre hırsızlar bile şu aralar iyi kazanamıyorlarmış; onun için çareyi birleşip örgütlenmekte bulmuşlar!”(s.48)

Burayı okuduğum zaman da gülmüştüm, evet. Ve Louvre Müzesi’ni soymuşlar ya geçen, inanılmaz! Dünyanın en çok ziyaret edilen müzesiymiş. Bu şekilde soyulması insanların hayrete düşürdü falan diye bir haber vardı da. Hatta Cenk’le Erdem de Müebbet Muhabbet’te bir video çekmişler. Bayağı yani inşaatçı kılığında girip scooterlarla falan yedi dakikada soydular dört kişi diyorlar. İlginç! Hırsızlar da birleşip örgütlenmekte buluyorlar çözümü. Tek başına yapamazsın yani böyle bir soygunu. Bende buradan yol gösteriyormuşum gibi komik bir durum oldu.

“Yaratıcı biçimde doğayla bütünleşebilmek güçlü bir karakter gerektirir dedik. Hatta doğanın ’cansız gücüne karşı kendi canlı varlığını kanıtlamak için daha da sağlam bir benlik bilincine ihtiyaç vardır. Bu noktada varmak istediğimiz sonucun biraz daha ötesine gelmiş bulunuyoruz, bu konuya ilerleyen bölümlerde ayrıca değineceğiz. Temel olarak vurgulamaya çalıştığımız fikir, doğayla olan bağlantımızın kopmasının tamamıyla kendi benlik bilincimizi yitirmekle bağlantılı olduğudur. ‘Bize Ait Çok Az Şey Var Doğada’ tanımlaması günümüz insanlarının zayıflamış ve fakirleşmiş iç dünyalarının bir ifadesidir.”(s.73)

Demiş yazar, burada da gördüğünüz gibi okurla sohbet eder bir tarzda fikirlerini belirtiyor. Aslında benim böyle kurgu dışı denemelerde en sevdiğim üslup ama işte bu kitabı mesela ben olsam Doğan Cüceloğlu’nun kaleminden okumak isterdim. Kesin o da yazmıştır yani o kadar kitap arasında benzer şeyleri. İşte Mümin Sekman, Kemal Sayar… Ama bu haftaki kitabımız yine aslında bizim seçimlerimizle belirlendi. Üç tane seçenek sunmuştu arkadaşımız. Ben şu an buna mı oy verdim, hatırlamıyorum. Üzerinden neredeyse on bir ay geçti.

Kasım ayındayız, inanılmaz ya! İşte Harika Kasım, Muhteşem Kasım, Efsane Kasım’lar falan da başladı. Yılbaşı geliyor şaka maka ve 2026…Bize ait çok az şey var doğada gerçekten. Zaman da onlardan bir tanesi belki de. O yüzden böyle sürekli damgalıyoruz zamanları. İsimler veriyoruz günlere, aylara, yıllara. Kaldı ki doğada Pazartesi yoktur yani. Bir şeye başlayacaksan bugünden başlaman gerekiyor.

“Haddinden fazla kendini hor görmek, kendini beğenmişliğin başka bir ifadesidir. Gururunu aşağılama ile yenebileceğini düşünenler belki de Spinoza’ya kulak verseler iyi olur: ‘Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır.’ Antik çağ Atinası’nda Sokrat, son derece pejmürde kıyafetlerle halkın arasında gezinerek işçi sınıfın oylarını toplamaya çalışan bir politikacının maskesini şu sözleriyle düşürmüştü: ‘İçindeki kibir, paltondaki her delikten dışarı fışkırıyor.’”(s.95)

Vay be! O cümleyi görünce… Onu duymuştum aslında ben bir yerde de, neyse. Sokrat yine ağır konuşmuş. Biraz bu kendini beğenmişlikten kaçınmaya çalışırken o aşırı kibir halleri bende de mi oluyor? Üslup çok önemli. Ben bazen böyle çok anlaşılamıyorum. Verdiğim diğer örnekler şeyler sanki burada hava atıyormuşum gibi anlaşılabiliyor. Ya da işte yaptığım işleri beğenmemem, küçük görmek gibi demeyeyim onu da, çok daha iyisi olabileceğini bildiğim için… Ama onun da işte sonu yok ve çok büyük bir şey yaptığımı da düşünmüyorum hiçbir zaman. Tek amacım işte dünden daha iyi olsun.

Son yazım çok kötüydü mesela bugün daha iyisini yazmaya çalışmam gerekiyor ama işte orada da biraz bir dengeyi bulmak… “Senden bir tane daha yoksa eyvallah diyeceksin” diyor ya Kurtlar Vadisi’nde. Onun gibi belki de. Biraz arada eyvallah demeyi de teşekkür etmeyi de bilmek gerekiyor. Sürekli böyle alttan al al olmuyor yani o da yanlış, o da doğru bir tavır değil.

“Benlik bilincine dair söylediklerimiz kendiyle bütünleşmiş, iç uyuma ulaşmış davranış biçimini kapsar fakat aktiflik kavramına terstir. Biz kendimizden kaçmayı öğütlemiyoruz. Yaşamak yeri geldiğinde hiçbir şey yapmama potansiyelini de içine alır. Kendini yiyip bitirmeden boş oturmak göründüğünden zor olabilir. Robert Louis Stevenson’un kesin olarak yazdığı üzere: ‘Tembellik edebilmek için bayağı güçlü bir bireysel kimliğe sahip olmak lazımdır.’ Benliğin farkına varmak yaşamın daha sakin yanlarını da içerir. Örneğin meditasyon yapmak, derin düşüncelere konsantre olmak Batı’nın kaybettiği sanatlardır ki bu tehlike arz eden bir durumdur. Bir şeyler ‘yapıyor’ olmak yerine bir şeyler ‘olmak’ ruhumuzda yeni bir tat yaratacaktır. Eğer bu tadı yakalayabilirsek, değerli, olduğumuzu ispatlamak uğruna çalışmak zorunda kalmayacağız. Çalışarak meydana getirdiklerimiz yaratıcılığımızın, ruhumuzdan gelen ilhamın bir yansıması olacak, hem kendimizle hem de dostlarımızla olan bağı koparmadan.”(s.111)

İşte buralarda evet demiştim ben de. Tamam kendini daha da fazla zorlamaya gerek yok. Benim de çocukken okuduğum ilk kitaplardan biri olan Define Adası’nın yazarı, onu da çok severim. Tembellik edebilmek içinde güçlü bir kimliğe sahip olmak lazım. Erken de kalkacağım, kendimi zorlamayım demiştim ve buralarda bırakmıştım kitabı. Bırakış da o bırakış zaten ondan sonra bitirene kadar hep böyle bir bölük pörçük okumak zorunda kaldım. Biraz bu işte hastane süreçleri falan ama artık iyiyim iyiyim çok şükür devam edelim bakalım.

“Sonuç olarak nefret ve öfke hep gizli kalıyor, bastırılıyor. Artık psikolojide kesin olarak bilinen bir şey varsa o da bastırılan bir duygunun, karşıt bir davranışla telafi edildiğidir. Hiç hoşlanmadığınız bir insana karşı aşırı nazik davrandığınızı zaman zaman siz de fark edersiniz. Eğer endişeden uzak biriyseniz, bunu kendinize itiraf edebilir hatta Aziz Paul’un vecizesini sık sık tekrarlayabilirsiniz: ‘Düşmanıma iyi davranıyorsam, başının üzerinde ateş topları biriktirmek içindir.’ Ama biraz daha güvensizseniz, kendinizi bu insanı sevdiğinize şartlandırmaya çabalarsınız. Baskıcı anne ya da babasından nefret eden çocuklar nefretlerini gizleyebilmek için ebeveynlerine anormal sevgi gösterilerinde bulunurlar. Ringde yumruklaşırken birbirlerine kenetli kalan boksörler misali, düşmanlarına sarılırlar. Gerçek hayatta, nefret ve öfke bu biçimde açığa çıkmaz; nefret ya başka insanlara kaydırılır ya da birey kendinden nefret etmeye başlar.”(s.143)

Ne kadar tehlikeli bir duyguymuş nefret görüyor musunuz? Ya başka insanlara kaydırılıyor ya da kendinden nefret etmeye dönüyor. Yani hangisi daha kötü bilemedim. Başka insanlara kayması sanki daha kötü. Ne suçu var yani onların? Kendinden yine nefret edince bunu bir şekilde çözebilirsin belki ileride. Mi acaba? Ya da yoksa o bütün kötülüklerin mi anası, bilemiyorum şu an.

“Bir takım sınırlamaların olduğunu kabul etmek vazgeçmek demek değildir; aksine yaratıcı olmaya dönük bağımsız bir tavır olarak nitelendirilebilir. Eğer hiç sınırlama olmasaydı karar vermek belki daha basit olurdu ama belli sınırlar içinde bir karara varmak daha yaratıcı olmayı gerektirir. Kierkegaard’ın sözleriyle açıklayacak olursak: ‘Kendini özgürlüğüne adamış birey gerçeklerle savaşarak zaman kaybetmez; bilakis gerçekleri sevmeyi öğrenir.’”(s.153)

Kendini özgürlüğe adamış birey, gerçeklerle savaşarak zaman kaybetmez. Ne kadar güzel bir sözmüş gerçekten. Gerçeklerle savaşmamak lazım yani, kabulleneceksin. Gerçek yani bu! İki artı iki beştir ya da üçtür diye uğraşmanın ya da işte bir şey söylüyorsun mesela sana katılmıyorum diyorlar. Yani ne demek katılmıyorum. Bir duygu ifade etmiyorsun, olanı, realiteyi söylüyorsun. Öznel bir şeyden bahsetmiyorum ki! İşte kanunu söylüyorsun ya da mevzuattan bahsediyorsun, ya öyle olmayabilir mi? Tamam evet olmayabilir muhtemelen de öyle değildir zaten. İllaki bir istisnası açık kapıları vardır. Bizim maalesef biraz hukuk sistemi öyle oluyor ama demek istediğim o değil. Burada gerçeklerle savaşmamayı da öğrenmemiz lazım. Bunu da işte nasıl öğreneceksek! Çok zor bir şey. Bence kendimizle savaşmamız lazım, belki de önce o savaşı kazanmak gerekiyor.

“Psikolojik ve ruhsal açıdan insanlar yalnızca saatlere bağlı olarak yaşamazlar. İnsan için zaman yaptığı işin önemine bağlıdır. Diyelim dün bir adam gününün bir saatini metroda işine giderken, sekiz saatini sıkıcı işinde çalışarak, mesai sonrası on dakikasını aşık olduğu ve evlilik hayalleri kurduğu kızla ve akşam olunca da iki saatini gece kursunda geçirdi. Bugün metroda geçen iki saatle ilgili hiçbir detay hatırlamıyor- zaten çok boş bir yolculuktu ve yol boyunca uyumayı tercih etmişti. Ofiste geçen sekiz saat de onda fazla bir iz bırakmadı; akşam kursunu ise daha yakın geçmiş olmasından ötürü biraz daha net anımsıyor. Halbuki sevdiği kızla geçirdiği on dakika bütün gece aklımdan çıkmadı. O gece biri akşam kursuyla diğer üçü kızla ilgili olmak üzere dört rüya gördü. Yani aşık olduğu insana ayırdığı on dakika, geriye kalan yirmi saate göre zihninde çok daha fazla yer kapladı. Psikolojik olarak onun için önemli olan zamanın birim olarak ne kadar uzun veya kısa olduğu değil yaşadığı deneyimin anlamıydı, diğer bir deyişle onun umutlarına, gelişmesine ve kaygılarına olan etkisiydi.”(s.238)

Evet, bu da kitabın sonlarına doğru aldığım not, son anlıntım. Sonra zaten bu kitap nasıl böyle bitti hemen anlayamamıştım. Buradan sonra aktı gitti. Bu alıntı bana Tanpınar’ın meşhur şiirini hatırlattı:

“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.”

Kısaca bu kitap böyleydi. Bir kişisel gelişim kitabı tadında da diyebilir miyiz? Böyle yorumlar da gelmişti bizim arkadaşlardan. Ben de katılıyorum biraz ve çok fazla böyle Amerika odaklı, liberal görüşü savunan bir kitap olduğunu da söylemişti bir başka arkadaşımız. İşte sürekli böyle “İstersen yaparsın, yürü be kim tutar seni? Sen önce bir birey ol, gör bak neler oluyor!” kitaplarından mı? O kadar da değil! Güzel, okuduğum alıntılar mesela bilmiyorum sizin de hoşunuza gitmiş midir? Bilmediğiniz şeyler mi? Hatırlamanız gereken şeyler en azından. Başka yerlerde okuyamaz mıydınız bunları? O açıdan Rollo May güzel bir kitap yazmış diyebilirim. Haftaya başka bir kitapla görüşmek üzere diyeyim. Hadi kalın sağlıcakla.




13 Kasım 2025 Perşembe

Çay Kitabı

 

Çay Kitabı, Dikkat Etmeye Kalkmak, Çeviri, Sanat, Kibir, Boşluk ve Saygısız Sevginin Sonu

Okakura Kakuzō’nun yazdığı Çay Kitabı’yla karşınızdayım. Tokyo Manga yayınlarından çıkan bu kitabı 2024 Mart tarihli 1. Baskısından okudum ve çeviren İrem Aslan olmuş.

Ve sandığım gibi bir hikâye kitabı çıkmadı. Aslında tam olarak bir deneme de değildi. Daha çok çayı ve çayın Çin ile Japon kültüründeki yerini anlatan bir eser olmuş. İçindekiler yedi bölümden oluşuyor ve her bölümün ayrı bir başlığı var.

BİRİNCİ BÖLÜM: ŞEFKAT KASESİ
İKİNCİ BÖLÜM: ÇAYIN ÜSLUBU
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TAOİZM VE ZEN BUDİZMİ
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: ÇAY ODASI
BEŞİNCİ BÖLÜM: SANATIN TAKDİRİ
ALTINCI BÖLÜM: ÇİÇEK
YEDİNCİ BÖLÜM: ÇAY USTALARI

Ve benim ne kadar çok alıntım varmış; şu an bunu görüp şaşırmış durumdayım. Yani bu kitap yüz sayfa falandı ve ben de üç seferde bitirmiştim. Yanlış hatırlamıyorsam önce sadece içindekileri okumuştum. Hikâye olmadığını öğrenince biraz üzülmüştüm. Sonra yarısına kadar gelip en sonunda da bitirmiştim. Bazen böyle kısa kitaplardan çok fazla alıntım olabiliyor. Bazen de 500–600 sayfalık bir kitaptan iki üç tane cümle ancak çıkartabiliyorum. Değişik bir durum. Neyse, başlayalım biz hemen.

“Çay, başta hastalık tedavilerinde ilaç olarak kullanılan bir içecekti. Zamanla günlük hayatımıza dâhil olan bir içecek hâline geldi. 8. yüzyılda Çin’de şiirlere konu oldu ve zarif bir eğlence anlayışı olarak anıldı. 15. yüzyılda Japonya’da estetik bağlılık hâline gelen çay, seremoni ile daha da değer gördü.
Çay seremonisi, gündelik hayatın sıradan işlerinde bile var olan güzelliği ve değerleri görmek üzerine kuruludur. Saflığı ve uyumu, karşılıklı sevginin gizemini, sosyal düzende var olan romantizmi sabırla insanlara öğretmeyi amaçlar. Çay seremonisinin özü, kusurlarımızla barışmak, imkânsızlıklarla dolu dünyadaki hataları düzeltmek için çaba sarf etmemiz, hayat adını verdiğimiz anlaşılması güç süreçte çabalarımızdan sonuç almamız için nazik bir girişime başvurmaktır.”(s.11)

Evet, ilk bölüm “Çay”. Biraz çay seremonisinden bahsediyor. Bu kadar basit gibi görünen bir şeye bu kadar büyük anlamlar atfetmeleri, onu bir seremoni hâline getirmeleri, gündelik hayatta var olan güzelliğin takdir edilmesine neden oluyormuş. Bir şeylere dikkat etmeye kalkınca çok sevdiğim bir söz aklıma gelir: “Elinde çekiç olan, her şeyi çivi olarak görür.” Elinizde de bir çay varsa — özellikle de o çayın anlamını biliyorsanız — her şey size bambaşka görünecek.

“Japonya, çok uzun bir süredir dünyanın geri kalanından uzakta ve izole bir durumda. İzole olmak Japonların kendilerini geliştirmesine, düşüncelerini yansıtmasına bir fırsat sağladı. Kendilerini yansıtmalarının yanında öğrendikleri çay seremonisi de Japonya ile gelişti. Evlerimiz, alışkanlıklarımız, giyim tarzımız, yemek kültürümüz, porselen ve seramik işlerimiz, sanatımız hatta edebiyatımız bile, hepsi bu durumdan etkilendi. Her hâlükârda Japon kültürünü inceleyenler, Japon kültürü etkisinde yetişenler bu etkinin varlığını görmezden gelemezler. Bu etki asillerin malikânesinde çatı katlarında, halktan kişilerin evlerinin bir odasında yer edinmiştir. Çiftçilerimiz bile çiçek sanatını ve çiçek düzenlemeyi öğrendi. Japonya’nın en yoksul kesimi bile kayalıklardan ve sulardan para kazanabilir duruma geldi, ‘Çaysız adam’ dediklerimiz vardı…”(s.11)

Diyor ve devam ediyor. Çayla ilgili iki tane deyimleri vardı: “çaylanmak” ve “çaysız adam”. Bana biraz bereketle ilişkilendiriyorlar gibi gelmişti. Ve tabii ki Japonların bir de çay odası olurmuş. Bizdeki misafir odası geldi aklıma; “Benzer bir şey mi acaba?” diye düşündüm ama değil, değil. Çay deyince bizim aklımıza misafir gelir, ama onlarda çay daha çok kendilerinin içtiği bir şey. Bir meditasyon gibi; bir köşeye çekilip kafa dinledikleri bir an. Aslında bizim de böyle bir şeye gerçekten ihtiyacımız var.

Yazar, doğu ve batı arasındaki farklılıkları ve çatışmayı da zaman zaman yansıtmış. Şöyle uzun bir alıntım var mesela:

“Batı, bizimle istediği kadar alay edebilir, çünkü biz karşılığını vereceğiz. Eğer sizin hakkınızda yazılanları bilseydiniz kendinizle daha çok eğlenir ve ‘Asya, pek de eğlence konusu değilmiş,’ derdiniz. Uzak olan şey güzel ve bir o kadar da garip gelir insana. Batı’nın bizim hakkımızda yazdığı her yazı da böyle işte. Farkında olmadan bize olan hayranlıklarını dile getirdikleri yazılarında, biraz da kendilerine olan sessiz küskünlük saklı. Oysa hem geçmişte hem de gelecekte kıskanmanın ne olduğunu soracak kadar erdem dolu bir hayatla, ayıplanmayacak kadar güzel günahlarla kuşanmıştınız. Eski bilge (kendi zaman dilimlerinde bilge olan) yazarlarımız da şu cümleleri söylerlerdi: ‘Onlar, elbiselerinin içinde tüylü kuyruklar saklıyorlar. Bizim yediğimiz pirinci eleştiriyorlar ama birçoğu yeni doğmuş bebekleri pişirip akşam yemeği niyetine yiyor.’ Söylenenler bunlarla da kalmadı. Zamanla gelişti ve deneyiminiz bile olmayan konular hakkında bilge kesildiğiniz için dünyadaki en uygunsuz insanlar olduğunuzu düşündük.”(s.15,16)

Burada kim kimin hakkında önyargılara sahip, onu kestirmek biraz güç; ama bu tamamen bir etki–tepki meselesi. Bir taraf diğerini ne kadar dışlar ve anlamazsa, karşı taraf da onun hakkında aynı ölçüde uygunsuz düşünceler geliştirebiliyor. Bir çay kitabında bunların ne işi var diyebilirsiniz… ve sonra Shakespeare çıkıyor karşımıza.

“Thackeray ve Shakespeare gibi çaydan gerçekten anlayan herkese ‘çay seremonisi ustası’ denmiştir. Eski dönem (dünyanın gerileme döneminde olmadığı zamanların) şairlerinin yazdığı şiirler de materyalizme karşı olan protestolara destek olmuş ve çay seremonisinin önemini anlatmıştır. Bugün bile bu ‘eksiklik’ üzerine düşünmek yerine karşımızdakilerin güzelliklerini inceleyip ortak bir noktada buluşabilseydik, birbirimize destek olabilirdik.”(s.22)

Aslında ne kadar çok ortak noktamız var. Biz ise sürekli farklılıklara yöneliyoruz. Çayda bile bak, elli çeşit çay var. Sonuçta hepsi kaynayan suya bir şeyler koymak… Hatta artık onların soğuk çayları da var. “Sen şunu içiyorsun, ben bunu içiyorum” demek yerine, hepimizin çay içtiği ortak paydasında buluşabilsek ne kadar güzel olmaz mıydı? Ama kahve içen de var tabii. Gazlı içecek içenler, diğer içkiler, bir şeyler… Onlara hiç girmiyorum bile.

“Sanatı nasıl sınıflandırıp dönemlere ayırdıysak çay için de aynısı geçerli. Çayın da dönemleri ve üslubu vardır. Çayın dönemleri evrimleşmesi sırasında bölümlere ayrılmıştır. İlk döneminde çay, tereyağı ve baharatlar kullanılarak yapılmıştır. İkinci döneminde, Budistler çaya ruhani bir anlam yüklemiştir. Üçüncüsünde ise herkesin yaptığı gibi çay demlemeyi öğrenmişlerdir. Çay demlenirken, dönemlerinden izler de beraber demlenir. İnsanların eskilerden kalma düşünceleriyle hareket edip kendilerini ele vermesi gibi… Konfüçyüs ‘İnsanlar, hiçbir şeyi saklayamaz,’ demiştir. Belki de saklamaya ihtiyaç duyduğumuz büyüklükte bir şeylere sahip değiliz, bu yüzden saklama ihtiyacı duyduğumuz küçük şeyler konusunda kendimizi hemen ele veriyoruz.”(s.26)

Burası çok güzeldi. Hiçbir şeyi saklayamamamız, her şeyin açık edilmesi… Bunun bir nedeni de, evet, saklanacak çok büyük bir şeyimizin olmaması olabilir belki. Ama çay demlemekle ilgili bir bölümü de vardı; hiç bizim gibi demliyorlar diyemem. Meğer çayın da bir usulü varmış.

“Luwuh, kitabın beşinci bölümünde çay yapımından bahsetmiştir. Çay yapımında tuz hariç bütün malzemeleri çıkarmıştır. Su seçimi ve kaynama miktarı üzerinde de oldukça durmuştur. Luwuh’a göre, dağlardan akan sular, çay yapımı için en iyi sulardır. Sonra sırasıyla nehir suları ve kaynak suları gelir. En iyi suyun ardından kaynamanın üç aşamasından bahsetmiştir Luwuh: İlk kaynamada su üstünde yüzen balık gözleri oluşur, ikinci aşamada baloncuklar patlamaya başlayarak içerisinden kristaller çıkaran boncuklar gibi görünür, üçüncü aşamada ise baloncuklar çaydanlığın içinde patlamaya başlar. Su kaynarken sıkıştırılmış çay yaprakları ateşin ısısında kavrulmaya bırakılır. Ardından birinci kalite kâğıtlar kullanılarak, kavrulan çay yaprakları toz hâline getirilir. Kaynayan suyun ilk aşamasında tuz eklenir. İkinci aşamaya geçildiğinde, toz hâline gelmiş çay yaprakları suya bırakılır. Üçüncü kaynama aşamasında ise çayın dibe çökmesi ve kaynayan suyun tekrar canlanması için bir kepçe soğuk su çaydanlığın içine dökülür. Ardından tekrar kaynayan çay, fincanlara dökülerek içilir. Çaylar aşkına! Yapraklar berrak gökyüzünde süzülen küçük bulut kümeleri gibi yahut yeşil gölde yüzen nilüferler gibi görünürmüş.”(s.30)

Çay demlemenin de çeşit çeşit yolu var demek ki. Tabii bizim çaydanlıkla yaptıklarımız gibi altlı üstlü değil bunlar sanırım. İngilizler, Amerikalılar falan da genelde sadece suyu kaynatıyorlar; sallama çay kullandıkları için o poşetlerle yapıyorlar. Ama bizde öyle mi? Değil. Bunları sadece alıntı olarak aldım; belki merak edenler dikkat eder diye.

“Ne kadar çabalasak da Zen ve Taoizm ile ilgili ilke ve öğretiler, hiçbir yabancı dile doğru ifadelerle çevrilmemiştir. Başarılı denemeler olsa da yeterli değildir.
Çeviri her zaman bir isyan şekli ve hainlik olarak görülmüştür. Mingli bir yazarın dediği gibi “En iyi çeviri, kumaşın bütün iplerini gösterebilir ve güzel görünebilirse de, ancak işlemenin ve rengin olmadığı, inceliğin belirsizleştiği arka yüzü kadar iyidir.” Zaten büyük öğretileri açıklamak da o kadar kolay bir iş değildir. Eski bilgelerin öğretileri sistemli değildir. Gerçekleri söylemekten korkan tarafların çelişkili konuşmalarına neden olmuştur.”(s.38)

Çevirilerin zorluğu… Hemen bununla ilgili de bir örnek de vardı. Bakayım
onu almış mıyım? Evet!

“ Şakyamuni, Konfüçyüs ve Lao Tzu yaşamın simgesi olan bir sirke kavanozunun önüne geçmiş ve parmaklarını bandırarak sirkenin tadına bakmışlar. Aslına bakılırsa Konfüçyüs sirkenin ekşi, Buda acı, Lao Tzu ise tatlı olduğunu söylemiştir.
Lao Tzu, eğer herkes birliği korumak için elinden geleni yaparsa hayat denen tiyatronun daha eğlenceli olacağını savunmuştur. Hayat oyununda başarılı olmanın sırrı herkese eşit davranmak ve kimsenin hakkına girmemekten geçer. Bu oyunu düzgünce oynayabilmek için hikâyeyi çok iyi bilmek gerekir. Kendini düşünmeden önce hikâyeye dâhil olan herkesi düşünmek gerekir. Lao Tzu bunu ‘boşluk’ metaforuyla açıklar; gerçeği yalnızca boşlukta görebildiğimizi söyler. Örneğin bir odanın gerçekliği duvarların veya çatının kendisinde değil de duvarlar ve çatıyla çevrilmiş boşluktadır. Sürahinin kullanışlı olmasının sebebi sürahinin yapısı veya üretildiği madde değil, içerisinde suyun girebileceği bir boşluğun olmasıdır. Boşluğun gücü, her şeyi barındırmasından gelir. İnsan kendini herkesin girebileceği bir boşluğa dönüştürürse, her durumun üstesinden gelebilir.”(s.44)

Yine çaydan ve sirkeden nerelere geldik? Boşluk aslında önemli. Sessizlik de soloya dâhildir. Bir de hayatımızda bir yerlere, bir şeylere yer açmamız gerekiyor. Yoksa her şey anında doluyor ve nefes alamıyoruz.

“ Ve garip bir şekilde, yeni gelenlere nispeten hafif görevler verilirken, en iyi eğitimli keşişlere diğerlerininkinden daha düşük seviyede sayılabilecek fakat seslerin daha yüksek olduğu görevler verilirdi. Bu görevler Zen uygulamasının bir parçasıydı ve herhangi bir önemsiz eylem bile kesinlikle mükemmel bir şekilde gerçekleştirilmeliydi.”(s.50)

Şeklinde bir bölüm de almışım. Burada da eğitimle ilgili, aslında hiçbir şeyin önemsiz olamayacağı; her eylemin mutlaka bir ustalık gerektirdiği anlatılıyor. Tabii ki Yunus Emre geldi benim de aklıma. Bilmiyorum, belki sizde de öyle olmuştur.

“Bir şaheseri anlamak için eğilmek, nefesini tutmak ve her kelimeyi duymadan beklemek gerekir. Ünlü bir Song eleştirmeni çok ilginç bir itirafta bulunur: ‘Gençken sevdiğim resimleri yapan ustalara hayrandım ama kavrayışım olgunlaştıkça, ustaların zevkime göre seçtikleri tablolara bayıldım.’ Ne yazık ki, ustaların ruh hâllerini incelemeye çabalayan çok az insan var. Düzeltilemez cehaletimizle bu basit nezaketi, bizim için çabalayan ustalara çok görüyoruz. Bu nedenle, çoğu zaman gözümüzün önünde ortaya çıkan güzelliğe katılmıyoruz bile. Bir ustanın her zaman hazır bir ziyafeti vardır ama biz açlıktan ölüyoruz çünkü onu tatma gücümüz yok.
Sempati duyanlar için başyapıt, yaşayan bir gerçeklik hâline gelir ve yoldaşlığın iyi niyetiyle ona çekilme eğilimi gösterirler. Çünkü sanatçı ölümsüzdür; hem sevgisi hem de kederi kalbimizde tekrar tekrar yaşar. Bize çekici gelen ise yetenekten çok ruhu, teknikten çok karakteridir. Çağrı insanaysa cevabımız samimi olacaktır. Tam da ustayla aramızdaki bu gizli, üstü kapalı anlaşma yüzünden şiir ve roman okuyoruz; kahraman- la birlikte acı çekiyor ve seviniyoruz.”(s.68,69)

Diyor. Gizli anlaşmadan da bahsetmiş; kitap okuyanlara açığa çıkarmış. Şimdi benim de anlamakta biraz zorluk çektiğim bir anlatım var. Zaten bir atasözüymüş. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?

“Eski bir Japon atasözü vardır: ‘İyi görünen bir adama âşık olamazsın.’ Çünkü böyle bir erkeğin kalbinde sevgiyle dolduracağı yer yoktur. Sanatta da kibir, herhangi bir sanatçı topluluğunun sempatisine karşı büyük bir saldırıdır.”(s.69,70)

Demiş, ne alakası var kibirle falan bilmiyorum ama bu da işte bir çeviri.
Dolayısıyla tam olarak anlayamadığımız bir yerdir belki de.

“Ne yazık ki çağdaş sanata yönelik yüzeysel coşku gerçek duygulara dayanmıyor. İçinde bulunduğumuz demokratik çağda kendi duygularına kayıtsız kalan halk, en iyi olarak kabul edilmektedir. İstediğini elde etmek için zarif şeyler değil, pahalı şeyler istiyorlar; güzel şeyler değil, modern şeyler istiyorlar. Sıradan insanlar ilk kez, sanayiciliklerinin değerli ürünleri olan resimli dergilere bakmaktan etkilenmiş gibi yapıyorlar. Ashikaga döneminin İtalyan eserlerine ve başyapıtlarına göre sanat beğenisini sindirmek daha kolay olacaktır onlar için. Başka bir deyişle, sanatçının adı, eserin niteliğinden daha önemlidir. Çinli bir eleştirmenin bir- kaç yüzyıl önce yakındığı gibi, insanlar tabloları kulaktan kulağa eleştiriyor. Bugün nereye bakılırsa bakılsın, kendimizi sahte-klasik hissettiren, bu gerçek takdir eksikliğidir.”(s.73)

Sanatın kulaktan kulağa eleştirilmesi burada güzel bir yaklaşım gibi geldi bana. Çağdaş sanat ise benim de çok anlayamadığım bir konu; ama ne sanattır, ne sanat değildir, bunlara hiç girmeyeceğim. Çünkü bu tartışmanın bir kazananı olmuyor. Ve geldik çiçeklere… Evet, bu kitapta neden çiçeklerden bir bölüm var, ben de başta yadırgamıştım; ama okurken “İyi ki yazmış” dedim.

“Eğer bahçede sabit duran bir çiçekseniz, bir gün elinde makas veya testere benzeri küçük bir aletle yanınıza gelen korkunç bir insanla karşılaşabilirsiniz. Bu kişi kendisine ‘çiçek aranjman ustası’ diyebilir. Çiçek ler de doktor hakkı istemelidir. Doğası gereği kendine bunu yapan insandan nefret edecektir. Çünkü doktorlar, her zaman kurbanlarının acısını uzatmaya çalışırlar. Sizi kesecek, bükecek, duruşunuzu keyfî düşüncelerle değiştirecek ve garip bir şekle sokacak. Hamur yoğurur gibi sizi yoğuracak, kaslarınızı esnetecek, kemiklerinizi bükecek. Kanamanızı durdurmak için sizi sıcak kömürlerle baş başa bırakacak veya dolaşımınıza yardımcı olmak için vücudunuzu tellerle destekleyecek. Görünüşünüzü düzeltmek için yaptığı diyete bazen tuz, sirke, şap ve bazen de sülfürik asit ekleyecek. Bayılacak duruma geldiğinizde köklerinize kaynar su dökecek. Tedavisi olmayan bu durumda öleceğiniz zamanı iki hafta daha uzatacak ve bundan gurur duyacak. İlk yakalandığınız anda ölseydiniz, bundan gurur duyacak duruma bile gelebilirdiniz. Bir önceki hayatınızda ne yaşamış olursanız olun, ne suç işlemiş olursanız olun bu tür bir cezayı kimse hak etmez.
Batı toplumundaki çiçek israfı, Doğulu ustaların çiçeklere yaptığı muameleden daha da şaşırtıcı. Her gün balo salonlarını ve ziyafet masalarını birkaç saatliğine süslemek için kesilip atılan çiçeklerin sayısı kim bilir ne kadardır! O çiçekleri birbirine bağlasak belki de bütün bir kıtayı çiçeklerle doldurabiliriz. Bu cehaletin yanında, çiçek ustaları nasıl da önemsiz kalıyor! Ustalar, kurbanlarını dikkatli bir şekilde seçer, doğanın bize verdiklerine saygı gösterir ve çiçeğin ölümünü onurlandırır. Batı’da bir yeri çiçeklerle süslemek, geçici bir zenginlik göstergesi gibi görünüyor. Tüm kargaşa bittikten sonra, kullanılan çiçekler nereye gidiyor? Dünyada solmuş bir çiçeğin gübre ile buluşmasını görmekten daha acınası bir durum yoktur.”(s.78,79)

Çiçeklere saygı göstermek gerekiyor. Belki de sadece sevgi yetmiyor; çünkü sevginin sonunu görebiliyorsunuz. Dalından kopartıp soldurmak, ziyan etmek… Bu aslında sevgi değil, yanlış bir tezahürü. En azından örnekler biraz hoşuma gitti, o yüzden bunları aldım ve sonrasında değerlendirdim.

“Tiran, çay odasına somurtkan bir bakışla girdi. Ama onu bekleyen harika bir şey vardı ve ruh hâli tamamen iyileşmişti. Tokonomada’da1 ender bulunan, ustalık işi bronz bir kap içinde, tüm bahçelerin kraliçesi olan bir gündüzsefası vardı.
Bu tür bir örnek, anlamanızı daha da kolaylaştırmıştır. Belki de çiçekler, ifade ettikleri anlamı insanlardan daha iyi biliyorlar. İnsanlar gibi korkak değiller! Ölümüyle gurur duyan çiçekler vardır. Japon kiraz çiçeklerinin ağaç dallarından kopup rüzgârla savrulurken kendileri ile övündükleri doğrudur.”(s.89)

Ve evet, benim de en sevdiğim Japon çiçeklerinden biri: kiraz çiçekleri. Animelerde de çok güzel gösterirler; okurken gözümün önüne geldi. Böyle bir kitap kısaca Çay Kitabı, çiçeklerle de bezeli. Hermann Hesse ve Byung Chul Han’dan sonra, farkında olmadan seçip bulduğum bir kitap oldu. Tokyo Manga yayınlarından çıkınca, hediye edilesi bir kitap hâline gelmiş.

Aslında benim de çay içesim geldi. Şimdi burada çaysız, çaysız insan gibi oldum. Bir de biraz dişim ağrıyor; geçenlerde yirmilik dişimi çekmişlerdi. O yüzden neredeyse bir haftadır kayıt da alamadım. Şu an biraz kendimi zorluyorum konuşabilmek için. Çok teşekkür ediyorum; buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için. Gelecek hafta görüşmek dileğiyle.




6 Kasım 2025 Perşembe

Gecenin Sonuna Yolculuk

 

Gecenin Sonuna Yolculuk, Göz Açtıran İç Kararması, Uykuda Şiir Ezberlemek ve Halının Altına Süpürdüklerimiz

Bugün Louis-Ferdinand Céline’in yazdığı Gecenin Sonuna Yolculuk kitabından bahsedeceğim. Özgün adı: Voyage au bout de la nuit ve çeviren de Yiğit Bener. Yapı Kredi Yayınları’ndan okumuştum ben bu kitabı.


Tabii ki Hakan Günday’dan duyup Kinyas ve Kayra’yı bitirdikten sonra onun bu kitaptan ne kadar etkilendiğini görünce hemen okuma listeme almıştım ve ilk fırsatta da okumak istemiştim ancak yaklaşık iki ay kadar geçti okuyalı. Sadece notlarımı çıkarabildim. Şu an hâlâ kitabın o karanlık atmosferini hatırlıyorum okurken ki o yaşadığım duyguları ama kitap hakkında çok fazla şey hatırlamıyorum.

Kitaplardan geriye ne kalıyor? İşte okuyunca biraz da onu göreceksiniz. Birkaç güzel cümle, birkaç kısa anı belki ve duygular… Hayatta da belki zaten kalacak olan şey odur.

Mesela savaşlardan sonra ne kalıyor, geriye, ne için savaşıyoruz? Bu kadar kazandıktan sonra ne oluyor? Ne olacağını zannediyoruz? İşte bir karakterimiz var ve o karakterin başından geçenler, onun o gecenin sonuna yolculuğu yani bir anlamda ve o kadar güzel bir çeviriydi ki bu, Yiğit Bener bir de son söz yazmış ya kitaptan daha iyi diyeceğim — yani haksızlık olacak mı bilmiyorum ama son yıllarda okuduğum en iyi son söz diyebilirim.

Zaten çoğu kitapta olmaz son söz, ön söz bile artık çok fazla olmuyor. Ben en iyisi alıntılarımla başlayayım çünkü çok çok fazla ve oldukça uzun. Yazar da zaten biraz biraz değil bayağı bir tartışmalı bir insanmış. Irkçılıkları ve bir şeyleri işte onları da çok da araştırmadım. Çok beni etkilesin istemedim. Açıkçası ben daha çok Hakan Günday’dan duyup, etkilenip başlayanlar kervanına katlıyorum. Söylediği kadar da var mı?

O biraz fazla abartmış gibi de hissedebilirsiniz ama güzel denilebilir mi? Değişik ve rahatsız edici, özgün bir kitap aslında ve okurken de Kinyas ve Kayra’da onların gemi yolculuğu özellikle orasını da bana çok hatırlattı kitapta.

İçim bunaldı yani böyle okurken, zor okumuştum aslında. Beş yüz küsur sayfa falan olmalı, bitirmek zor olmadı da işte onları hazmetmek. Bazı yerleri böyle hızlı hızlı geçtim ve biliyordum yani o aralar bir şey olacağını da hissediyordum. Hakikaten de öyle. Dünya bir başıma yıkıldı gibi oldu kısa bir süreliğine. Ara vermek zorunda kaldım podcaste.

Onun da etkisi var mıdır acaba? Bu kadar çok üst üste karamsar şeyler okumak iyi gelmiyor bana en azından onu da anlamış oldum, o yüzden de zaten Hakan Günday okumaya da ara verdim. Bakalım bakalım gelecekte bizi hangi kitaplar bekleyecek?

“Belki de şu an hepsi ölmüştür? diye soruyorum kendi kendime. Madem hiçbir şeye kafaları basmıyordu, en faydalı, en pratik çözüm hepsinin çabucak öldürülmüş olmalarıydı… Böylece bu işi hemencecik bitirmiş olurduk… Eve dönerdik… Belki Clichy meydanından törenle geçerdik… Yalnızca sağ kalmış olan bir iki kişi… Bence öyle olmalıydı… Eli yüzü düzgün, efendi çocuklar, hepsi generalin arkasına dizilmiş olurdu, ötekilerse ölmüş olurlardı. alb. gibi… Barousse gibi… Vanaille gibi… (o da bir başka hırt)… vb. Bizi madalyalara, çiçeklere boğarlardı, Zafer Takı’nın altından geçerdik. Lokantaya girerdik, para almadan hizmet ederlerdi bize, bir daha asla para ödemezdik, ömür boyu hiç para ödemezdik! Biz, kahramanlarız! derdik hesap ödeme sırası geldiğinde… Vatanı savunanlar! Ve bu yeterli olurdu!… Küçük Fransız bayraklarıyla öderdik hesabı!… Kasadaki kız da elbette kahramanlardan para almayı reddeder, hatta, kasanın önünden geçerken, bizi hem öper, hem de bize para bile verirdi. İşte o zaman yaşamaya değerdi yani.”(s.34)

Evet, orası da daha kitabın başlarında, zorla askere alındığı karakterimizin Ferdinand mıydı? Adı ya bak adını bile unutmuşum Ferdinand sanki, yazarla aynı isimdeydi de Louis miydi Ferdinand mıydı? Selin değildi, yok!

Neyse, askerliğini yaptığı zaman da aklından geçenleri ve başından geçen değişik şeyleri de anlatıyor ama yani hiç öyle alışık olduğunuz askerlik hikayeleri değil. Bu savaşların anlamsızlığı, acımasızlığı tabii ki o savaşın sonunda kazansan bile böyle bir şey olmayacak. Yani onun da farkında aslında ama konuşuyor işte ve şimdi yorgunluğu anlattığı bir bölüm var.

“Dört haftadır sürüp giden bu savaşta, o kadar yorgun, o kadar mutsuzduk ki, yorgunluktan korkumun bir kısmını yolda yitirmiştim. Sabah akşam bu insanlar, yani rütbeliler, özellikle de her zamankinden daha sersem, daha çapsız ve daha nefret dolu düşük rütbeliler tarafından taciz edilme işkencesi, en inatçı insanı bile hâlâ yaşamakta direnme konusunda tereddüt eder hale getiriyordu. Ve eğer uyumak için çekip gitme olanağı gerçekten kalmadıysa, Ah! şu çekip gitme isteği yok mu! Uyuyabilmek için! Öncelikle! yaşama isteği de kendiliğinden kayboluyor zaten.”(s.41)

Evet, benim bu uykuyla imtihanım ve zaman zaman hepimize de geldiğini hissettiğim o çekip gitme isteği. Çünkü dünya bir varış noktası değil. Yani biz burada misafiriz zaten. Bir gün göçüp gideceğiz. Mevlana büyük buluşma mı diyordu? Öyle bir şey işte. Yani üç günlük dünya. Burada o çekip gitme isteği çok doğal ve arada böyle taktikler de almışım.

“Bu da şunu kanıtlar: sizi aklı başında sanmalarını sağlamanın en iyi yolu bayağı pişkin olmaktır. İyiden iyiye pişkinseniz mesele yok, o zaman artık hemen hemen ne yapsanız yeridir, ne isterseniz, çoğunluk sizden yanadır ve kimin deli olup kimin olmadığına karar veren de çoğunluktur.”(s.76)

Çoğunluklar… Yine kendimi azınlık olarak hissettiğim iyiden iyiye pişkin olmak, gamsız olmak, bazen istediğim ama asla yapamayacağım — belki de o yüzden istediğim bir şey. Ne kadar çok kafaya takarsanız o kadar zorlaşıyor bir yandan. Ama böyle patavatsız insanlar işte kendini dobra diye tarif edip her istediğini söyleyenler, ah işte onları yapmayın!

Bir de onlardan olmak istiyorum. Bir yandan bu da bir çelişki, böyle bir şey olamaz. Ve o gemiye bindikleri an, o efsane gemi yolculuğu oradan da bir alıntım varmış:

“Bu gemi o kadar eski püsküydü ki, fi tarihinde doğum yılın yazılı olduğu bakır levhayı bile sökmüşlerdi; çünkü doğum yılı yolcuları endişelenmeye ve aynı zamanda alay etmeye kışkırtabilecek kadar eskilere gidiyordu.”(s.126)

Bazen söylemeye çekinirsiniz doğum tarihinizi, doğum yılınızı eğer o yaşlara geldiyseniz siz de belki bu gemi gibi hissedebilirsiniz. Çok eski püskü bir gemiyle gidiyorlar ve bazı işte restoranlar falan yapılmış.

Bunu daha çok işte “şu tarihten beri” hatta artık “since” falan diye de yazarlar sinir olurum bende çok uçuk kaçık tarihler yani cumhuriyetten öncesine kadar yazanlar oluyor işte. Çiğköfteciler falan işte bin yıllık lezzet sanki bin yıldır oradaymış gibi. Yani oralarda sorun yok mesela, sıkıntı yok insanlar zaten bu şirketleri de hep ömürlerinin sonsuzmuş gibi olduğunu varsaymamız ama kendimize gelince işte kimse istemezse yüz yıldır yaşıyorum falan. Böyle bir hava atmaz herhâlde diyecektim ki çok güzel bir alıntıya geldim:

“Akıllı böbürlenme yoktur. Bu bir içgüdüdür. Üstelik, her şey bir yana, övünmeyi sevmeyen adam da yoktur. İnsanların birbirlerine az çok keyifle katlanabildikleri neredeyse tek rol, hayran paspas rolüdür. Bu askerlerle düş gücümü fazla zorlamama da gerek yoktu. Sürekli hayran olmuş görünmek yeterliydi. Birinden hep savaş öyküsü anlatmasını istemekten kolay ne var? Hele bu adamlarda anlatacak çuvalla öykü varken.”(s.138)

Cenk Durmazel’in yaptığı böbürlenmeler geldi burada aklıma, o olsa hemen bir “böbür attım yalnızlığa” derdi ve böbürlenirdi ama bütün insanların ortak noktası mı acaba? Övünmeyi sevmek aslında değil diyeceğim geliyor ama maalesef öyle ya, hepimiz sevilmeyi alıyoruz yani aslında belki de ve şimdi kısa bir alıntım var ama çok güzeldi burası:

“Uykuya dalıverdi, mumun gölgesinde. Dayanamayıp yüz hatlarını ışıkta iyice incelemek üzere
doğruldum. Uyurken başkalarından farkı yoktu. Çok sıradan gibiydi. Oysa iyileri kötülerden ayırt
etmeyi sağlayacak bir şeyler olsaydı hiç de fena olmazdı aslında.”(s.174)

Yüzümüzdeki çizgiler, kırışıklıklar yaşanmışlıkların ifadesidir aslında ama böyle iyileri kötülerden ayırt edecek, ayırt etmeyi sağlayacak da bir şeyler olsaydı iyi olmaz mıydı bilmiyorum. Olmaya da bilirdi yani biraz haksızlık gibi de olurdu. O kadar keskin mi? Yani siyahla beyaz gibi bir ayrılma var mı? İyilik ve kötülük bu kadar ayrılıyor mu? İç içe aslında. Çoğu şey gibi hep birbirine karışıyor ve şimdi de yazarın biraz ruh halini anlatan, kitabın da özeti niteliğinde bir alıntım var:

“Yerlilere gelince, onlar aslında ancak sopa zoruyla çalışıyorlardı, hiç olmazsa bu açıdan onurlarını koruyorlardı, oysa beyazlar, onlar kamu eğitimi marifetiyle adam edildikleri için, gönüllü olarak çalışıyorlardı.
Sopa eninde sonunda onu kullananı yorar, oysa beyazların beynine iyice kazınan güçlü ve zengin olma umudu külfetsizdir, en ufak bir külfeti yoktur. Artık şu Mısır’ın ve Tatar Zorbaların marifetlerini sıralamaktan da vazgeçilsin! Dikey duruşa geçmiş hayvanlara iş başında en müthiş gayretlerini sarfettirmenin yüce sanatında Antik çağların bu amatörleri kendini beğenmiş düzenbazlar olmanın ötesine geçememişlerdir. Bu ilkeller, köleye “Beyefendi” demesini ve arada sırada ona oy verdirmesini bilmiyorlardı, ne de ona gazete almasını, ne de hele tutkularından arındırmak için savaşa yollamasını. Yirmi yüzyıllık bir Hıristiyan, bilmez miyim, önünden bir tabur asker geçtiğini gördüğünde kendine asla hâkim olamaz. Aklına bin türlü şey gelir.”(s.154)

O aklına gelen şeyleri de zaten anlatıyor kitap boyunca. Çok karanlık bir kitap ama böyle satır aralarındaki o aydınlatıcı bilgilerle içimizi de karartıyor ama gözümüzü açmamızı da mı sağlıyor? Yani bilmiyorum ki! Yok, çok karışık, tekrar tekrar belki okunması gereken bir kitap ama takılıp kalmamak da lazım. Ben de çok sevmem böyle aynı romanı tekrar tekrar okumayı, onun yerine yeni şeyler okumak isterim. Bir yerde takılıp kalmak da çok tehlikeli. Bakın yine güzel bir bölüm:

“İnsan bir yerde takılıp kaldıkça, nesneler ve insanlar iyice yozlaşıyorlar, çürüyorlar ve sırf sizin hatırınıza leş gibi kokmaya başlıyorlar.”(s.287)

Evet o kokuyu aldınız mı bilmiyorum ama bir hocamız demişti, iyi bir metin olabildiğince çok duyguya ve duyuya hitap etmeli diye. Yani sadece görmeniz, duymanız yetmez. Kokusunu da almalısınız bazen ve bu kitapta burnunuza güzel kokular gelmeyecek.

“Her şey ortadaydı, onu bal gibi kendi kaderine terk etmiştim işte, hatta daha kötüsü, onu Peder Protiste’in insafına bırakmıştım. Daha ne olsun. Elbette Toulouse’da her şeyin gayet yolunda gittiği, hatta ihtiyar Henrouille’un ona karşı artık gayet nazik davranmaya bile başladığı anlatılmıştı bana. Ne var ki, bazı durumlarda, değil mi, insan yalnızca duymak istediklerini ve işine gelenleri duyar…”(s.381)

Buna da katılmamak elde değil ve o kadar usta ki insanlar böyle işine geleni duymakta, görmekte. Olmasa bile duyabiliyorlar. Yani bazen görebiliyorlar ama işine gelmeyen bir şeyi görmezden gelmek, halının altına süpürmek de muazzam bir şey. Geçen bizim ofisteki balkonda — böyle ne derler onun adına— yeşil, halı sahalardaki suni çim gibi bir şey var. Yağmurda falan çok kötü olmuş. Altına su birikmiş biraz. Normalde zaten o yazlık daha çok ama işte şimdi bahar geldi malum, yağmurlar artınca kaldıralım dedik onu geçen. O kadar su birikmiş ki altında, tam bizim patron da zaten aynen onu dedi “İşte halının altına süpürmek böyle bir şey” diye. Göl gibi oldu balkon resmen, o kadar çok su, inanılmazdı yani. O halı sahalarda acaba nasıl maç yapıyorlar diyeceğim, zaten artık açık halı saha kalmadı galiba. Hepsi kapalı. Burada bunlarla ne alakası var? Neden bunu anlatıyorum. Şu an bilmiyorum. Neyse devam edeyim ben:

“İnsan yalnız yaşadığı andan itibaren kendi geçmiş yaşantısıyla ilgili konuların yükü altında ezilir. Bu yük onu sersemletir. Bundan kurtulmak için de bunun bir miktarını onu her görmeye gelenin üstüne sıvaştırır, bu da bu sefer onların canını sıkar. Yalnız olmak demek ölüme yönelik alıştırmalar yapmak demektir. “Bir köpekten daha cömertçe ölebilmeyi becermek gerek, dedim yine dayanamayıp, o zaman gebermemiz bin dakika sürer ve bunun her bir dakikası yine de yenilenmiş olacaktır, hem de geçmiş bin yıl içinde sevişerek aldığınız zevki bin kez unutturacak kadar da endişe yüklü… Bu dünyada esas mutluluk zevkle, zevk içinde ölmek olurdu… Gerisi boştur, yalnızca itiraf etmeye bile çekindiğimiz bir korkudur, sanattır.”(s.391)

Son cümlelere biraz katılmasam da — yalnız olmak demek, ölüme yönelik alıştırmalar yapmak demektir — aslında burada benim altını çizecek olsam çizeceğim yer yani. Sonra kıyamamışım herhalde devamını da almışım. İnsan en çok yalnızken mi ölümü düşünüyor acaba diyeceğim, bir de cenazeler olabilir belki. Cenazeler de kalabalık olur genelde… Neyse, neyse gece olacak ben de gece olmadan devam edeyim:

“Bu krizler sırasında, yeniden uykuya dalabilmemi sağlayacak kadar kaygısız olmayı bir daha asla beceremeyeceğim endişesine kapılıyordum. Mutsuz olduklarını söyleyen insanlara öyle hemencecik inanmayın. Hele önce bir sorun bakalım hâlâ uyuyabiliyorlar mı?… Yanıt evetse, her şey yolunda demektir. Bu da yeterlidir.
Ben artık bir daha asla deliksiz bir uyku uyuyamayacaktım. İnsanların arasındayken tümüyle uykuya dalabilmek için gerekli olan o güven duygusu alışkanlığını, hani o gerçekten olağanüstü boyutlarda duymak zorunda olduğunuz o güven alışkanlığını yitirmiştim sanki. Eski kayıtsızlığıma biraz olsun yeniden kavuşabilmem ve kendi endişemi bertaraf ederek, o bön ve ulvi huzuru yeniden bulabilmem için en azından somut bir felakete, bir hastalığa, bir ateşlenmeye gereksinim duyuyordum. Yıllar boyunca aklımda kalan biricik katlanılabilir dönem ağır ateşle seyreden birkaç günlük bir gripti.”(s.438)

Yine inanılmaz bir bölüm ve ben de böyle düşünürüm çünkü uyuyan insanlar bana hep güzel gelir, hoş gelir. Derdin yoktur uyurken, bir kabus falan görmüyorsan tabii. Uyumak bir nimet yani. O dinlenme hali ve iyileşmek için de gereklidir. İşte çocuklara da derler ya, bebeklere de deriz hatta, uyusun da büyüsün diye. Uyuyunca büyür çünkü uyuyunca o zihin tazelenir, yenilenir. Rüyalar görürüz, hatta işte bütün gün boyunca gördüğümüz, duyduğumuz o gereksiz bilgiler — gereksiz zannettiğimiz ya da — bilinçaltına atılır. Sadece bize lazım olanlar kalır, işlenmesi gerekenler işlenir.

Bu arada en iyi ders çalışma yöntemi de bence uyumaktır, çalışıp çalışıp şöyle kısa kısa şekerlemeler. Çünkü uyurken zihninize daha iyi işlenir öğrendikleriniz gibi bir bilgim var benim. Ama bunun doğruluğunu kendimce de teyit ettim, yaşayarak öğrendim. Ezberim çok kötüdür mesela benim, bundan hep dert yanarım geri geldikçe. Bir türlü bir şey ezberleyemem.

Şiirleri her okuduğumda farklı okuma potansiyelim var ama işte daha ilkokulda yine ikinci, üçüncü sınıf gibi bir zamanlar hoca illa tutturdu herkes bu şiiri ezberleyecek diye. Bir de öyle çok bilinen bir şiir de değil yani iki tane dörtlük, doğayla falan bir şeyle alakalıydı. Pastoral bir şiir, yani. Bunu niye zorunlu tutuyorsun herkes ezberleyecek diye, bilmiyorum. Psikopatlık gibi bir şey. Ben de okuyorum, okuyorum tekrar tekrar, işte anneme diyorum, nasıl ezberleyeceğim, diye. Yok olmuyor. Oku diyor, o da sürekli, tekrar tekrar oku. O zamanlar işte ses kaydı alamıyorum ya şimdi olsa yani en azından bir kayda alır, tekrar tekrar dinlerdim. Çünkü öyle okuyarak girmiyor benim aklıma. Neyse böyle artık gece olacak yani ve ben hâlâ ezberleyememişim.

Okurken, güzel okuyorum, kitabı kapatıyorum, yok! Kafada kalmıyor. İlk dizide, ikinci dizide hep böyle takılıyorum. Yani bir yere bakmadan okuyamıyorum. En son artık böyle çok sinirlenmiştim ve yorulmuştum da. Kapattım kitabı falan, yattım uyudum yani. Acayip böyle çünkü erken de kalkıyorsam o zamanlar yine, sabahçı mıydım neydim hatırlamıyorum. Öyle bir-iki saat falan uyudum. Uyandığımda ezberlemiştim inanılmaz bir şekilde! İçimde öyle bir his var, ezberlemişim gibi böyle değişik bir durum, kendi kendime tekrarlıyorum çünkü zihnimden hiç takılmadan. En son böyle sesli okumaya başladım ve böyle çok acayip sevinmiştim. Ezberlemiştim o şiiri ve o zaman da anlamıştım. Uykunun böyle bir etkisi var.

Yıllar sonra tabii o beyinle ilgili okuduğum kitaplardan benzer şeyleri görünce ve kendim de çok mutsuzken, hüzünlüyken falan uyuyamam rahat rahat. Oradan da yazarımızı teyit edebiliyorum ve birçok felaket de aslında uykusuzluktan geliyor, uyuyamamaktan… İşte o trafik kazaları…

Geçen yolda böyle yürüyorum, yürürken uyuyordum neredeyse. Araba falan kullanırken de değil yani yürürken böyle adımımı atarken sanki her attığım adımda tekrar bir canlanma geliyordu. Çok uykusuz kalmıştım, ondan. Ama mutsuzluktan değil, bazen mutluluktan da uyuyamaz insan. Yetmiyor şu 24 saat bana şu an. Zaten işte sabah ayrı başladım, aradan günler geçti, akşamdan sonra yeniden başladım yetiştirmek için şu yazıyı ama gece inşallah uyuyacağız yani o yüzden problem yok.

“Birisinin ölmesine yardımcı olmak için gerek duyabileceğiniz şeylerden hemen hiçbirine sahip değilsinizdir. İçinizde kala kala bir tek gündelik hayat için işe yarayabilecek şeyler kalmıştır, rahata ermenin hayatı, yalnızca kendinin hayatı, pislik. Güveni yolda kaybetmişsinizdir bile.”(s.506)

Birinin ölmesine yardımcı olmak — ötenazi konuları — oralar zaten tehlikeli kitabın da artık sonlarına geldik. Yani o karamsar yolculuk gecenin sonuna yolculuk sonlanıyor ve son bir alıntım var. Ondan sonra da o meşhur son söz onu da paylaşayım.

“Benim hamallığım bitmişti artık, benden paso. Başka kapıya!…. Dünya kapılarını kapamıştı! Sonuna varmıştık bizler!… Bayram- yerindeki gibi!… Üzülmekle bitmiyor, müziği sil baştan çalabilmek de gerek, gidip bir yerlerde daha fazla hüzün arayabilmek gerek… Başka kapıya dedik ya!… Bu şekilde, çaktırmadan yeniden talep ettiğimiz şey aslında gençliğimizdir… Utanmadan!… Her şeyden önce de, ben daha fazlasına katlanmaya hiç hazır değildim!… Halbuki ben hayatta Robinson kadar ileriye de gidememiştim!… Sonuçta ben başaramamıştım işte. Ben onun kendisini zımbalatmak için bulduğu fikir gibi tek bir sapasağlam fikir bile elde edememiştim. Yani o koca kafamdan bile daha büyük bir fikir, içindeki bütün o korkudan daha büyük, güzel bir fikir, muhteşem ve ölmek için de çok pratik bir fikir… Böyle, bütün dünyadan daha güçlü bir fikir sahibi olabilmek için daha kaç hayat yaşamam gerekecek benim? Ne bileyim! Becerememiştim işte! Benim fikirlerime gelince, onlar daha çok aralarında bir mesafe bırakarak dolanıyorlardı kafamın içinde, küçük mumlara benziyorlardı, kendinden pek hoşnut olmayan ve tüm bir ömür boyunca, cehennemi andıran korkunç mu korkunç bir evrenin içinde yanıp sönen…”(s.510)

Küçük mumlar sizin de gözünüzde canlandı mı? Bizim fikirlerimiz de acaba öyle küçük mumlar gibi mi? Yine yani yansa bence iyi, o kadar ışık varsa. Çok karamsar bitiyor diyebilir miyiz bu kitap için? Bu arada hiç olay örgüsünden bahsetmedim, karakterlerden bile evet yani hem ona çok vaktim yok hem de ben burada kitap özeti yapmıyorum arkadaşlar. Onu arıyorsanız bu alıntıda da geçtiği gibi başka kapıya. Hesap kitap hiçbir zaman öyle bir podcast olmadı, olmayacak. Olamaz, diye abartıyormuş ama yok yani arada oldu. Bazı bölümler neredeyse kitabın tamamını bile okuduğum olmuştur. Başından sonundan hep bahsettiğim… Doğaçlama takılıyoruz yani — hangi kitaptı o — Metin 2 diye bir başlık atmıştım. Çok da değil zaten. Yani ilk birkaç bölüm sadece tamamen metin hazırdı. Ondan sonrasında sadece bu alıntılarım var ve ben, ne gelirse aklıma ne eserse bir hesap kitap yapmadan paylaşmaya çalışıyorum.

Neyse dediğim gibi o meşhur son söze geldik. 515 ve sonrası son söz diye geçiyor ve çok uzun, on küsur sayfa falan olabilir. Yani aslında tamamını okumak isterdim ama hem çok zaman hem de sizin vaktinizi çalmayayım hem de bir son söz nasıl yazılır, nasıl devam ettirilir? Kısa bir örneğini paylaşmaya çalışayım:

“Sempatik olmaya çalıştığını sandığım bir havada ısrarla sırıtıyordu çevirmenim, belli ki yakınlık kurmak istiyordu benimle, sahtekâr! Eminim o da eski sevgililerim Lola ve Musyne kaltakları gibiydi, çıkarcı! Yetmiş yıldır kimselerin yapamadığı bir işi başarma hevesiyle, yani züppelik olsun diye ya da çevirdiği yazarlar listesine okkalı bir çentik atmak niyetiyle, sonuçta işine geldiği için yanaşıyordu bana… Öyleydi mutlaka, elbette! Ya ne olacaktı ki? Korkarım bu adam cukkalayacağı telifleri bana asla koklatmayacak! dedim kendi kendime, kuşkucu ve kül yutmaz ve de dili damağına yapışmış: Hatta köşedeki café ya da öteki bistrot’da bir frenküzümü likörü bile ısmarlamaz şimdi bu bana! Belli ki bana ilgisi de yüzeysel ve geçiciydi, beni rahatsız etmeye değmeyecek kadar kısa süreli yani! Er geç silkip atacaktı beni kirli bir çorapmışım gibi, kaskatı ve leş kokulu, hem de altı delik ve patlak terliklerin içinden gösterilmeye utanılan cinsten… Üstelik yazar da geçiniyormuş -bir roman mi yazmış ne, bir romanla nasıl yazar olunuyorsa!- yani ilk fırsatta atacaktı kendini o nergislik maceraların kollarına, kapılacaktı anlamsız hulyalara. Bilmez miydim ben böylelerini! O halde ne diye ilgi bekliyordu ki bu benden?”(s.524)

Diyor tamamen karakterin diliyle yazılan sanki kitabın da devamıymış gibi çeviren Yiğit Bener’in yazdığı son söz, inanılmaz gerçekten! Yani kitabı bitirdikten sonra bitirdiğinize pişman olmuyorsunuz, iyi ki bu son sözü okudum diye mutlu oluyorsunuz.

Çevirinin ve bir şeyi çevirmenin ne kadar zor olduğunu, ne kadar böyle, nasıl anlatsam manyakça bir iş olduğunu yani aslında, kitabı tekrar baştan yazmak gibi bir süreç olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.

Ben Okurum podcastinde zaten çok güzel de bir bölümleri de vardı. Yiğit Bener’le yapıyordu o bölümü Deniz Yüce Başarır. Muhteşemdi yine, eğer kitaba dair, gerek olay akışına gerek karakterlere, o dönemi anlatılanlara dair bir şeyler duymak istiyorsanız zaten önce o podcasti dinleyin, ardından vaktimiz kalırsa ve hâl isterseniz beni dinleyebilirsiniz. O yüzden şimdilik bu kadar, yeterince uzattım zaten çok teşekkür ediyorum vakit ayırdığınız için. Haftaya yine görüşmek üzere.