22 Ocak 2026 Perşembe

Mucize

Mucize, Haklı Görülmek, Tartışma Programlarını Tartışmak ve Kafedeki Köpek

Yine bir çocuk kitabıyla karşınızdayım. Bugün Raquel Jaramillo Palacio’nun Mucize isimli kitabından bahsedeceğim. Tüm kitabı bir kediyle beraber okuyup da başlıkta sadece köpekten bahsettiğimi fark edince küçük bir fotoroman denemesi de yaptım.


Kütüphanemizin kedisi önce uzaktan bir baktı.

Mucize’yi Pegasus Yayınları’nın 2019 tarihli sekizinci baskısından okudum. İngilizceden çeviren Berna Sırman olmuş; gerçekten çok çok güzel bir kitaptı. Neredeyse tamamını kütüphanede okudum. Kitabın sonuna kadar bana eşlik eden kütüphanenin kedisi sürekli uyudu. Kitap bitene kadar yanımdaydı ve onu sevmeme izin verdi. Hem onu hem de kitap okumayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Çünkü uzun zamandır böyle oturup saatlerce kitap okuyamıyordum.

Kitabı bizim okuma grubumuzda bir arkadaşımız önermişti ama maalesef seçilmemişti ve açıkçası buna biraz üzülmüştüm. Ama sonradan sevindim. Eğer seçilseydi muhtemelen daha sonra okuyacaktım. Belki de seçilmemesi sayesinde daha erken bitirdim; o yüzden şikâyet etmeye gerek yok. Aslında belki de böylesi daha hayırlı olmuştur.

Mucize, bir çocuk kitabı olsa da oldukça hassas konulara değiniyor. Yüzünde bir bozukluk olan bir çocuğun “sıradan bir çocuk olma” isteği, dikkat çekmemek, dışlanmamak, eleştirilmemek arzusu… Kitap, sadece çocukların değil hepimizin zaman zaman acımasız, vurdumduymaz ve nezaketsiz olabildiğini hatırlatıyor. Maalesef günümüzde yaşanan olaylarla da bağlantılı. Çok gündem takip eden biri değilim ama bu meseleler bana kadar bile geliyor. Yazık gerçekten… Gençlerimiz, çocuklarımız; diziler, filmler, şarkılar, türküler… Sadece bunlarla açıklanamayacak kadar derin bir durum bu.

Bu kadar sinir, stres, negatif ortam; insanların birbirine anlayışsız davranması; hoşgörünün ve nezaketin kaybolması; nazik olmanın küçümsenen, hor görülen bir şeymiş gibi sunulması… Üzerine konuşulacak o kadar çok şey var ki. Belki de bu yüzden bu kitap okullarda okutulmalı.

Bir filmi de varmış; ben izlemedim ama muhtemelen o da güzeldir. Kitabı ise çok çok beğendim. Zaman zaman bazı yerlerde duygulandım. Kitabın kahramanı August — yani Ağustos — yüzünde bir deformasyonla doğmuş bir çocuk. Detaylara çok girmeyeyim. Kitap, karakterleri bölüm bölüm farklı bakış açılarından anlatıyor. Özellikle ablasının bölümleri çok etkileyiciydi; onun da kendi zorluklarını görüyoruz. Arkadaşları, sınıfın popüler çocukları, haylaz çocuklar, öğretmenler… Hepsinin bakış açısı ayrı ayrı ele alınmış. Gittiği okul iyi olduğu için öğretmenler çoğunlukla anlayışlı ama elbette anlayışsız veliler ve çocuklarını yarış atı gibi gören ebeveynler de var.

Benim alıntılarım çok fazla değil ama uzun uzun aktarılamayacak kadar güzel yerler vardı. İlham veren bir öğretmen karakterimiz de var. August belli bir yaşına kadar evde, annesi tarafından eğitim almış. Okula gitmek onun için çok zor. “Kurdu kuzuya emanet etmek gibi” diyordu babası.

Annesi de bu durumun ne kadar zorlu olduğunu yaşayarak öğreniyor. Kolay bir tercih değil bu, birdenbire beşinci sınıftan okula başlamak… Yeni bir öğrenci olmak, yeni bir çevreye alışmak… Ben de ilkokulun ilk üç sınıfını farklı okullarda okuyup, sonra üç senede bir okul değiştirerek farklı ilçelerde okumak zorunda kaldığım için bunun ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyorum.

Akran zorbalığı yüzünden ben de çok zorluk çektim ama bir şekilde sıyrıldım; derslere yüklenerek belki… Yine de izleri kaldı. Kendimi ifade etmekte zorlanırım, kalabalıklardan çekinirim, yeni insanlarla kolay tanışamam, topluluk karşısında rahat konuşamam. Bu yüzden kitaptaki birçok duygu bana tanıdık geldi.

Neyse, konuyu çok dağıtmayayım. İlham veren öğretmenlerden biri olan Bay Browne’la tanıştırayım sizleri.

Press enter or click to view image in full size
Tabii yanıma gelen kedimizle de ^.^

“Üzerinde ‘Kendini Bil’ yazıyor,” dedi gülümseyip başını sallayarak. “Buraya gelmenizin sebebi de tam olarak bu.” Jack, “Ben İngilizce öğrenmek olduğunu sanıyordum,” deyince herkes güldü.
“Ah, tabii, o da var!” dedi Bay Browne, bu karşılığını oldukça havalı bulmuştum. Arkasını dönüp tahtaya kocaman harflerle boydan boya yazmaya başladı:
BAY BROWNE’IN EYLÜL ÖĞRETİSİ:
HAKLI OLMAK İLE NAZİK OLMAK ARASINDA SEÇİM YAPMANIZ GEREKTİĞİNDE,
NAZİK OLMAYI SEÇİN.

“Pekâlâ çocuklar,” dedi yeniden bize dönerek, “defterlerinizde yeni bir bölüm açmanızı ve başlığına Bay Browne’in Öğretileri yazmanızı istiyorum.”
Biz dediğini yaparken konuşmaya devam etti: “İlk sayfanın tepesine bugünün tarihini yazın. Bundan böyle her ayın başında tahtaya yeni bir Bay Browne öğretisi yazacağım ve siz de onu defterlerinize geçireceksiniz. Ardından o öğretiyi ve ne anlama geldiğini tartışacağız. Ay sonunda o öğretiyle ve size ifade ettikleriyle ilgili bir kompozisyon yazacaksınız. Böylece yılsonu geldiğinde yanınızda götürebileceğiniz, kendinize ait bir öğreti listeniz olacak.
Tatil ödevi olarak bütün öğrencilerimin kendi özgün öğretilerini bulmalarını ve bunları bir kartpostala yazıp yazın gittikleri yerden bana atmalarını isterim.”(s.57)

Diyor ki ben de hepsini not almışı burada. Hepimizin bahaneleri bol.
“Biz böyle idealist bir öğretmenle karşılaşmadık, nerede o hocalar?” diyeceksiniz. Ben ödevin tüm inceliklerini aldım belki yapmak isterseniz diye. Kartpostal yazmanıza da gerek yok; ama bir yerlerine not alırsanız ya da en azından bu öğretileri uygulamaya çalışırsanız güzel olur. Zaten kitabın sonunda ek olarak da yer alıyor. Hepsi tek tek, detaylı bir şekilde yazılmış; onu da çok beğendim.

Haklı olmak biraz fazla abartılıyor. Sürekli bir kavga gürültü içindeyiz. Sanki haklı olana bir madalya veriliyormuş, bir sıralamada öne geçiyormuş gibi… Bütün tartışmalarda mesele yeni bir şey öğrenmek değil. Bunu daha önce de dile getirmiştim.

Bir yerde bu podcastler için eğitim alırken yoğun bir dönemde, hocamız bir tartışma programı seyredip gelmemizi istemişti. Ben de nedenini sormuş ve tartışma programlarını sevmediğimi şöyle açıklamıştım: Çünkü ben hiçbir tartışma programında taraflardan birinin “Evet ya, haklısınız. Doğru söylüyorsunuz.” deyip karşı tarafı onayladığını, ortak bir noktada buluştuklarını görmedim. Bu çok saçma değil mi? Bu kadar saat konuşup tartışıp hiçbir şekilde karşı taraftan etkilenmemek, söylediklerine hak vermemek… E o zaman niye tartışıyorsunuz ki?

Hocamız da “Eğer öyle bir şey olursa kimse programı seyretmez.” demişti. Ama işte, böyle olmayınca da benim seyredesim gelmiyor. Amaç sadece reyting. Herkes kendi tezini savunmaya odaklanmış; kimse bir şey öğrenme peşinde değil. Sadece haklı olmak, hatta haklı görünmek… Haklı olmak bile değil; haklı olduğunun zannedilmesini istiyor insanlar. Nazik olmayı geçtim, o an için nezaket zaten söz konusu bile değil. Maalesef önceliklerimiz arasında da değil artık.

Press enter or click to view image in full size
Anlaşılan kitap okumak onun da uykusunu getiriyor :)

“Başımızı sallayıp kitaplarımıza eğildik. Ardından Jack, “Hep böyle mi görüneceksin, August? Yani, estetik ameliyat falan olamaz mısın?” diye fısıldadı.
Gülümseyip yüzümü işaret ettim. “Efendim? Bu estetik ameliyat olmuş halim!”
Jack elini alnına vurdu ve deli gibi gülmeye başladı. “Dostum, doktoruna dava açmalısın!” dedi kıkırtılarının arasında.”(s.74)

Jack, sınıfın hem popüler çocuğu hem de yaz tatilindeyken okul müdürünün çağırdığı üç öğrenciden biri. Müdür, bu üç öğrenciyi okula davet ediyor ve onlara bir tür oryantasyon yaptırıyor. Hem okulu tanıtmak hem de August’u okula alıştırmak için… Bu öğrenciler arasında en anlayışlı olan yine Jack, ama elbette onun da hataları ve kırıcı olduğu anlar oluyor, August’u incittiği, üzülmesine sebep olduğu yerler var. Ve geldik… En sevdiğim, Bay Browne’un öğretisine:

“Bay Browne’ın ekim öğretisi şöyleydi:
EYLEMLERİNİZ, ANITLARINIZDIR.
Bize bunun binlerce yıl önce yaşamış bir Mısırlının mezar taşında yazdığını söyledi. Tarih dersinde de Antik Mısır’ı işlemeye başladığımız için Bay Browne bunun uygun bir öğreti olduğunu düşünmüştü.”(s.75)

“Eylemlerimiz anıtlarımızdır.” Daha sonrasında bununla ilgili August’un yazdığı paragrafa da yer veriliyordu yazar — daha doğrusu onun adına yazdığı bir bölüme — oldukça etkileyiciydi.

Ayrıca August’un ablasının erkek arkadaşıyla ilgili bir bölüm de vardı. O bölüm tamamen küçük harflerle yazılmıştı; okurken bana sanki bir WhatsApp konuşması okuyormuşum hissi verdi. Kitabın bir kısmında e-postalar, mesajlar, mektuplar… Tamamen bu iletişim biçimleriyle dolu bir bölüm de bulunuyor. Oraları okumak da çok keyifliydi.

Yazar, hikâyeyi çağımıza çok güzel uyarlamış. Facebook mesajları bile vardı yanlış hatırlamıyorsam. Kitaplarda mektuplar hep ilgimi çektiği için nasıl dikkatle okuyorsam, burada da modern iletişim araçlarının bir edebi eserde nasıl yer bulduğunu görmek hoşuma gitti. Günümüzdeki teknolojik haberleşme biçimlerinin edebiyata nasıl entegre edilebileceğine dair güzel bir örnek olmuş bence.

Press enter or click to view image in full size
Şunun güzelliğine baka mısınız?

“şaşkınlığımı gizleyebildiğimi düşünmek istiyorum. umarım gizleyebilmişimdir. gerçi şaşkınlık numarası yapmak zordur; şaşkın değilken öyle görünmek ya da şaşkınken hiç de öyle değilmiş gibi davranmak oldukça zordur.”(s.205)

Ablası üniversiteye başladığında ilk defa o zaman Agust’un ablası olmakalıyor. Artık evden ayrılıyor ve kimsenin onu tanımadığı, “Şu August’un ablası” diye parmakla göstermediği bir yerde bulunmanın özgürlüğünü yaşıyor. Kardeşinden utanmak değil ama, sanki ilk kez tamamen kendi kimliğiyle var olabildiğini hissediyor. Bu çok zor ve karmaşık bir psikoloji… Ben bile şu an August’u nasıl tanımlamam gerektiğini tam olarak bilmiyorum. Onu nasıl ifade edebilirim?

Aslında kitapta, milyonda bir ihtimalle görülen çok nadir bir genetik durumdan bahsedildiği anlatılıyor. Herkesin taşıdığı ama çok düşük bir ihtimalle aktive olan bir gen yüzünden oluşan bir durum… August’un hayatta kalması bile bir mucize olarak tanımlanıyor. Çünkü doğduğunda yaşayamayacağını düşünüyorlar; bu şekilde doğan çocukların çoğu hayatta kalamıyormuş.

Gittiği okul — kitapta “Beecher okulu” olarak geçen okul — aslında iyi, önemli bir okul. Herkesin kolayca kabul edilmediği bir yer. Yıl sonu toplantısı ise kitabın finali gibi. “Acaba nasıl bitecek?” diye merak ederken, bence mutlu sayılabilecek bir sonla bitiyor.

“Burada toplanma sebebimiz,” diye devam etti gözlüğünü çıkarıp onunla seyircilere işaret ederek, “yalnızca geçtiğimiz yıl gösterdiğiniz başarıları tüm aileniz, arkadaşlarınız ve öğretmenlerinizle kutlamak değil, Beecher öğrencileri; bunun yanı sıra sonsuz olasılıklarınızı kutlamak için de toplandık.
“Geçirdiğimiz yılı düşünüp nereden nereye geldiğinize bakmanızı istiyorum. Hepiniz biraz daha uzun, biraz daha güçlü, biraz daha zekisiniz… umarım.”
Bu noktada seyircilerin bir kısmı gülüştü.
“Ama ne kadar büyüdüğünüzü ölçmenin en iyi yolu santimler, parkurda kaç tur koşabildiğiniz, hatta not ortalamanız bile değildir; tabii bunlar da önemlidir şüphesiz. Yine de bunu anlamanın en iyi yolu zamanınızı nasıl değerlendirdiğiniz, günlerinizi nasıl geçirmeyi seçtiğiniz ve bu yıl kimlerin hayatını etkilediğinizdir. Benim için bu, başarının en muhteşem ölçütüdür.
“J. M. Barrie’nin yazdığı bir kitapta geçen harika bir cümle var ve hayır, kitap Peter Pan değil ve perilere inanıyorsanız ellerinizi çırpmanızı da istemeyeceğim…”
Herkes yeniden güldü.
“J. M. Barrie, yazdığı The Little White Bird adlı kitapta der ki…” Aradığı sayfayı buluncaya kadar, kürsüdeki küçük bir kitabın sayfalarını karıştırdı, ardından okuma gözlüğünü taktı: “Hayata yeni bir kural koyalım mı?… Şöyle olsun: Daima gerektiğinden biraz daha nazik olmaya çalış.”” Bay Toto seyircilere baktı. “Gerektiğinden daha nazik,” diye yineledi. “Ne kadar müthiş bir cümle, değil mi? Gerektiğinden daha nazik. Çünkü nazik olmak yeterli değildir. Kişi, ihtiyaç duyulandan daha nazik olmalıdır. Bu cümleyi, kavramı seviyorum çünkü bana insanoğlu olarak içimizde nezaketin yalnızca kabiliyetini değil, tercihini de taşıdığımızı anımsatıyor. Peki, bu ne anlama geliyor? Bu nasıl ölçülür? Metre kullanamazsınız. Az önce dediğim gibi: Mesele bir senede kaç santim uzadığınız değil. Bahsettiğim şey tam olarak ölçülemez, değil mi? Nazik olduğumuzu nasıl bilebiliriz? Hatta nazik olmak ne demektir?”
Okuma gözlüğünü yeniden takıp bir başka küçük kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı.
“Sizinle başka bir kitaptan güzel bir bölüm daha paylaşmak istiyorum,” dedi. “Buluncaya kadar sabrınızı rica ediyorum… Ah, işte burada. Christopher Nolan’ın kaleme aldığı In the Eye of the Clock kitabındaki ana karakter sıradışı zorluklarla mücadele eden, sıradışı bir genç adam. Birinin, sınıfındaki bir çocuğun ona yardım ettiği bir kısım var. Görünüşte bu ufak bir jest. Ama ismi Joseph olan bu genç adam için… şey, izin verirseniz…”
Boğazını temizleyip kitaptan okumaya başladı. “Bu gibi anlarda Joseph, Tanrı’nın yüzünü insan suretinde görürdü. Bu yüz ona gösterilen nezakette ışıldar, gayrette parıldar, şefkatte belirir, bakışlarlaysa kucaklardı.””
Duraksayıp okuma gözlüğünü yeniden çıkardı.
“Ona gösterilen nezakette ışıldar,” diye tekrarladı gülümseyerek. “Nezaket bu kadar basit bir şeydir. Gerçekten de çok basit. İhtiyaç duyulduğunda söylenen, teşvik edici birkaç sözcük. Dostane bir davranış. Hafif bir tebessüm.””(s.318,319)

Bu Christopher Nolan bildiğimiz Nolan değil tabii ki, İrlandalı bir yazarmış kendisi. Ben de acaba dedim O da böyle bir kitap mı yazmış ama yok. Yazarımız da çok güzel bir final yapmış, dönem sonu konuşması, ödülleri vs. Ek olarak da Bay Browne’ın öğretilerine yer vermiş. Ben de son olarak onları sizinle paylaşmak istiyorum.

Kim bilir, belki siz de devam ettirirsiniz. Böyle bir ajanda ya da defter tutarsınız. 2026 yılına yeni girmişken, daha Şubat gelmeden, her ay kendinize küçük hedefler koyabilirsiniz. Bu aslında salt Barış Özcan’ın “zinciri kırma” durumu değil; daha çok davranışsal bir özellik, hayata bakış açısı, kendine değer katma meselesi.

Şahsen yapabilir miyim bilmiyorum. Bundan emin değilim. Ama en azından gördükçe hatırlayayım diye bunları not aldım:

Press enter or click to view image in full size
Artık o da yoruldu ve rüya alemine daldı.

BAY BROWNE’IN ÖĞRETİLERİ
EYLÜL
Haklı olmak ile nazik olmak arasında seçim yapmanız gerektiğinde, nazik olmayı seçin. -Dr. Wayne W. Dyer
EKİM
Eylemleriniz, anıtlarınızdır. -Bir Mısır lahti üzerinde bulunan yazı
KASIM
Denginiz olmayan arkadaşlar edinmeyin. -Konfüçyüs
ARALIK
Audentes fortuna iuvat. (Talih cesurdan yanadır.) -Virgil
OCAK
Hiç kimse kendi başına bir bütün, bir ada değildir. -John Donne
ŞUBAT
Tüm cevapları bilmektense, bazı soruları bilmek daha iyidir. -James Thurber
MART
Nazik sözlerin fazla bir maliyeti yoktur ama çok şey başarırlar.
-Blaise Pascal
NİSAN
Güzel olan iyidir, iyi olansa güzelleşecektir. -Sappho
MAYIS
Mümkün olan her şekilde iyilik yapın,
Mümkün olan tüm gücünüzle,
Mümkün olan her yerde,
Mümkün olan her an,
Mümkün olan herkese,
Mümkün olduğu sürece.
-John Wesley’nin kuralları

HAZİRAN
Sadece kendinizi güne bırakın ve güneşe uzanın! -The Polyphonic Spree, Light and Day”(s.331)

Demiş yazar… Ardından kartpostallarda öğrencilerin yazdığı öğretileri de paylaşıyordu ama onları almadım. O kadar da abartmayayım dedim. Güzeldi ama onlar da kitabın ortalarında ve sonlarına doğru yer alıyordu. Çok güzeldi; okurken gözümde canlandı.

Kitaptaki köpek bölümleri beni ayrıca etkiledi. Çünkü yakın zamanda biz de çok güzel bir deneyim yaşamıştık. Uzun zamandır gitmeyi planladığımız bir kafe vardı. Hep kapısının önünden geçiyorduk; ya çok kalabalık oluyordu, oturacak yer bulamıyorduk ya da erken kapatıyorlardı. Aylarca önünden geçip “Bugün de kapalı”, tam toparlanıyorlar, “Girelim mi, girmeyelim mi?” diye diye bir türlü denk getirememiştik.

Sonunda bir gün girdik. Biraz da böyle oyun kafe gibi bir yerdi; hayatımda ilk defa Scrabble oynadım hatta. Meğerse ne kadar zormuş! Neyse… Orada çok tatlı bir köpek vardı. Resmen bizimle oyun oynamak istiyordu, sürekli yanımıza geliyordu. Normalde köpeklerle çok rahat olamam; biraz tedirgin olurum, özellikle ani hareketlerinden. Ama o o kadar tatlıydı ki… Hep yanımıza geldi. Kitabı okurken gözümün önünde hep o köpek vardı; bu yüzden o bölümler beni ayrıca etkiledi.

Bir yandan da kitabı okuduğum süre boyunca kütüphanenin kedisi vardı yanımda. Bu arada Beyazıt’taki kütüphane değil; evime yakın olan, neredeyse bir senedir tadilatta olan kütüphane sonunda açıldı. Orada ilk defa oturup kitap okumuş oldum ve her zaman yanıma gelen o kedinin sanki yavrusu gibiydi. Çok benziyordu ama daha küçüktü. Zaten günde yaklaşık 16 saat uyuyorlarmış; o gün o 16 saatin 12–13 saatini benimle geçirdi. Resmen lütfetti! Zavallıcık, ben sevdikçe uyudu.

Ara ara kütüphanenin diğer sakinleri — görevli mi, öğrenci mi bilmiyorum — gelip onu sevdi ama kedi yine de yanımdan çok uzaklaşmadı. Bu da beni çok mutlu etti.

Yine “iyi ki okumuşum” dediğim bir kitap oldu. Evet, bir çocuk kitabı ama merak etmeyin: Okuma grubumuzla toplantılara yeniden başlayacağımız için yakında birbirinden çok farklı — normalde belki hiç okumayacağım — kitaplarla karşınıza çıkacağım inşallah. Umarım onların da bölümlerini yapabilirim.

Buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Haftaya ya da en kısa sürede yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle.



15 Ocak 2026 Perşembe

Usta ile Ayı

 

Usta ile Ayı, Kitapların Yaşı, Sabır, Çaba, Yoğun İş Dönemleri ve Yardım İstemek

John Yeoman’ın yazdığı illüstrasyonların Quentin Blake’e ait olduğu Usta ile Ayı kitabını Sumru Ağıryürüyen’in çevirisinden okudum. Benim okuduğum Hep Kitap yayınlarının Eylül 2022 tarihli birinci baskısıydı.

Press enter or click to view image in full size

Yine bir çocuk kitabı, anlayacağınız… Ama ben bu kitaplarda yaş aralığı meselesine çok katılmıyorum. Geçenlerde de kitap grubumda önerdiğim bir kitabın internet sitesinde “10–12 yaş arası okuyabilir” şeklinde tanıtıldığını fark ettim.

Nasıl yani “10–12 yaş arası” diye bir sınırlama… Halbuki kitabın yaşı mı olur? Her kitap, her zaman, her yaşta okunabilir diye düşünüyorum. Hemen Usta ile Ayı’yı anlatayım; zaten çok fazla vaktim yok. Bugün sizin de çok zamanınızı almak istemiyorum, o yüzden alıntılara kısaca değineceğim.

Kitap, özellikle sonuna doğru beni yeniden etkiledi; biraz uzun bir metin olsa da çok güzel bir kitaptı. Üzerinden çok zaman geçmişti ama şimdi hatırlayınca yine aynı his geldi.

Ormanda tek başına yaşayan bir usta var. Bu adam hep birilerine özel ders vermek istiyor ama yıllarca kimse başvurmamış. Böylece tek başına kalmış.

Bir de ayı var tabii… Bu ayı oldukça sakar, hiçbir tecrübesi yok; hayat bilgisi yok. Çevresindekiler sürekli onunla dalga geçiyor. O da ne yapacağını bilemezken ustanın ilanına rastlıyor ve bundan sonra ikisinin de hayatı değişiyor.

“Ancak onca yıldır ders için başvuran olmamıştı. Çünkü oradan kimsecikler geçmezdi. İlanlardaki yazılar da adeta ilk hallerinin hayaletine dönmüşlerdi.
‘Unutmayayım da gelecek sene menteşeleri yağlama ya gelirken boya kutusunu getireyim,’dedi Usta yüksek sesle.
İşte tam o sırada, sıkıntıdan oflaya poflaya yürüyen Ayı oradan geçiyordu. Usta’nın sesini duyunca adamın kendisine bir şey dediğini sanmıştı. ‘Efendim?’ diye seslendi.
Usta arkasını dönünce Ayı’yla karşılaştı. Yıllardır ormanın bu bölümünde görmediği yabancı bir yüzdü bu. Birden zihninde şimşek gibi bir düşünce çaktı: Ayı’nın özel ders alması ne harika olurdu. Böylece Usta’ya hem üzerinde düşüneceği yepyeni bir konu çıkacak hem de gelecek sene ilanları boyaması gerekmeyecekti.
‘Aslında kendi kendime konuşuyordum,’ dedi Usta. ‘İlanların ne kadar solduğunu düşünüyordum. Okunması çok güç değil mi sence de?’
‘Okunması imkânsız bence,’ dedi okuma-yazma bilmeyen Ayı.”(s.16,17)

Evet, beni en çok güldüren bölümlerden biriydi. Ayımız tabii ki okuma yazma bilmiyor. Okuma yazma bilmeyen biri için bütün yazıları okumak zaten imkânsız, değil mi? Benim yazım da çok okunaksız olduğu için, hiç okuyamayanları görünce özellikle böyle hissediyorum. Sanki tamamen imkânsızmış gibi… Ama aslında okumayı bilmiyorlar. Bu açıdan bakmak daha önce aklıma gelmemişti; artık öyle de düşüneceğim.

Ayı, ilanı gördükten sonra ustaya gidip okumasını istiyor; anlayabilmek için… Ve usta okudukça ayı tabii ki hemen hevesleniyor: “Tamam, ben sana öğrenci olayım.” diyor ama elbette o kadar kolay değil.

Ayı gerçekten hiçbir şey bilmiyor. Birlikte yaptıkları işlerden biri yemek yapmak ve usta da yemek yapmayı ona öğretmeye çalışıyor. Hatta sırf ayı sevdiği için omlete bal atıyor!

“‘Mmmm,’ dedi Usta keyifle lokmasını yutarken. Elbette omleti balsız tercih ederdi ama Ayı’yı kırmak istememişti.
‘Evet, çok leziz,’ dedi Ayı. O da yumurtasız bir ballı omletin daha iyi olacağını düşünmekteydi. Sonra bulaşıkları yıkamaya giriştiler.”(s.52)

Bulaşıkları yıkama sahnesi de çok güzeldi. Ayı, bulaşıkları yıkadıktan sonra ne yapacağını şaşırıyor ve orada asılı duran ipleri görüyor. Bunlar çamaşır asmak için kullanılan ipler… Ayı, bulaşıkları artık nasıl hayal ettiyse o iplere asmaya çalışıyor. O sahne de beni çok güldürmüştü doğrusu.

“Bir gün Usta, eğitiminde yeni bir aşamaya geçme zamanının geldiğini söyledi Ayı’ya.
‘Eğitimli herkesin bir hobisi, bir merakı olur,’ dedi. ‘Bu, zihnimizi temizler; beynimizi çalıştırır.’
Bu sözler Ayı’nın çok ilgisini çekti çünkü beyninin biraz egzersize ihtiyacı olduğunu zaman zaman hissediyordu. ‘Ne tür bir hobi kazandıracaksın bana?’ diye sordu hevesle.
‘Bu konuya epeyce kafa yordum,’ dedi Usta. ‘Sonunda, sen pek… alışık olmadığından, basit bir başlangıç daha doğru bir tercih olur, diye düşündüm.’ Az daha ‘pek akıllı olmadığından’ diyecekti ama zamanında toparlamıştı.”(s.85)

Ustamızın kendini tutmak konusunda gerçekten usta olması, kitabı okurken ister istemez onunla empati kurmanıza neden oluyor. O kadar sabırlı ki… Belki de en büyük ustalığı sabır diyebilirim.

Ayının tüm bu şapşallıklarına, anlamamalarına katlanıyor. Gerçekten tam bir usta. Çünkü ayı hiçbir şey bilmiyor; bazen “Bu kadar da olmaz!” diyorsunuz.

“Usta, ‘Mesela birinin burnu kanarsa ne yapacağını biliyor musun?’ diye sordu. Ayı başını iki yana salladı. ‘Peki ya biri kolunu burkarsa?’ Ayı yine başını salladı.
‘Ya biri nehre düşerse?’
Ayı birden canlanmıştı. ‘İpe asıp kuruturum, olmaz mı?’ diye sordu.
‘Öğreneceğin çok şey var,’ dedi Usta.”(s.95)

Evet, bu ilk ve asıl kurutma sahnesinde tabakları ipe asmıştı. Onu özellikle not almıştım; hatırlamak için… Şimdi yeniden aklıma geldi.

Kitabı okurken “Bu hikâyenin seyri nasıl olacak?” diye çok merak ettim çünkü sonlara kadar ayı hiçbir dersten geçemiyor; neredeyse hiçbir şeyi anlayamıyor, öğrenemiyor. Ama sürekli çabalıyor. Bu çabası da ustaya yetiyor. Usta, “Tamam, bunu yapamıyorsun ama belki şunu yaparız,” diye düşünüp kendi kendine başka bir derse geçiyor.

Ama en sonunda ustanın vücudu iflas ediyor; artık yoruluyor ve hastalanıyor. O sırada oradan geçen oduncular durumu görüyorlar. Bu noktada onlar da ayıya yol göstermeye çalışıyor.

“Oduncuların başı, ‘Sana ilaç alman için bir şeyler verelim,’ dedi. Hepsi birden ceplerine davrandılar. Ayı’nın ayaklarının dibinde bozuk paralardan bir tepecik oluşmuştu. Usta bir şeyler demek istediyse de yapamadı. Çünkü bandajlar ağzını da kapatmıştı.
Ayı onu çözene kadar oduncular gözden kayboldu. ‘Yerin dibine girdim,’ diye mırıldandı Usta bir yandan paraları toplarken. ‘Bari bunları kumbaraya atayım, kötü günler için.’ Ayı, kötü günlerin kaç para tuttuğunu merak etti.”

Burada usta, oduncuların verdiği paraları ayı için biriktiriyor; çünkü ayının paradan da pek haberi yok. “Kötü günlerin kaç para tuttuğunu” merak eden ayı gibi ben de merak etmiştim bunu.

Ve son alıntım… Tam hatırlamıyorum ne olduğunu; okuyayım mı? Bakalım kitabın sonunda ne söylemiş.

“‘Lütfen,’ dedi Ayı. Usta’nın yeni planlarını merak ediyordu.
Usta, boğazını temizledikten sonra ellerini arkasında kavuşturdu. ‘Diyor ki, Usta, kendisiyle yaşayacak ve basit ev işlerine yardımcı olacak bir asistan öğretmen arıyor. Üstün Başarı Diplomalı Ayı bu iş için uygundur. Lütfen şahsen başvurun.’
Ayı’ya dönüp açıklamaya koyuldu. ‘Yani…’
Ama Ayı onu dinleyecek durumda değildi. Bir o ayağı, bir bu ayağı üzerinde zıplayıp duruyor; kıkır kıkır gülüyordu. ‘Ne anlama geldiğini biliyorum,’ diye bağırdı şevkle. Sonra uzanıp zile bir pençe attı ve adını yazdırmak için doğruca mağaraya fırladı.
Usta, ellerini kulaklarından çekip gözlerini açtı. Kırışıklarla dolu yüzüne geniş bir gülümseme yayılmıştı.
‘Hâlâ doğru olanı yaptığımı düşünüyorum,’ dedi kendi kendine.”(s.141)

Dayanamamışım ve kitabın sonunu da dağıtmışım ya… Kusura bakmayın. Ama “Ne olacak acaba?” diye bu kitabın sonunu gerçekten merak etmiştim.

Böyle bir son hiç beklemiyordum. Ayımızın bu kadar yeteneksiz olmasına rağmen ustanın onu her seferinde geçirip yeni bir derse başlaması… Muhteşem olmasına gerek yok, çok iyi olmasına da gerek yok. Bazen yaptığımız işlerde hızlıca geçmek, en iyisi olmasa da yeterli olabilir.

Ve en sonunda usta, o ilanı değiştirip “öğretmen”, “dost” ya da “öğretici” aradığını yazmasa ayrılacaklardı. Çünkü bir yerden sonra “Ders bitti artık,” diyor. Hem usta hem ayı bu duruma üzülüyor. “Ne yapacağız şimdi?” diye düşünüyorlar. Birbirlerine o kadar alışmışlar ki… O yüzden kitap böyle bir sonla bitince hoşuma gitti.

Böyle bir hikâyenin nasıl biteceğini merak eden biri olarak bu son bana güzel bir cevap oldu. Bu kitabı yine bir kafede mi okumuştum? Galiba öyleydi. Hatta tamamen o gün başlayıp bitirmiş miydim? O yoğun, yoğun iş günleriydi… Evet, o günler.

Geç de gitse, o kadar çok “çalış, çalış, çalış” nereye kadar? Her işin ayrı bir yoğunluğu var. Bizde de muhasebenin en yoğun dönemleri hep Aralık sonuna kadar zannedilir ama Ocak’ta da bir dünya şey değişiyor.

Sürekli bir şeylerin son tarihi var. Ama geçen gün ilk defa e-imza sistemiyle UYAP üzerinden bir işlem yaptım. Belgeleri dijital ortamda imzalamak, yüklemek… Ne kadar kolaymış! Eskiden olsa bütün o evrakları tek tek hazırlayıp elden teslim etmek gerekecekti. Şimdi iki dakikada bilgisayardan halledebiliyorsunuz. Böyle olmalı işte. Bu bana biraz umut verdi açıkçası.

Artık belgeleri taramakla, fotoğrafını çekmekle uğraşmadan dijital evrakları kullanabilmemiz gerekiyor. Bu çağda işler kolaylaştırılmalı. Keşke SGK da böyle daha dijital bir sisteme dönse. Hâlâ birçok şey için elden dilekçeler gerekiyor. Vergi dairesi biraz daha dijitalleşiyor ama SGK ile kurumlar arası bağlantısızlık ayrı bir konu zaten…

Ama evet, belki ben de bu ayı gibi bir şeyleri çözmüş ve halletmiş gibi hissedeceğim artık. Çünkü insan bir şeyi öğrendikçe öğretmesi de kolaylaşıyor. Her şey için gereksiz yere çok uğraşıyoruz; bence bu uğraşı azaltmak gerekiyor. Bir işin en başta çok zor olması gerekmiyor. Tam tersi, adım adım ilerlemek bazen en güzeli.

Her adımın da çok büyük olması gerekmiyor. Bu kitaptan çıkardığım derslerden biri bu oldu. Ara ara çocuk kitapları okumaya devam edeceğim; bunlar benim için ayrıca özel kitaplar. Kendi çocuklarıma da okumak isteyeceğim kitaplar… O yüzden ayrı bir heyecan duyuyorum. Okurken onları hayal edip bambaşka dünyalara dalmak güzel geliyor. Eskiden böyle düşünmezdim.

Her ne kadar hayatın yanında kendimi bazen bu ayı gibi tecrübesiz hissetsem de, bazı şeyler yolda öğreniliyor. Evlilik de öyle mesela… Ne kadar okursanız okuyun, ne kadar hayal ederseniz edin, yaşarken bambaşka oluyor. Ama çok güzel, çok mutlu olacağınız anlar da oluyor ve onların keyfini çıkarmak, bu anlar için şükretmek gerekiyor. Hep olumsuzluklara odaklanmamak lazım. Çünkü bir şekilde her şey oluyor. Çok kasmaya gerek yok. Zamanı gelince cevaplanıyor zaten sorular. Çok iyi veya kusursuz olmaya gerek yok.

Bir şeyleri hem öğrenmek hem öğretmek için bazen yardım istemek gerekiyor. Tek başınıza yapamayacağınız işler var. Bazı işleri sizden daha iyi yapabilen insanlar var; bazen onlardan destek almak, yol sormak gerekiyor. Kendinize bir usta bulmak gerekiyor.

Keşke hayat yolundaki ilanları gözden kaçırmasak. Bize ders vermek isteyen, öğretmek isteyen ustaları fark edebilsek… Ve onlar da keşke bu usta kadar sabırlı olabilse. Bu ayı ne kadar hata yaparsa yapsın, haddini aşmıyor; hep ustaya uyum sağlamaya çalışıyor. Bazen kötü hissediyor, “Yapamadım, olmadı,” diyor ama sonra “Bir dahakine yaparım,” diye ilerliyor. Bu çok değerli.

Ben de bu podcast konusunda biraz ayı gibiyim aslında. Sıfırdan başladım. İlk kayıtların sesleri, amatörlükleri… Bir tek ben bilirim. Şu anda da çok büyük bir yol kat etmiş sayılmam ama eskisine göre daha iyi olduğumu düşünüyorum. Buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için minnettarım. Haftaya yeni bir kitapta görüşmek dileğiyle…




8 Ocak 2026 Perşembe

Kofi veya Bağışlama Sanatı

 

Kofi veya Bağışlama Sanatı, Geceden Yola Çıkmak ve Kendini Affetmek

Oliver Bantle’ın yazdığı “Kofi veya Bağışlama Sanatı” kitabından bahsedeceğim bugün. Can Sanat Yayınları’ndan çıkmış bu kitabı ben 2019 tarihli üçüncü baskısından okudum ve çevirende Saliha Nazlı Kaya’ydı. Çok güzel bir kitaptı.

Press enter or click to view image in full size

Sadece 112 sayfa bir çocuk kitabı gibi aslında aynı zamanda ama bilmiyorum. Bence çok net, çok öz… O kadar güzel anlatmış ki yazar çok çok beğendim ben bu kitabı. Gerçekten ihtiyacım varmış gibi de hissettim. Çünkü ben çok hızlı parlayan, hemen öfkelenen bir insanım. Bu yüzden içinde uygulayabileceğim benzetmelerin ve bir anlamda egzersizlerin olması bu kitabı benim için çok faydalı kıldı. Neredeyse her yerinden birer alıntı yapmak zorunda kaldım. Bu açıdan da kitabın sunduğu rahatlatıcı yönleri okudukça daha iyi anladım.

Doğru düzgün bir özet de yapmış olacağımız için kitabı neredeyse baştan sona anlatmış olacağım. Bu yüzden başka pek bir şey anlatmama gerek yok diye düşünüyorum. Şu an fazla hazırlık yapmadan, sabah kalktığım gibi geldim buraya; hemen başlayalım.

Kofi bir gergedan — önce onu söyleyeyim. Şimdi ilerledikçe belki birkaç bilgi kırıntısı daha vermem gerekebilir. Antros ise onun çocukluktan beri arkadaşlık ettiği biri. Bir gün, yola çıkacakları zaman kim önde gidecek konusunda anlaşmazlığa düşüyorlar ve o günden sonra araları bozuluyor. İkisi de farklı bölgelere gidiyor, kendilerine — daha doğrusu birbirlerinden bağımsız — yeni bölgeler belirliyorlar. Artık yetişkinliğe geçme döneminde oldukları için, birlikte oynadıkları çocukluk zamanları da geride kalmış oluyor. Neyse, dediğim gibi ilk alıntıyla hemen başlıyorum.

“Ne kazanan vardı ne de kaybeden. Yüzleri yara bere içindeydi. Kofi karnından ağır yaralanmıştı, kanaması vardı; rakibi omzundan. Hayvanlar yorgun argin yere serilmiş, kin dolu gözlerini birbirlerine dikmişlerdi. O günden beri karşılıklı tek sözcük etmediler.
İkisi de Yüksek Dağ’ın eteklerine yerleşti. Kofi yeni yurdunda kendini pek iyi hissetmiyordu. Bir şeylerin eksikliğini duymaktaydı. Ama ne olduğunu bilemiyordu.
Umarım, ömrüm boyunca burada kalmam, diye düşünürdü sık sık.
Elbette kendine yeni bir bölge araması söz konusu bile değildi. Böylesi bir zaferi Antros’a hibe edemezdi.
O palavracı, çekip gitmemi bekliyor zaten.”(s.17)

Diye düşünüyor. Böyle aralarda Kofi’nin düşüncelerini de okuyabiliyoruz.
İtalik harflerle yazılmış bölümler var; onları belki biraz farklı bir tonda okumak gerekir. Kofi’nin bu ormandaki haberleri aldığı bir öküzbalıkçılı da var. Bu kuş Kofi’nin sırtına konup parazitlerini yiyor; karşılığında da ona haberler veriyor. Ama tabii biraz palavracı: Duyduklarını bire bin katarak, abartarak anlatıyor. Zaten bu iki gergedan da birbirini alt etmeye çalıştığı için onun anlattıkları ona “anlatacak malzeme” olarak kullanmak için hevesli oluyorlar. Kofi ise her duyduğuna inanıyor; kolay kandırılıyor. Ancak bu öküzbalıkçılının başına bir olay geliyor. Orayı almış mıydım, emin değilim. Aldım diye hatırlıyorum ama bakalım, okuyunca görürüz.

“Kofi kandırıldığının farkında değildi. Onu parazitlerinden kurtaran öküzbalıkçılının niyeti, ertesi gün bir olay sahnelemekti: İki gergedan, tam yolun daraldığı noktada tekrar karşılaşacak, o kavga yeniden yaşanacak, harika bir kıyım olacaktı! Kendi ise bir kez daha çok özel haberler yapmış olmakla övünebilecekti. Kavganın ardından kazananla söyleşi düşünüyordu ‘Zirvede ilk olarak ne yapacaksınız?’ ve kaybedenle ‘Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?’ Sonra maymunların, çitaların ve fillerin çatışmayı nasıl değerlendirdiklerini anlatacaktı. Ertesi gün için ise yenilenin yaralarının ne kadar yavaş ve ıstıraplı iyileştiği hakkında yürek paralayıcı bir röportaj planlıyordu.”(s.19)

Evet, bir gazeteci gibi baktığında böyle bir olayın yaşanması onlar için bir iş kapısı aslında. Sadece basit bir kavga değil; gördüğünüz gibi yenilen tarafı var, yenen tarafı var. Dedikleri gibi, kazananla yapacakları söyleşide kimin kazandığı önemli değil. “Bunlar savaşsın, biz de haber yapalım” mantığı var. Kazanana da kaybedene de aynı soruları soracaklar; diğer hayvanların görüşlerini de ekleyip bir nevi yalan habere inandırıyorlar Kofi’yi.

Kofi ise durmadan dağın zirvesine çıkmayı düşünüyor. Antrosun da çocukluk hayaliymiş bu. Ama tabii bizim Kofi’nin de çocukluk hayali var; dedesi hatırlatıyor. Kofi, Antros’u kaçırmamak için geceden yola çıkmayı planlıyor. Çünkü sabah çıkarsa hem acele etmek zorunda kalacak hem de “Ya o geceden çıktıysa, yolda yakalayamazsam?” diye düşünüyor. Zaten sabaha kadar da uyuyamayacak; aklından sürekli bu geçecek.

Ben de bunu çok iyi anladım. Bazı işleri gece yapmayı ben de tercih ederim; sabaha bırakmak istemem. Çünkü ne kadar uyuyacağını bilemiyorsun. Gece yapınca, alarm kursan bile kaçırabilirsin. Bu yüzden Kofi’ye o konuda çok benzettim kendimi, ben de benzer bir şeyi yaşamıştım, bazı şeyleri geceden halletmek zorunda kalmıştım.

Yolda giderken dedesinin rüyasına girmesi de ilginç. Aslında dedesini pek tanımıyor; daha önce hiç görmemiş bile. O yüzden ne kadar “gerçek” bir karakter olduğu da tartışılır. Ama yol göstermek için gelen bir tür bilge karakter gibi. Orada Kofi’ye hayallerini soruyor.

Evet, Kofi dağın zirvesine çıkmak istiyordu ama dedesi ona asıl soruyu soruyor: “Sen ne yapmak istiyorsun?”

Kofi’nin çocukluğunda bir deniz tutkusu varmış ama unutup gitmiş. İşte alıntı da tam burada, “Geçmişte kalmadı,” diyerek devam ediyor.

“‘Çoktan geçmişte kaldı zaten,’ dedi Kofi. ‘Ne geçmişte kaldı?’
‘Deniz konusu! Bir çocukluk arzusuydu, çoktan gömüldü.’
‘Gömüldüğü yerden çıkar tekrar.’
Kofi anlaşılmadığını düşünüyordu.
‘Artık çok geç. Hayatım, eskiden hayal ettiğimden çok farklı gelişti.’
‘Çoğunlukla böyle olur,’ diye yanıtladı Meru kısaca. ‘Çoğu zaman sorun hayallerdedir.’”(s.29)

Meru burada da ilk başta zorlamıyor. Ona sadece bir seçenek sunuyor.
Diyor ki: “Yarın sabah karar ver. İstersen beraber denize gidebiliriz.” Ve şöyle devam ediyor Kofi bu soruya başka bir soruyla cevap vererek:

“‘Niye geleyim ki zaten?’
Meru durdu. Ciddiyetle bakıyordu. ‘Demek hayatından hoşnutsun?’
Kofi yutkundu. Soru, yarasını deşmişti: Uzun süredir hiç hoşnut değildi, yaşamın günlük rutininden bıkmış usanmıştı.
‘Hayır,’ diye yanıtladı usulca.
‘Biliyordum.’
‘Ama buradan öylece çekip gidemem.’ ‘Niye?’
Kofi’nin hazırda yanıtı yoktu. Beyni tıkır tıkır işliyordu. Eskiden, boğucu yaşamlarını öylece sürdürüp duranlardan biri olmayı asla istemezdi: Durağan, güvenli, hayal kırıklığına uğramış ve sıkılmış.
Gerçekten de böyle mi oldum?
Zaman zaman onu avutan gizliden gizliye bir umudu vardı en azından: Bir gün her şey daha iyi olacaktı. Ne zaman, onu bilmiyordu işte.
Şimdi sırra kadem basarsam Antros zafer kazanmış olur.
‘
Gergedanlar gezmek için yaratılmamış işte,’ diye homurdandı Kofi.
‘Kim diyor bunu?’ ‘Herkes.’
‘Çok etkileyici,’ diye dalga geçti Meru. ‘Hayatının en büyük arzusundan söz ediyoruz ve sen herkesin ne dediğine göre hareket etmeye kalkıyorsun.’”(s.32)

Evet burası, son cümle özellikle: Hayatımızın en büyük arzusunu bulduktan sonra bile insanların ne diyeceğini, elâlemin ne düşüneceğini düşünüyoruz. Bu gerçekten çok çarpıcı ve çok büyük bir hata bence.

Gerçi bir yandan da şanslıyız; en azından o en büyük arzuyu biliyoruz. Kofi bunun farkında. Bunu bilmeyenler veya uygulamayanlar için ise Mero’nun önemli bir sorusu var. Mero burada şöyle diyor: “Bu soruyu içtenlikle cevaplarsan, gerçekten ne istediğini öğrenirsin.”

“‘Neymiş peki bu olağanüstü soru?’
‘Düşün, bir sonraki dolunayda öleceksin. Öncesinde mutlaka yapmak istediğin şey nedir?’ Kofi şaşırmıştı. Böyle bir şey beklemiyordu. ‘Ne yapmam gerek?’
‘Bir an için yakında öleceğini düşün.’”(s.37)

Diye tekrar söylüyor; içinizde kalan o son arzu… Sonra, mutlaka yapmak istediğiniz ama hep ertelediğiniz; “Bir gün her şey yoluna girdiğinde yapacağım” diye kendinizi kandırdığınız şey. Dünyayı gezmek olabilir, denizlere açılmak olabilir, yazmak olabilir… Ne bileyim, o kadar çok şey olabilir ki. Kimi için resim yapmak mesela.

Yaparken kendinizi akışta hissettiğiniz, kendinizi tamamen kaybettiğiniz hâl vardır ya… Bunu anlatan çok güzel bir film vardı. Neydi… Soul olmalı. Onunla ilgili daha önce konuşmuş olmamız lazım.

Ve yola çıktıklarında Mero diyor ki: “Bugün hayatımın en önemli günü.” Ama o gün öyle çok da büyük bir şey olmuyor aslında. Kofi ise hep heyecanla “Ne olacak acaba?” diye bekliyor. Ve ertesi gün aralarında nasıl bir diyalog geçiyor, ona bakalım.

“Ertesi sabah Meru yine güneşe teslim etmişti kendini.
En iyisi hiçbir şey söylememek, diye düşündü Kofi.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi lezzetli otları yiyordu.
‘İyi hazırlanmış olmak, daima hayırlı bir iştir,’ dedi Meru.
Kendisi aranıyor.
‘Her şeyi doğru anladığımdan emin olmak için sadece. Büyükbabanın bir günlük bir hesap hatası yaptığını fark ettin yani.’
‘Dün, en önemli gün dündü. Bugün, bugün,’ diye yanıtladı Meru.
‘Yarın ise yine öyle olacak,’ çıkıverdi Kofi’nin ağzından.
‘Yarın, en önemli gün yarın, aynen. Çabuk öğreniyorsun.’
Kofi çiğnemeyi bıraktı.
‘O zaman her gün, yaşamındaki en önemli gün oluyor, öyle mi?’ diye sordu alay ederek.
‘Böyle de bakılabilir. Ama bugün beni yalnızca bugün ilgilendiriyor.’
‘Ve yarın üzerine hiç düşünmüyorsun bile.’”(s.45)

Ne kadar mümkün, ne kadar yapılabilir bilmiyorum ama evet… En önemli gün, şu an. Bunun ötesi yok. Geçmiş geçti, geleceği de bilemiyoruz.
Ne yapacaksak, şimdi yapacağız. Doğada “pazartesi” diye bir şey yok.
Steve Jobs’ın “Her günü son gününmüş gibi yaşa” sözü gibi bir şey bu. Ve bu sözleri okurken insan biraz durup düşünüyor; bu ifadeler bu soğuk havalarda kötü gelir mi bilmiyorum ama belki de iyi gelir.

“Hava aşırı sıcaktı. Uzun süre yürüdükten sonra, adamakıllı bir öğle uykusu çektiler. ‘Budala kurbağalar ne âlemde, peki?’ diye mızıldandı Kofi, tekrar uyandıklarında.
‘Onlar senin öğretmenin.’
‘Onlar bana ne öğretebilir ki?’
‘Onlar sana, bu dünyada neleri değiştiremeyeceğini anımsatıyor: Yani çoğu şeyi.’
‘
HI?’
‘Onlara sessiz olmalarını emret bakalım. Rüzgâra nasıl esmesi gerektiğini öğütlediğinde olabileceğin kadar başarılı olabilirsin ancak.’”(s.56)

Söz geçiremediğimiz, bizden bağımsız bir şekilde ilerleyip bizi rahatsız eden şeyler… Bunlar bize dünyada değiştiremeyeceğimiz şeyleri anımsatmalı. Belki de böyle düşünürsek hiçbir şey bizi kızdıramaz.
Gerçi mesele tam da o: değiştiremeyeceğin şeyler konusu.

Burada mesela “sessiz ol” da mı diyemeyeceğiz. Kurbağalar, doğaları gereği ses çıkarır; bunu kabullenmek gerekir. Onları suçlayamayız. Bu yüzden onların sesi seni rahatsız etmemeli.

Bu arada kitabın ortalarında fark ediyoruz ki Mero yolu bilmiyor. Daha doğrusu o yönlendirmiyor; tamamen Kofi’ye bırakıyor. Bu rehberlik işini Kofi nereden giderse oradan devam ederek yapıyor. Bunu anlayana kadar çok güzel yol alıyorlar ama bunu öğrendiğinde Kofi hemen afallıyor.

“Peki ne yapacağız? Ben de yolu bilmiyorum ki… Nereye gideceğim?” diye telaşlanıyor. Ve şöyle bir soru soruyor:

“‘Yolumuzu şaşırmamızı istemiyorum. Bakarsın bir de geri yürümüşüz.’
‘Bir parça geriye hareket edildiğinde, bazen sadece ilerlenir.’”(s.64)

Diyor… Bu cümle de benim hoşuma gitmişti. Kitap başlı başına özlü sözlerle dolu, güzel cevaplar veren bir kitap gibi aslında. Hani uzun atlamacılar önce geriye doğru gelir, sonra sıçrayışlarını yaparlar ya… Bazen ilerlemek için biraz geriye gitmek gerekiyor. Hatta bazen geriye gitmek bile ilerleme sayılabilir — özellikle yanlış yönde ilerliyorsan.

Mero da yavaş yavaş içini dökmeye başlıyor. Kızgınlıklarından bahsediyor.
“Ben de eskiden çok öfkelenirdim, sinirlenirdim,” diyor. Ama çözümü bulduğundan beri rahatlamış. Ben de o çözümü hemen aldım tabii. Çünkü insana gerçekten lazım.

“‘Ancak oraya ulaşmadan kısa süre önce geçti kızgınlığım.’
‘Nasıl?’
‘Önemli bir keşifte bulunmuştum: Her anı bir seraba benzer.’
‘Çölde olduğu gibi mi?’ diye sordu Kofi şaşkınlıkla.
‘Evet, çölde olduğu gibi. Her sanrı, çok uzakta olan bir şeyi, sanki çok yakındaymış gibi gösterir sana. Bellek ise geçmiş dönemden görüntüleri. Düşüncelerimde, elbette ki artık yetişkin olduğumu ve annemin artık beni incitemeyeceğini biliyordum. Ama görüntüler, düşüncelerden daha güçlüdür…’
‘Bunu anlamıyorum.’
‘Görüntüler doğrudan yüreğe etki eder. Yürek bir şeyi gördüğünde onun o an gerçekleştiğine emindir.’ ‘Görüntüler çok eski olsada mı?’
‘Yürek zaman tanımaz. O daima şimdide yaşar. Bu onun en önemli anıdır. Daha doğrusu, bildiği tek şeydir. Öncesi ve sonrası olduğunun bilincinde değildir.’”(s.66–67)

Bunu ben de ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. Gerçekten hayret etmiştim; adeta bir süper güç gibi bir şey. Beyin, hayallerle gerçekleri ayırt edemediği için hayal edilen şeyi de o an yaşanıyormuş gibi algılayıp tepki veriyor. Ama işte… Hayal gücümüzü nasıl kendi aleyhimize kullanıyorsak, kaygıyı da aynı şekilde kendi aleyhimize kullanıyoruz. Sık sık öfkelenip nefret ettiğimiz şeyleri veya kıskandığımız anları tekrar tekrar yaşıyoruz.

Hâlbuki bunun tam tersini de yapabiliriz. Burada nefret konusuna da giriyor. Kısacık bir alıntım var.

“‘Çoğunlukla öfke. Daha doğrusu: Nefret.’ “Arada bir fark var mı ki?”
‘Elbette: Nefret eski öfkedir.’”(s.73)

Uzun vadede nefretin, eski öfkenin birikmiş hâli olduğunu; öfkelendiğimiz şeyleri tekrar tekrar zihnimizde canlandırdıkça nefrete dönüştürdüğümüzü söylüyor. Ben de en azından şunu yapıyorum: Sık sık etkileniyorum ama bunları nefrete dönüştürmemeye çalışıyorum. Öfke var, evet, ama nefret başka bir şey. Bu sorunu da tartışıyorlar. Oralardan bir bölümü almışım; hemen anlatayım.

“‘Şu an ne hissediyorsun?’
‘Kızıyorum.’
‘Çok doğru: Kendi kendine kızan sensin. Antros, senin bu eski öfkenden dolayı acı çekiyor mu acaba?’ ‘Nasıl acı çeksin? Burada değil ki!’
‘İşte. Senin nefretin, sadece sana acı veriyor. Antros bundan hiç etkilenmiyor. Öfke senin yüreğini yaralıyor, onunkini değil.’
‘Bunu anlamıyorum.’
‘Nefreti hissediyor musun?’
‘Evet!’
‘Daha fazlasını anlaman gerekmiyor. Antros senin hayalinde var. Boynuzların, kulakların ve toynakların gibi sana ait. Hayalinde birine karşı mücadele edersen kendine karşı mücadele etmiş olursun. İcinden Antros’a hakaret ettiğinde, kendi kendine hakaret ediyorsun.’”(s.90)

Evet, o içimizden kızdığımız şeyler aslında. Bunun çözümü için bir taktik de veriyor:

“‘Antros’un kızgın olduğunu düşün.’
Bu konuda Kofi’nin zorlanmayacağı kesindi.
‘Görüntüyü soluyarak yüreğine çek.’
Kofi soluk aldı.
‘Şimdi, düşmanının düşünü gerçekleştirdiğini ele eren bir görüntüsünü dışarı ver soluğunla.’
Kofi, Antros’u Yüksek Dağ’dan inerken gördü ve soluğunu verdi. Birkaç soluk alışverişin ardından göğsü ısınmıştı.
‘Bu egzersizi istediğin zaman yapabilirsin,’ dedi Meru.
‘Yani bir daha asla öfkeli olmamayı öğrenebilirim anlamına mı geliyor bu?’
‘Hayır, o saçma olurdu. Öfke çok değerlidir! Onun yardımıyla kendini koruyabilirsin. Bazen de kişinin kendi yolunu tıkayan engelleri ortadan kaldırmak için gereklidir.’”(s.101)

Diyor burada… Ve ben öfkeyi biraz bu yönde kullanıyorum. Anlık olarak yolum tıkandığında — çünkü bazen insanlar sizdeki o gerginliği, o siniri görmeden yolunuzdan çekilmiyor, yol açmıyor — ya da yorulduğunuzda, bir anlık öfke aslında öfke değil; insana bir güç gelir ve devam edersiniz.

Bu açıdan önemli; orada da, gerektiğinde de kullanmak lazım. Kendi lehimize kullanmak lazım. Ve artık kitabın sonuna geliyoruz. Meselenin aslında öfke değil, bağışlama olduğunu görüyoruz.

“‘Antros’a artık asla güvenmeyeceğim!’
‘Bunu kim istiyor ki?’ diye sordu Meru.
‘SEN! Ve senin bağışlamakla ilgili gevezeliklerin.’ Büyükbaba başıyla usulca dokundu ona.
‘Bağışlamak ne yazık ki itibar yitirdi. Antros’un yaptığı şeyi iyi bulmak zorunda değilsin.’
‘Kendini haklı görmeye devam edecek?’ diye köpürdü torun. ‘Bir dahaki sefere yine saldırabilir bana En iyisi onun kokusunu alır almaz teslim olmalıyım. O zaman zahmete girmesine de gerek kalmaz…’
‘SEN BENİ DİNLİYOR MUSUN GERÇEKTEN?’
Kofi irkildi. Büyükbaba ilk kez sesini yükseltiyordu.
‘Birinin seni incitmesine asla izin vermemelisin. Antros’la asla tekrar konuşmak zorunda da değilsin. Hatta onunla düşman da kalabilirsin. İstersen ömür boyunca.’
‘Onu bağışlamam gerektiğini sanıyordum?’
‘Bağışlamak, kendi yüreğini incitmekten vazgeçmek demektir. Daha fazlası değil.’”(s.104)

Burada da aslında bağışlamaktan neyi kastettiğini görüyoruz. Biz bağışlamanın ne olduğunu bile tam olarak bilmiyoruz. Belki de insanlara o kadar az bağış gösteriyoruz ki… Oysa bağışlamak, başkasına bir şey yapmak değil; kendi zihnimizle barışmak demek. Kafamızda kurduğumuz, yeniden yeniden yaşadığımız o olumsuz senaryoları ve öfkeli anları silmek anlamına geliyor. Açıkçası bunu hiç böyle düşünmemiştim. Böyle bakınca zaten olumlu olan şey, iyice olumlu bir hâl alıyor.

Ve kitabın son cümleleri… Uzun zamandır çoğu kitabın son sayfasını almıyordum ama bu kitapta madem her yerden alıntı yaptım, bunu da alayım dedim.

“Meru’nun gözden kaybolduğu dönemece bakıyordu ara ara. Daha sormak istediğim bir sürü şey vardı.
Herkese benden selam söylemesini de isteyecektim.
Öğlene doğru yola koyuldu Kofi.
Büyükbabanın bütün o süre boyunca deniz kıyısında yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorum.
Akşam havada tuz kokusu vardı.”(s.112)

Şeklinde bitirmiş yazar demek ki Kofi denizi buldu, denize ulaştı. Ben de artık bu karga seslerini, komşu gürültülerini araba sirenlerini falan kesmeyeceğim. Bu yayınlarda biraz onlarla barışmayı, bunları öfke duymamayı öğrendim. Zaten duyulmuyormuş sanırım. Ben onları hep duyuluyor, dışarı çıkıyor zannediyordum; meğer o kadar da çıkmıyormuş.
Ya da varsın çıksın, ne olacak… Sonuçta burada hayatın sırrını vermiyoruz.
Verseydik bile bu gürültü içinde fark edilmeyecek şeyler değil diye düşünüyorum.
Kitap gerçekten çok güzeldi. Kofi — Bağışlama Sanatı… Böyle bir solukta okuyup bir gece yarısı bitirmiştim. Sonlarında, aralarda kendi babasından da bahsediyor. Ben de benzer şeyleri dedemle konuşmuştum; babam hakkında pek konuşamamışızdır. Çok etkileyiciydi, duygusaldı. O kısımlarda gözyaşlarımı tutamadım. Kendimizi de bağışlamamız gerekiyor aslında. Kendi yaptığımız hatalara takılıp kalıyoruz; bazen sürekli onları düşünüyoruz. Yokluklar, eksiklikler bir süre sonra nefrete bile dönüşebiliyor.

İnsanın kendine karşı duyduğu öfke, farkında olmadan en çok içini yaralayan şey. Bu yüzden insanın en çok kendini bağışlaması, kendine anlayış göstermesi gerekiyor. Bunu böyle bir çocuk kitabından öğrenmek — hem de pratikleriyle, rehber gibi yol gösteren bir şekilde, kafanıza vura vura değil de nazikçe, omzunuza dokunarak — çok kıymetliydi.

Ve gerçekten sarılıyormuş gibi, “pat pat” sırtınıza dokunarak birlikte ilerlediğiniz bir hikâye. Gergedanları artık ayrıca seveceğim; çok sevdiğim hayvanların yanına onlar da eklendi. Her ne kadar sinirli ve sert görünseler de… Tabii hikâye baştan sona kurgu, ama onlara bile bir sempati duydum.

Çok teşekkür ediyorum bana buraya kadar vakit ayırdığınız için… Başka kitaplarda, yeni hikâyelerde görüşmek dileğiyle. Kendinize çok iyi bakın.
Ve Bağışlama Sanatı’nı sadece öğrenmekle kalmayın; sık sık uygulayın.